Seyrekköy Segâh

b’ULU’s şiirlemeleri 

Mutlubaharlarevi, Ocak 2020, İzmir

Esinti, ölümcül sıçramalara alamet açıklıktan

A– Zenzen

Bir dolu ben var bende

benden dışarı

zen zeneyiz işte

ben bene

hiç hiçe.

İmdi

sağlık da geçicidir, hastalık da

iki kırılgan uğrak yeridir dirim ile ölüm

iki doğurgan rahim

geçiciliğin geçici olmadığı

kalıcı olduğu anlatılır burada.

B– Dünyaya düştün; düşmek, ters dönmüş çıkmaktır

Dedim, doğuşup doğuşup ölüşüyor

ölüşüp ölüşüp doğuşuyoruz

dedi usuldendir

asla gelirsek

durmayarak duruyor

burada kalmayarak burada kalıyoruz.

Dedim, abi, sonsuzluk ancak başlangıçsızlıkla mümkün

dedi, bre çocuk,  doğumu öldürmek gerek

ölümü doğurmamak için.

Dedim, ölmüyor budanıyoruz

dedi, aha işte gürleşiyor hayat, yaşa!

C– Hiç yoktan gökyüzünde hiç yoktan kuşlar uçuyor

Tek, biricik ve eşsiz şiirdir Pırrrr

varlığın yokluğunu

yokluğun varlığını söylüyor aha işte kuşlar

bencileyin aşk zerresinin tozup durduğudur.

Burgaçlara, sellere, fırtınalara rastlarız hep

hiç kuşkusuz bu işte bir şairanelik, bu şairanelikte bir iş var.

Anlarsın ne demek istemediğimi kuş gibi kanat çırpıyor, kuş gibi şakıyor, kuş gibi yerinde duramıyorsan.

Ne kadar isabetli şeyler şu kuşlar

başka bir şey olmasa da olurmuş 

say ki cesur

say ki şen bir not düştü gökyüzünden.

Gel öpem seni yeni bir dilsen

-suyumuzda koklaşmak da var birbirimize girişmek de

Yalçın Küçük’ün, “Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları”, ‘sath-ı müdafaa’ kitabıdır ki o satıh Cumhuriyet’tir, ilerici/ilerlemeci anlam, değer ve kurallar toplamıdır. Kitabını, “Cumhuriyet Düşmanları ile Savaş Kitabı’dır”, diye imzalamış, kendisine, onun kaburgalarımın arasındaki minik gök cisminin selamını yazıyorum. 

Bir şarkısında “yenilmedim ki” diyor Selda Bağcan. Öyledir; asıl varlığı ‘oluşmak’, ‘ilerlemek’, ‘burada kalmamak’ olan yenilmez. İnsanın özünde pervasızlık, akış ve başkaldırı vardır. Biz o özü gürleştiriyoruz, o öz yenilmez! Ölümsüzlük mü, işte budur. İnsan özünde devrimcidir. 

Ve bu, bir ‘taksim’dir, fasıl az sonra, böylece başlıyoruz, başlamak çerçeveye girmektir, değilse yoksundur. 

Çizgisel hat, mevziden çıkıp ‘satıh’a, seni direnirken sevmek aşkların en güzeli Türkiye, giriş yazısıdır bu yazı: Geçti ‘hattı müdafaa’ devri, sürdüm kalbimi ve aklımı bütün satıh vatana, bütün satıh Cumhuriyet’e, bütün satıh insana! Öyle.

Osman Çutsay’ın, “Öfke – Türk Çürümesinde Sanatın Rolü” adlı son kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye bir kayıt koyup “Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük İskender, Elif Şafak…” gibi isimleri sıralar ve “Bu isimlerin birer direniş abidesi olduğunu ileri sürecek olan var mı?” diye sorar. Cevap kesindir: “Herhalde yoktur”. Yalçın Küçük de, kitabında “Cumhuriyet’i çökertme savaşının; edebiyat, düşün ve yayın cephesinde başladığını” sık sık vurgular. 

Asyıkıcı Cephe

Açıkça “Cumhuriyet’in karşısında”lar ve bir sürüler. Yalçın Küçük’ten hareketle, insanı sürüleştirmek için sürüleşmişlerdir. Sürü olunca ağıllar da olacaktır tabii, geleceği ortadan kaldırınca çoğunluğun yönelmekte zorlanmayacağı, bir “deh, yürü” demenin yeterli olduğu… Kimi “uvertürdür”, bunların,  “irili ufaklı piyasa dergilerinin neredeyse tüm ucuz şöhretleri”, kimi de ‘asçürütücü’ ve ‘asyıkıcı’. Öyle ki, gördük, biliyoruz, yaşıyoruz koro/sürü halinde “Yıkın, daha çok yıkın haykırışındadırlar”, ve üstelik utanmazlar: “Yıkıntıdan şehvet çıkarıyorlar” bir de. Bu sürünün elebaşları, Yalçın Küçük’te, “Murat Belge, Ahmet Altan, Orhan Pamuk ve daha önceki kuşaktan Kemal Tahir’dir”, örneğin. Osman Çutsay ise Murat Belge’yi, yani “Belge’li Birikim Gericiliği”ni baş sıraya koyar. “Türk edebiyatına girip Stockholm sendromunu andırır bir tutkuyla sahip çıkan solcularımız, sürekli dövülen çocuklar gibiydi. Birçoğu “dayak arsızı” oldu ve bu nitelikleriyle de birer karşıdevrim militanı olarak kariyer yapabildiler” dediği “dayak arsızı kariyeristler galerisi”nde tabii başka isimler de var: “Fethi Naci’nin yetiştirmesi Semih Gümüş” ve Semih Gümüş’ün “bir başka versiyonu “tanıtman” Ömer Türkeş”, örneğin: “Bunlar bir dönemin “solcu” gençleri. Bunlara Metin Celal, Haydar Ergülen, hatta Nurdan Gürbilek gibi isimler de eklenebilir.” Öyledir, Türk edebiyatı bunlardan sorulur ama “Sol inadın bu edebiyatta bir yeri olabilir mi?” 

Yeni olmanın ilkesi

Yalçın Küçük, kitabının önsözü’nde bir şeye yeni demekle, o şeyin yeni olamayacağından hareketle “Yeni Roman hiçbir zaman yeni olmadı. Çünkü yeni olmak isterken roman olma niteliklerini yitirdi” diyor. Bu saptama şiir için de doğrudur: Nazım Hikmet’i, “onun tetiklediği 40 Kuşağı”nı ve kısmen de İkinci Yeni’yi bir kenara koyarsak, Türk şiirinin yeni bir şiir oluşturamadığını, yaratamadığını söylemek mümkün. Yeni olmak isterken şiir olmaktan çıkmış, şiir olma niteliklerini yitirmiştir. Dolayısıyla şiir olma özelliklerini yitirmiş metinlere şiir diyemeyeceğimiz için bu ‘şeylerin’ şiir bağlamında yeniliğinden de söz edemeyiz.  Ancak, bu doğrultuda devam edebilmemiz için, öncelikle hakikaten “Şiir nedir?” diye sorup cevap vermemiz gerekiyor.

Şiir sayıklamak

Soralım öyleyse: Şiir nedir? Birçokları için edebiyattır, sanattır, sayıklamadır vs., ama örneğin Onur Behramoğlu, şiiri “edebiyat değil başkaldırı sayar”. Şiirin ‘ne olduğuna’ dair sıkı bir saptamadır bu. Ben de; şiir sanat değildir, şair varoluşun eşiğinde ölümcül/gülümcül sıçramalar yaparak konuşur demiştim geçmişte. İnsanın verili olana karşı direnişini, isyanını dile getirir, ancak son elli yıldır giderek “çürümeyi, şizofrenik dünyaları anlatmanın aracısı” olmuştur. Şunu söylemeye çalışıyorum: Şiirde bir ‘durmayarak durma’, ‘burada kalmayarak burada kalma’ refleksi vardır ki böylece hep yenidir zaten, hiçbir zaman eskimez. Tabii şiirin dünya hakkında bir dünya, evren hakkında bir evren olduğunu da unutmadan, dünyanın ya da evrenin kendi kendine attığı bir isyan çığlığı, bir sesleniş, bir çağrı olduğunu söylemek de mümkün. En azından iktidar aygıtına, baskıya, zulme karşı bir ‘pahalıya mal olma makinesi’dir. Şimdi anlıyor musunuz, yukarıda tarif ettiğimiz bağlamda, şiiri neden sevmediklerini ve sloganlardan korktuklarını. Öyledir, Osman Çutsay’ın vurguladığı gibi “eski bir çaresizliği yineliyor ve karşıdevrimci bir arka planı” olduğu için sloganlardan da ödü kopar bu iktidar aygıtı ve onun memuru ‘çürütücü’ ve ‘yıkıcı’ tayfanın, mahzuru yok, kopsun: Şiir vardır, iyi ki, başka dünyalara inanalım diye. 

Sabit ya da süreksiz akıl var olanı, eskiyi, verili olanı abartır, etrafımız bunlarla doludur, hangi şairin altını kaldırsak bir katılık vardır, eskiye övgü; sanat, sanat içindir kandırmacılığı, iç dökme histerisi… İlerici/ilerlemeci bakış ise var olanı, eskiyi “önemine indirir”: Geçmiş, geçmişte kalmıştır. Bu yüzden bunların yeni bir yol açamayacağı, hayata yön veremeyeceği kesin! Şöyle bir bakıldığında bile, özellikle de 80’den sonra, birkaç istisna dışında, Türk şiirinin ka’ale, çerçeveye alınabilecek bir isim çıkarmadığı, çıkaramadığı hemen görülecektir. Baskıcı, zorba sistemin son zamanlarda herhangi bir şairi tehdit olarak görüp ciddiye aldığını bilen, gören, işiten var mı? Yoktur. Çünkü direnen, insanın alçalışına karşı koyan, bu ‘satha’ yayılan bir şair yok. Şiirin, başlı başına, bütün olarak bir “reddiye” olduğunu unutmuş görünüyor şairler. İmgeveleyip duruyorlar işte. Sözüm ona sanat yapıyor ‘iç’lerini döküyorlar. Sanki bir ‘iç’leri varmış, sanki ortada bir ‘iç’ kalmış gibi Bu yüzden, herhangi bir tehdit, yani şiir içermediklerinden kimsenin umurunda bile değiller.

Yeni dedikleri Türkiye

Türkiye, doğrudur, “yeni” Türkiye’dir, ancak burada “yeni” sözcüğü sizi yanıltmamalı. Türkiye, ilerlemeci, ileri bir çerçeveye girmemiş, aksine eskisinden daha köhne ve geri bir yapıya sokulmuştur. Gericiliğin tersyüz edilerek “yeni” diye yutturulmaya çalışıldığından söz ediyorum. Yarım asırdır verilen narkoz altında (milliyetçilik, dincilik, liberalizm, demokrasi), Türkiye’nin, gericiliğe, gerilemeye direnmesi gereken iç organlarının değiştirilmesinden… Olan budur, “1923 İlerlemeci Projesi”ni, bu dinamiği ölümcül/gülümcül sıçramalara uğratarak hakikaten “yeni” süreçlere taşıyabilecek hayati organlar hemen hemen ortadan kaldırılmış, “yeni” Türkiye görüntüsü altında gerici bir bakış ve estetik aşama aşama bünyeye aşılanmıştır. Apolitik diyorlar ya, Osman Çutsay’dan hareketle söyleyecek olursam, tam tersine ben bu zihniyeti, dolayısıyla da yazılan şiiri, yapılan edebiyatı tepeden tırnağa politik buluyorum. Tam da bu yüzdendir bugün yaşadığımız tepkisizlik. Bu tepkisizliği, ‘şiirsizlik’ diye de okuyabiliriz. Diyeceğim, yazılan şiirin herhangi bir direniş göstermemesine birileri şaşıradursun bizim için sürpriz değildir. Hani soruyor ya Brecht, “Demeyecekler: Karanlıktı o sıralarda günler, geceler/ Ama diyecekler: Bu ülkenin şairleri neden sessizdiler?” diye, işte yapılan operasyondan dolayıdır; ilahi Brecht!.

İhanete ve alçaklığa methiye

Sahi direnmek neydi, nasıl bir şeydi? Bilen var mı acaba? Sanmıyorum.

Osman Çutsay, kitabında, “1923 Projesi”nin, “1917 Ekim Devrimi”nin ebeliğinde doğmuş ilerici bir hamle olduğunu sık sık vurgular. İşte bu “1923 Projesi” Türkiye’den çıkmıştır Orhan Pamuk. Yalçın Küçük’ten menevişlenerek bir çeşit Milan Kundera sayabiliriz kendisini. Öyledir, Yalçın Küçük’ün üstüne basa basa vurguladığı gibi, bir Milan Kundera çıktı, sosyalist bir ülkeden zuhur etmişti, ihanete ve alçalmaya methiye düzüyordu, ödüle boğdular, tabii Nobel için de sıraya koydular ve Türkiye’de yayınladılar. İşte bizim Orhan Pamuk da ‘asıl olan sanattır’ vs kıvırtmacılığı içinde gericiliğe, “ihanete ve alçalmaya methiye düzecek” ve Nobel ödülünü alacaktır. Böylece “Yeni” Türkiye’ye iyice girmiş olduk. “Başkaldıran İnsan”ı, “hayır” demeyi unutmuş, emperyalizmin, neoliberalizmin, demokrasiciliğin önlerine koyduğu yemeği bir köpek sadakati ve iştahıyla yiyen “ilerici”lerden söz ediyoruz. Var olana, onun iktidarına yapışıp kalmışlardır. Bu yüzden yapış yapışlar ve tazeliği, diriliği, yeniliği olmayan bir bakışları var hayata karşı. Dolayısıyla da siyasete de, sanata da, şiire de öyle bakıyorlar. Ancak, yalnızca ‘tiksinti’ veriyorlar. 

Bünyeye musallat olmuş bu ‘çürütücü’ tayfayı her yerde görebilirsiniz. Onlardan uzak durayım, ne haltları varsa görsünler diyemeyeceğimiz, yaşamın rezil ve kepaze bir hayatta kalma, survivor, şovuna indirgendiği bir uzay-zaman diliminde yaşıyoruz. Yok, yaşamaktan korkuyor, öylece beklemeyi, (“bütün bekleme salonları dinamitlenmeli”), yaşamak sanıyor bunlar. Etrafımız, derdi ‘yaşamamak’ ve yaşamı, yaşamak isteyeni çürütmek, cezalandırmak olan, alçalmaya, ihanete ve hainliğe acayip düşkün bir güruhla çevrili. Tabii, bunların yaptıklarına siyaset ya da sanat ya da edebiyat diyemiyoruz. Hele hele, şiir hiç. Bu yüzden, bu yazı çürümeye, alçalmaya, gerilemeye karşı bir savaş yazısıdır da. Çünkü çürük, ‘alçak’ ve geri ve bunu etraflarına bulaştırma işindedirler. Bundan başka bir işlerinin olmadığını görüp yaşadık. Bilinen bir şeydir; çürük, çürük olmayan yerlere hızlıca bulaşır. Tam da bu yüzden Türkiye’deki çürümenin hızına hiç şaşırmıyoruz. Türkiye, Osman Çutsay’ın da ısrarla belirttiği üzere, baştan değil her yerinden, neredeyse bütün olarak kokmaktadır.

Ancak, her şeye rağmen, bu çöplüğe, bu çöle, bu enkaza rağmen, Raoul Vaneigem’in LE RETOUR DE LA COLONNE DURUTTI (DURRUTİ KOLUNUN DÖNÜŞÜ) adlı çizgi romanda söylediği gibi “Bugünkü sefaletin yanında veya karşısında, tarihi elinizden alarak sizi yaşamaktan alıkoyan gücün yanında veya karşısında olmak” bağlamında, yıkımı yıkmak üzere, hakikaten yeni, sol bir Türkiye için -Osman Çutsay, “Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!” diyordu- önümüzdeki günlerde, yakında, az sonra İLERİCİ/İLERLEMECİ/DEVRİMCİ KOLUN DÖNÜŞÜ’nü hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Bu yağmur dinmez abi! 

Çünkü; bu bir başkaldırı, bu bir döl, bu bir ısrar / ıtır ve hayatı müdafaa kokan. 

Kaynakça:   

1- Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları, Yalçın Küçük, Mızrak Yayınları, İstanbul, 2011.

2- Öfke – Türk Çürümesinde Sanatın Rolü, Osman Çutsay, Beyaz Baykuş Yayınları, İstanbul 2015.   

Gel öpem seni yeni bir dilsen, Üvercinka, Temmuz 2015, Sayı 9.

Bilgisayarağı – İnternet – Ağ Dolaşımı

Aldı bir eşik cini olduğundan emin olduğum Goothe, Faust’ta Mephisto eliyle: “Hep yadsıyan o ruhum ben! / Çünkü oluşan her şey, / Yok olmayı hak eder…”

Üvercinka, Temmuz 2020, Sayı 69.

Bilgisayarağı – İnternet – Ağ Dolaşımı / ULUER AYDOĞDU

“Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor”[1]

Mutlubaharlarevi, İzmir.

Sistemlerin, karmaşıklaştıkça, karmaşıklığı[2] yönetebilecek yeni organlar örgütlemesi, bu organların neler olacağı önceden öngörülemez olsa da kaçınılmazdır. Örneğin tek hücrelilerde kalbe ya da beyne ihtiyaç yokken, daha karmaşık canlıların bu organları oluşturması… Tek başlarına hiçbir şeyken bir araya geldiklerinde nöronların düşünce denen karmaşık sürecin yaratıcıları olmaları: “Bu durumda belli bileşimler, öngörülemeyen özellikler (emergent properties); yani kendisini oluşturan parçaların toplamını aşan, bir bütün olarak bileşime ait olan özellikler gösterir. Bu öngörülmemiş, birden beliriveren (ya da “sinerjik”) özellikler parçalar arasındaki etkileşimlere dayanır; bu da demektir ki bütünden yola çıkıp bütünü oluştuğu parçalara ayıran (bir ekosistemi türlere, bir toplumu kurumlara ayıran) yukarıdan aşağıya gidecek analitik bir yaklaşım tam da bu özellikleri gözden kaçırmaya mahkûmdur.”[3]

Nöron örneğinde olduğu gibi çok sayıdaki bilgisayarın bir araya gelip birbiriyle etkileşerek geniş bir ağ üretmesi emergency’dır. Yani acil, yani öngörülemez. İnternet, giderek daha katı, daha sert, daha hantal ve daha merkezî yapılanmalara karşı dünyanın merkezî odaklardan, süzgeçlerden geçmeden, doğrudan, yani dolaylamadan, yani ‘ilkelden’ bir ağ oluşturmasıdır. Diyebiliriz ki daha önce merkezler başatken internet ile merkezler dağılmaya başlamıştır. ‘Katmanlaşmış bir toplamdan’ şeylerin, nesnelerin, bedenlerin birbiriyle etkileşerek yapılıp edildikleri bütünü yapıp etmeye doğru… Şimdilerde homojenleşmenin yavaş yavaş ve hızlı hızlı çözülmeye başladığını rahatlıkla söylemek mümkün. Birilerine mesele gibi gelen şey ise homojen bir dünyanın anlam, değer ve kurallarıyla yeni yeni hissedilmeye başlanan heterojen dünyanın anlam, değer ve kuralları arasındaki gerilimden kaynaklanıyor.

Yadsıyan ruh

Her ortaya çıkan anlam, değer ve kural ya da kurum ya da örgütlenme akıştır. Hep akışlar vardır zaten, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınımlar… Toplumlar da, anlam, değer ve kurallar da canlı birer organizmadır ve bu organizmalar çeşitli aşamalardan geçer, faz değiştirirler: bükülmeler, sıçramalar, silkinmeler, katılaşmalar, görünürlük ve söylenebilirlik, dokunulabilirlik, işitilebilirlik alanlarında ele avuca gelmeler, un ufak olup akışın içinde fark edilmeyecek kadar akışla bir olmalar…

Şimdi, burada oluşanın şekli şemali öncekine benzemez –feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır– tıpkı, “köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez”. Akışları denetleyen ya da akışlara blok koyan pıhtılaşmalar vardır daima. Akışları geçirebildiği gibi onları engelleyen pıhtılaşmalar ki onlar da aslında katı, sert ve hareketsiz görünen enerji akışlarıdır. Yalnızca ağırdan alıp zamana yayarlar kendilerini. İnsanlar akışların kendi üzerlerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışların sürekliliği esastır. Deleuze’ün vurguladığı gibi, insanlar en çok tufandan, selden korkar. Bu; şu anlama geliyor: Akışların kendilerini silip süpürmesinden korktukları için çoğu kez akışlara karşı çıkarlar kendilerinin de akış olduğunu unutarak. Pıhtılaşmaların giderek katılaşması, muhafazakârlık, fiziksel gerçekliğe uymayan zihinsel çabalar… Ama nafile; akışlar, rüzgârlar, dalgalar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden, dışından akıp geçer her defasında aşındırarak var olanı. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak yaşam sürer yine de oluşur durur her defasında yeniden, var olur. Yaşamın ya da varoluşun “telafi edici” gücüdür bu.

Aldı bir eşik cini olduğundan emin olduğum Goothe, Faust’ta Mephisto eliyle: “Hep yadsıyan o ruhum ben! / Çünkü oluşan her şey, / Yok olmayı hak eder…”

Her şeyi yadsıyan ruh, varoluş

Her şeyin geçip akıp gitmesine –gelip geçmenin tadı damağımda–, yeni akışlara, yeni anlam, değer ve kurallara, kurumlara, örgütlenmelere yol açmak, patikalar döşemek için var olanın yıkımını daha ilk baştan kabul eden ruhtur bu. Birdenbire bir fırtına çıkar ya da bir dalga siler atar sahile bıraktığımız ayak izlerini. Bu benim hayatım, kimse karışamaz dersiniz, gelip bir virüs karışıverir, bir damperli kamyon köşe başında bekliyordur ya da bir kurşun, bir bomba… Bizi “yersiz-yurtsuzlaştıran” şey aynı zamanda da yeni yerimizi-yurdumuz’u ayarlar. Yersiz-yurtsuzlaştırma süreci, yer-yurt bulma sürecidir. Her şey var olamayacağı yere, vakte varıncaya kadar vardır. Mahsul, var olamayacağı yere gelince gidip var olabileceği yere gömülüp ekilir. Üst, alt olur; alt da üst.

“Bir yerden, belirli merkezlerden çok yere, her yere” yerine

“Çok yerden, her yerden çok yere, her yere”

İnternet öncesi “bir yerden / belirli merkezlerden – çok yere / her yere” olan anlam, değer ve kural üretimi / dağıtımı / dolaşımı şimdilerde, yukarıda da söz ettiğim gibi, merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden / her yerden – çok yere / her yere” şeklinde değişiyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için ilk baştan itibaren ihtiyatla karşılanmıştır. İşin boyutu büyüdükçe de hiyerarşik yapılar için aleni bir tehdit olarak görülür. Hiç kuşkusuz, “en katmansız unsurun en katı yeniden katmanlılaşmayı getirdiği” durumlar da oluşabilir. Hele hele “katmansızlaşmadan, herkesin yararlanacağını düşünecek olursak [faşiştler, ırkçılar] bunun neyle sonuçlanacağını bilemeyiz” elbette.

Merkezlerin dağılışı

Tıpkı ağ oluşumları olan pazarların içinde ortaya çıkan hiyerarşik, tekelci anti pazarlarda (kapitalist) olduğu gibi internet karşıtı kesimlerin hiyerarşik yapının kalıcılığı için çalışmalarında şaşılacak bir şey yok. Öngörülebilir bir karşı koyuştur bu. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarını kontrol etmeye çalışıyorlar işte. Ancak dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir merkezî karar alıcı noktanın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor. Tabii, heterojen pırıltı, parıltı, ısınma ve ışınımlar “katmanlılaşmış” yapı için tehlikeli olduğundan ‘görüldüğü yerde ezilmeli’ anlamında kaçaklar, kaçıklar, çatlaklardır. Heterojenliği, tam olarak homojenliğin panzehiri olarak görmesem de dünyanın olduğu kadar örneğin şiirin de çeşitlenmesi anlamında bir çığlık olarak görüyorum. Deneysel yaklaşımları benimseyen şairlerle birlikte internet üzerinden şiir yayımlayanların var olan “katmanlılaşmış” yapının içinde, dışında akmaya çalışmalarını, çizgisel ilerlemeci şiir anlayışının uysallığı yanında çizgisel olmayan dinamiklerle hareket edenlerin dalgalanmalarını, sürüklenmelerini, geniş salınımlı gelgitlerini önemsiyorum. Nahif diye küçümsenen şiirlere çeşitlilik olarak bakıyorum. “Katmanlılaşmış” şiirsel birikimin hoş görmediği, küçümsediği şiirler bunlar, yok sayılan. Oysa varlar. İyi ki…

“Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor” 

Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile büyük adamların, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes büyük adam, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı. Güçlü bir ağ oluşumu söz konusu ve bu ağın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında önemli ya da önemsiz ayrımı yapmazsınız. Yegâne şey dolaşımdır, akıştır. Şiir de bir dolaşımdır, bir akış… Önemli olan, şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun, hobaa… Bir şiiri şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basitinden iyi şiir – kötü şiir… Öyle değil mi: ‘şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Hem özyapım hem de özyıkım’dır varoluş. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade, söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.”

Edebiyat dergileri arasındaki rekabet ve manipülasyon

Günümüzde birbirleriyle rekabet eden edebiyat dergilerinin birçoğunun “anti-pazar, tekel yapısı taşıdıklarını” söylemek mümkün. Adam Sanat ve onun devamı Sözcükler, diğer yandan VarlıkKitaplıkYasak MeyveŞiirdenHevesHece gibi irili ufaklı dergiler arasındaki rekabet gerçek piyasa rekabeti olmayıp “yönetsel hiyerarşinin hâkim olduğu” bir rekabettir. Kendi yapıları uyarınca “bakış açısını rutinleştiren ve standartlaştıran” etkilerinin göz ardı edilemeyecek kadar belirgin olduğunu söylüyorum. Yani “akışın bir yerden çıkıp çok sayıda aboneye ulaşan bir dolaşım olmasından kaynaklanan homojenleştirici bir etkileri” olduğunu… “Bu tür bir akış (‘bir yerden birçok yere’), bu tür ‘dilsel ürünler’in az sayıda üreticisi, çok sayıda tüketicisi olmasını garanti altına alır.” Bunları söylüyorum çünkü denizsuyukâsesi adlı bir fanzin dergiyi 8 yıl çıkardım bir vakitler. Tanınmış tanınmamış birçok şair ve yazarla temasım oldu. İstisnaları olmakta birlikte çoğunluk; şiir, edebiyat değil, güç istiyor. Küçük ölçekli de olsa bir iktidarı olsun istiyor, sağa sola tıslayabileceği, ip çevirebileceği. İp çevirmeye yamuk bakarsan çeşit çeşit iktidar biçimleri görürsün. Oysa dosdoğru, olduğu gibi bakarsan eğlendiğin bir oyundur yalnızca.

“Katmanlılaşmayı” dağıtmaya yönelik “birçok yerden – birçok yere” dağıtım akışları mümkün gibi görünüyor artık. Bu nedenle bu tür dolaşım akışlarının “Yukarıdan gelen komutlarla değil, bir düşüncenin merkezi olmayan, büyük oranda tabandan gelen bir hareket” olarak tekelci dağıtıma seçenek oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bir belki gibi kırılgan ve kurşuni

Heterojen çığlıkların bir açıklık çağrısı olduğunu düşünüyorum. Açıklık, seçim yapmaya davettir. Belki katılaşmış düşünce ve duygu dünyalarımızı yumuşatabilirler ve böylece daha şartsız, biçimsiz bakabiliriz dünyaya. Yakalanıp içinde dönüp durduğumuz, çırpınıp durduğumuz, debelenip durduğumuz girdaptan başımızı kaldırıp gürül gürül ve doludizgin nehre bakmaktan söz ediyorum. Başka bir dünyanın havasını koklamaktan… Kuantum fiziğinin öncülerinden Niels Bohr’un söylediği gibi, “her şeyin kabul olarak değil de soru olarak anlaşılması gerektiğinden”… Her ne kadar güç olsa da bu. Çünkü girdaplarla akış arasında muazzam bir gerilim vardır geçişleri zorlaştırıp (hata) imkânsızlaştıran. Burada belki de asıl sorulması gereken bir soru var: Dünya ve giderek evren, bize göründüğü gibi, birbirini dışarlayan, birbirine rakip, düşman şeylerin, nesnelerin, bedenlerin birbiriyle kapışma, kavga, mücadele sahası olabilir mi? Eğer kendini dünyadan ayrı, farklı bir varlık olarak görüyorsan öyle yapılıp edildiğin bir dünyayı uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp ediyorsundur. Çünkü “Görmek, yapmaktır.”[4] Çünkü gözlemci ile gözlemlediği şey ayrılmazcasına bir bütündür.

Ah, evet dünya hakkında bir dünyayım. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, yiyip içtiğim şeyler, nesneler, bedenler de dünya hakkında birer dünya… Öyleyse onlardan ayrı, farklı ve bağımsız olamam. İç içeyiz işte, aynı dünyanın mahsulleri ve tohumlarıyız, aynı evrenin mahsulü ve tohumu. Tek, biricik ve eşsiz paydamız bu. Bunun dışındaki her şey böler, ayırır, parçalar. Aha işte indirgendiğin, bağlandığın yerden de dünya birbirinden ayrı, uzak, farklı şeylerin, nesnelerin, bedenlerin, benlerin kapıştığı, savaştığı bir yer olarak görünür.

Hisseden ve hissetmeyen bütün varlıkları, bütün yönleri hurra, hurra, hurra diye selamlayarak bir kez daha çığıralım: “Görmek yapmaktır” ve görmekten daha kallavi bir eylem yoktur.

Bir de

flamingoların yavaş yavaş ama birlikte

tek parça bir bütün olarak havalandığı

yerden göğe bakalım

hepimiz gerçekten mutlu olabiliriz.

(Mühür, Mart-Nisan 2009, sayı 24)

[1] Komünist ManifestoKarl MarxFriedrich Engels.

[2] Karmaşıklık, o sistemi daha önemli, ayrıcalıklı yapmaz, her şeye daha çok bağlar.

[3] Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih, Metis Y., İstanbul, 2006. bkz. s. 17, 18.

[4] David Bohm, kuantum mekaniği fizikçisi.

Kocaeli Üniversitesi, Türk Toplumuna Özgü Covid- 19 Tüm Genom Dizi Analizi İlk Sonuçları

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalında, SARS-CoV- 2 (Covid-19) ilk tüm genom verileri elde edilmiştir. Bu ilk veriler, tanı kitleriyle yakalanan pozitif olgu numunelerinden çalışılmış ve dört hastadan elde edilen diziler, Çin’de tanımlanan ilk referans genomuyla karşılaştırılmış ve bu karşılaştırmalar üç kıtadan gelen verilerle sürdürülmüştür.

İlk sonuçlar, virüsün yapısında, daha olumlu veya daha olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir değişiklik olmadığı yönündedir. Dolayısıyla bulaşmaya yönelik tedbirlerin hassasiyetle uygulanmaya devam edilmesi gerekir. Bu nedenle, çalışma sonlanmadan önce, ilk sonuçların sağlık otoriteleriyle paylaşılması zorunluluğu hissedilmiştir.
Türk toplumuna özgü virüste toplam ikiyüzaltmışbir gen değişikliği (varyasyon) saptanmıştır. Bu varyasyonların kırkbir tanesi tüm hastalarımızda ortak olarak izlenmektedir. Literatürde, tüm bu varyantlar içerisinde özellikle 23403A>G varyantının corona enfeksiyonlarının yaklaşık 1/4 ünde görüldüğü, virusun bulaş yeteneğini yükselttiği ve ağır bir klinik seyir oluşturduğu bildirilmektedir. Bizim de hastalarımızın 1/4 ünde bu varyant izlenmektedir.

Devam eden yeni analizlerle, bir ay içinde daha derin sonuçlara ulaşılacaktır. Bu sonuçların başka merkezlerde de çoğalması, Türk toplumuna özgü tanı- tedavi- aşı yaklaşımları için önemlidir.

Prof.Dr. Hakan SAVLI
Tıp Fakültesi, Dahili Tıp Bilimleri
Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı
Umuttepe Kampüsü – Kocaeli Üniversitesi
Tel : 90 (532) 660 96 68

Not: Hakan Savlı, aynı zamanda da 2019 Yunus Nadi Şiir Ödülü‘nü Kırgın Karnaval dosyasıyla kazanan usta bir şair.

Kırgın Karnaval, Hakan Savlı, YKY, İstanbul, 2020.

https://www.neokur.com/isim/20210/hakan-savli

Hülyalı Kırlangıç Uşakları Sokağı

http://www.aksisanat.com/2020/05/31/hulyali-kirlangic-usaklari-sokagi/

Buyurun bir de buradan göğe bakalım

flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden

hepimiz birden mutlu olabiliriz.

Üvercinka’da (67. sayısı, Mayıs 2020)  yayımlanmıştır.

Mutlubaharlarevi, İzmir, Mayıs 2020

-Son anda, ölürken, bana şartsız, biçimsiz ve zamansız bakışını gördüm

ve aklımı kaçırdım, varoluş güzeli Asmin için-

Buyurun bir de buradan göğe bakalım

flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden

hepimiz birden mutlu olabiliriz.

Asmin, bir süre birlikte yaşadığımız bir köpek. ‘Köpek’ diyorum ama kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir şey bu. Kendini, dünyayı bilmezlik… Eşik cini (Birçok eşik cinim var benim. Eşik cinleri, ‘olasılıkçı sıçrama noktaları’nda, o yalnız ve devrimci anlarda, insanın kulağına şiir şeyler, gelecek şeyler, cesur şeyler fısıldarlar) olduğundan emin olduğum Rilke, I’m so afraid of peoples’s words. / They say everything so clearly: / And this is called dog, and that is called house, / And here is the beginning and the end is there, diye sitem eder. Ah, adamım benim, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama: İnsanların sözleri beni çok korkutuyor / Her şey o kadar açık ve net ki onlar için: / Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar, /İşte burası başlangıç, şurası da son.

Dil, iletişimden daha çok kendi kendimize ‘insanbiçimsel’ gerçekliğimizi dayatmak, bu şudur, şu budur diye buyurmaktır. Monologdan söz ediyorum. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarının olmadığı kapalı bir kaptan. Bir gerçekliğin, sanki dışarlıklı bir efendi, bir otorite gibi hem kendi kendine hem de diğer gerçekliklere zulmü, zorbalığı değildir de nedir bu!  Oysa bütün gerçekliklerle birlikte aynı dünyanın mahsulü ve tohumlarıyız aynı evrenin mahsulü ve tohumu. Yegâne ortak paydamız bu. Bunun dışındaki her şeyin (ideolojilerin, dinlerin, mitlerin) bölüp ayırdığını söylüyorum.

Gérard de Nerval, yatırıldığı hastaneden Alexandre Dumas’ın karısına yazdığı mektupların birinde “Hastayım dedirtinceye kadar insan içine salmadılar beni, gururumla oynadılar, yalan söylettiler. Bir zamanlar büyücüler ve münkirlere yapıldığı gibi, kabul et, kabul et diye haykırıyorlardı başımda. Doktorlar teslim aldı beni sonunda, tıp sözlüğünde sözü geçen Théomanie ya da Démonomanie gibi hastalıklar yüklediler üstüme”, diye onları şikâyet eder. Doktoru Blanche tarafından ruhunun çalındığını düşünür çünkü.

Hele hele, Jules Janin, bilen, hatırlayan var mı, iyice çıldırtmış olmalı Nerval’i, Gerard’ın Ruhuna Yazıt diye bir makale yazarak hayattayken diri diri gömer. Bütün bunlardan dolayı mıdır, bilmiyorum ama Nerval’in, Paris sokaklarında bir ıstakozu tasmayla dolaştırdığı söylenir. Nerval, bana göre, kendini harıl harıl kaynayan kazana / dünyaya diri diri atılmış bir ıstakoz gibi hissediyordu. O ıstakozun çığlıklarıdır şiirleri.

Ölümün Sütü adlı makalesinde, Sarkis’in, 2005 yılında Villejuif’teki atölyesinde çektiği 3 dakika 26 saniye süren video film, au commencement, l’apparition[1] (başlangıçta beliriş)’dan söz eden Georges Dıdı-Huberman, “Önce sadece bir küvetin dibini görüyoruz”, der: “Görüntü yok henüz: bekleyiş”.

“Haznenin dibine hafif eğik, kalın, kocaman, kırmızı bir K çizilmiş -kalın fırçayla, lak pigmentle.” Sonra, “sağdan, ekranın üst köşesinden süt dökülmeye başlar ve ince ince, durmadan akar”. Aktıkça “… bir derinlik yaratıyor. Bu derinlikte dibinde süte gömülüp yitmiş kırmızı harfi bir kez daha ortaya çıkaran küçük bir girdap” oluşuyor.” Ve “Birkaç kabarcık beliriyor, sonrasında beyazlığın içinde kayboluyorlar. Her şey sakinleşiyor.” O kabarcıklara ne kadar benziyor bütün hayatlar, öyle değil mi!

Vitae nomen quidem est vita, opus autem mors.[2] Hayat, hayat ismiyle anılır, ama gerçekte ölümdür. Ya da işlevi ölüm olan bir süreçtir. Aha işte, dağlar aşınıyor. Öyledir, katı, sert, hareketsiz gibi görünen şeyler de akıştır. Akış, bu görece daha düzenli ve dengede öbekleşmelerin, imparatorlukların, inanç ya da dogmaların, düşünce sistemlerinin etrafından dolaşır, ama için için, dışın dışın, alttan alta, üstten üste bunları oyar, parçalar, ufalar. Aslına, akışa döndürülmek aha işte budur.

Akıştan başka bir varlığım, varlığımdan başka bir akış yok.

Sağlam kazık diye bağlandığımız anlam, değer ve kuralların, ideallerin, hayallerin, inançların, mitlerin kendi kendimize attığımız sağlam kazıklar olduğunu mu söylüyorum, evet. Dahası, yapılıp edildiğimiz gerçekliği, neyse o, sefaleti, zulmü, adaletsizliği, zorbalığı, buyurganlığı, kibri, cehaleti uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp eden biziz. Yani yargıladığımız, kıyaslamalar yaptığımız, kendimize yontup kendimize göre düzenlemeye, bahaneler üretip haklı çıkmaya çalıştığımız gerçekliğe dahiliz. Sen adil olasın ki adalet kanlanıp canlansın, dolaşmaya başlasın aramızda.

Dünyayı gözlemliyorum. Bir gözlemci olarak gözlemlediğim dünyayı (başka bir gerçeklik) gözlemleyen bir gerçekliğim var. Oysa ayrılmaz bir bütündür gözlemci ile gözlemlediği şey. Örneğin, dünyadan ayrı, farklı bir varlığım, varlığımdan ayrı, farklı bir dünya yok. Dünya hakkında bir dünyayım. Dünya hakkında birer dünya olan şeyler, nesneler, bedenlerle birlikte. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, işte, bu tek parça bütüne, tek parça çoğulluğa ne kadar dahil olduğumu ölçen bir ilke. Hepimiz, diriyken de ölüyken de dünyaya gömülüyüz. Dünyaya katıldım bir kere. Dünya bana katıldı.

“Birdenbire, ince bir gölge, ardından da bir insan parmağı beliriyor. Demek ki sanatçı oradaydı, işin içinde. İşte bedeni. Parmak, usulca kararlı olduğu kadar hassas bir istençle, sütün “üstüne” değil de daha çok sütün “içine” konuyor.” Bir içkinlik kuvveti? Kendi kendine, kendini var edip var ettikçe kendi kendine var olan (self-organization) bir şey, bir nesne, bir beden… Asla dışarıda değildir sanatçı. Daha doğrusu dışarı ya da dışarısı yoktur zaten. Bu işte bir şairanelik, bu şairanelikte bir iş yok mu, var!

Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor: Optima sors homini natum non esse, nec unquam / Adispexisse diem, flammiferumque jubar ./ Altera jam genitum demitti protinus Orco, / Et pressum mutla mergere, corpus humo[3]: İnsan için hiç doğmamış olmak, güneşin kavurucu ışığını hiç görmemiş olmak en iyisi olurdu, ama eğer doğmuşsa olabildiğince çabuk Hades’in kapılarına koşturmalı ve orada yerin altında huzur bulmalı.

Molloy’[4]un dediği gibi bütün diye bir şey yok, ya da ancak her şey sona erdikten sonra var. Belki de bütün diye bir şey var, ya da ancak her şey başlamadan önce yok.

Mühendis, makine, mekanik… Bu üç sözcüğün benzer anlamlarının olduğunu söyleyen Prigogine[5] ve Stengers’e bir selam çakıp biraz eşelenelim burada: “Bu sözcükler bir rasyonel bilgiyi değil, bir tür kurnazlığı ve çıkarcılığı ima ederler. Doğal süreçleri öğrenmekteki amaç, onları daha verimli kullanmak değil, doğayı aldatmak, onu kendine karşı mekanize etmekti, yani eşyaya “doğal düzenin”in dışında birtakım işler yaptırmak ve ürünler verdirmektir.” Buradayım.

Aha işte Johnny Rotten (Sex Pistols’un solisti), “No future, no future”, Gelecek yok, gelecek yok diye çığlık atıyor. Çığlık deyince aklıma hemen Edward Munch ve Çığlık adlı resmi nasıl yaptığını anlatan şiiri geliyor: Bir akşam / Kristiania yakınlarında / tepelik bir patikada yürüyordum – / iki dostumla birlikte. Hayatın ruhumu / yarıp içine aktığı bir vakitti. / Güneş batmaktaydı – ufukta / alevlere gömülmüştü. / Cehennemin yüzeyini kesip geçen / kanlı bir ateş kılıcı gibiydi. / Gökyüzü sanki kana bulanmıştı / – alev dilimleriyle kat kat kesilmişti – tepeler laciverde bürünmüş / fiyort – soğuk mavi, sarı ve kırmızı renklerle / lime lime olmuştu / Patikada ve ahşap çitin üzerinde – patlayan / kan kırmızısı / – dostlarım gözlerimi kamaştıran sarı – beyaz / lekelere dönüştüler – / – çok şiddetli bir çığlık / hissettim – ve duydum, / evet, çok şiddetli / bir çığlık doğanın çizgilerini – doğadaki renkleri – kırıverdi / – çizgiler ve renkler devinim içinde titreştiler – / – hayatın bu dalgalanmaları yalnızca gözlerimi değil / kulaklarımı da dalgalandırdı – / demem o ki, gerçek bir çığlık duydum – / sonrasında da Çığlık resmini yaptım.

Ortalığa dökülüyor sonra kaybolup gidiyoruz. “Yaşama Uğraşı”mız, “Tabutta Röveşata” değil de ne! Derviş Zaim, mavi ışık göndermiş. Aldım kalbimin üzerine iliştirdim.

Aldı eşik cinlerimden Henry Miller, kunt bir sesle ünledi: “Beni dünyadan ayıran büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum, tekrar balık olabilmek.[6]”  

Aldı Schopenhauer: Hayat, maliyetini karşılamayan bir iş. Hele hele varoluştan kaçarken yakalandığın bir girdapta / ağda / tuzakta (bir düşüncede, bir inançta, bir hayalde, bir hikâyede) dönüp, çırpınıp, debelenip duruyorsan.

Şartlar, biçimler, zaman değişir: “Yahu bu da geçer”. Geriye daima boş sahne, beyaz perde, şartsız bilinç kalır.


[1] https://vimeo.com/70322987  Sarkis, Au commencent, l’apparition, 2005.

[2] Herakleitos.

[3] Theognis.

[4] Samuel Beckett üçleme kitaplarından ilki. İkincisi, Malone Ölüyor, üçüncüsü ise Adlandırılamayan’dır.

[5] Kaostan Düzene / İnsanın tabiatla yeni diyaloğu, Ilya Prigogine / Isabelle Stengers, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998.

[6] Sexus.

Görmek, en kallavi eylemdir

Kendini dünyadan ayrı, farklı ve bağımsız bir varlık olarak görüyorsan, “görmek yapmaktır”, birbirlerinden ayrı, farklı ve bağımsız şeylerin, nesnelerin, bedenlerin olduğu bir dünyayı yapıp ediyorsundur. Yapıp ettikçe yapılıp edildiğin. Oysa gören ile görülen ayrılmazcasına bir bütündür. Benden ayrı, farklı ve bağımsız bir dünya; dünyadan ayrı, farklı ve bağımsız bir ben yok. Dünya hakkında bir dünyayım; dünya, güneş sistemi hakkında bir sistem; güneş sistemi de Samanyolu Gökadası hakkında bir ada.

Var olmak, yapılıp edildiğin gerçekliği yapıp ettiğini fark edip kabullenmektir. Var olan neyse, o gerçekliği olduğu gibi tek parça bir bütün olarak fark etmekten, kabullenmekten söz ediyorum. Değilse var ama yok, yok ama var bir düzlemdesindir. Varsın, ama yapılıp edildiğin gerçekliği yapıp ettiğinin farkında olmadığın için yoksun. Yoksun, ama yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp ettiğin, yani o gerçeklik neyse ona hizmet edip onun ayakta kalmasını sağladığın için var.

Bundan yaklaşık olarak yüz yıl önce Kopenhag’da bir devrim oldu. Heisenberg, Belirsizlik İlkesi ile senin, benim dünyaya ne kadar gömülü olduğumuzun ölçümünü yaptı. Var olanın, dünyanın, evrenin tek parça bir bütün oluşunun ilkesidir Belirsizlik İlkesi. Bütün şeylerin, nesnelerin, bedenlerin (hisseden ve hissetmeyen bütün varlıkların) iç içe ve karşılıklı ilişki içinde oluşunun ölçümüdür aynı zamanda da. Kendini dışarlıklı bir varlık, bir efendi, bir otorite gibi görüp öyle davranıyorsan, yani daima yargılıyor, karşılaştırma yapıyor, yorumluyor, olup biteni kendine yontmaya, kendine göre düzenlemeye çalışıyorsan, bahaneler üretip üretip daima haklı çıkmaya çalışıyorsan bu seni iflah olmaz bir şekilde içinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğun ikiliklere (düalizm), ikilemlere, paradokslara bağlar. Apaçık girdaptır bu, kısır döngü, kapalı kap.

Tabii, girdaplar akışın, azgın, doludizgin ve gürül gürül akan nehirlerin içinde katı, sert, hareketsiz gibi görünen kayalıkların etrafında olur. Yani bağlıdırlar. Özgür değillerdir. Tutulmuşlardır. Bir yerlere, bir düşünceye, bir inanca, bir ideale takılıp kalmışlardır.

Özgür değilsen kısıtlıdır gördüğün, bölük pörçüktür. Yani gördüğün kadar bir dünyanın bildiğine, insafına kalmışındır. Güzel haberse şu: Geçicidir bu. Birdenbire, kendiliğinden biter. Geriye daima boşluk kalır. Dolup dolup boşalan, boşalıp boşalıp dolan. Kendi kendine, kendi var ettikçe var olup, var oldukça kendi kendine, kendini var etme işidir bu. Daima yeni ve diri olma eylemi.

Gidip teslim oldum kâinata teslimiyet yegâne mucizedir


Kırlangıçlar oynaşıyor, onların oyunlarına
allara, morlara, şuramdaki gümbürtüye
içkinliği var her şeyin dışkınlığı zarların havada yuvarlanışına
yürürken üzerime şiirler sıçratırdı komşu kızı Serpil’e
içimizdedir öteki
onu sevdik mi mis gibi bir dünya, o istikamete
bakmayın siz yolun henüz olmayışına
bir adıma bakar, bir sıçrayışa
rüzgar eser iyi ki kuşlar vardır inanalım diye başka diyarlara
nehirler akar hiç bıkmadan rastlaşır ve severiz birbirimizi
zamanın aktığı istikamette milyonuncu kez karşılayıp hayatı
uğurlarız milyonuncu kez şaraba dönüşür üzüm sana dönüşürüm sevgilim
harman yeri ve okyanus diplerine
takip ederim içimdeki yersiz yurtsuz kuşları
güzel günlerin yapımında çalışan şiir ve şiircilere
ten ağacında biter bütün sevişmeler hadi sevişsek ya bir el
şekere batırılmış çil bir kızla sevişmek ah ne hoştur geceleri
hele bir de esrara batmışsak zahiri sularda yüzen batini bir gemidir aşk
militandır bıçak çeker hep sustalı kırmızı güller eşrafından
gelincikler her dilde eşiktir, eşik cinlerine
martılara, vapur düdüklerine, köpüklere
Ece kursları için acele edin lütfen –Çorak Ülke‘den kaçış seferlerimiz başlamıştır
Cehennemde Bir Mevsim geçirmek isteyenlere son çağrı
insan biriktirmek kallavi bir iştir abilerim ablalarım iyi bilir bunu Nazım
Türkiye erbabıdır, ona gamze mektebinden mezun, sana
dedim ya aşk başka bir şeydir kardeşim of aman aman
adım çıkmış aşığa dağlar yüksek, sen dağlardan daha yükseksin
vadilerden daha derin kuşlardan daha kuş
gidip teslim oldum kâinata teslimiyet yegane mucizedir.

Berfin Bahar – Kasım 2010 – 153

https://simgesiir.wordpress.com/2010/03/07/gidip-teslim-oldum-kainata-uluer-aydogdu/

YOLCU

Geldin

senle birlikte dağlar geldi, Neruda

geldi, Dante

her şeyin tanrısı

şeytan az ötede

Wagner

bir alçalıp

bir yükselip fısıldadı sular

varıp anneni emzirdin

Erciyes’i, Tekir Yaylası’nı

ah o baygın bakışların

muamma dedi içini çekerek

Borges

bir sırrı var her şeyin

usulca bir yarıktan taşa girdin

tuz olarak, uğultu olarak, kan

kaplana döndü suretin

kaplan çölde yürüyen Mecnun’a

Leyla çok uzak bir yıldızdı

gerindi

sırtını kaşıdı

teninde şeytan

bir mit

sürekli.

Sular seni işaret etti

yaprakların nemli

saçların dökülmekte yeryüzüne

gridir Klee gri

bir bir geçtin köyleri, kasabaları,

cinnetleri, hüzünleri

çocukları, akşam üzerlerini,

suları, efsaneleri

vardın

vardın mı ey!

Seni gidi şüpheci

şüpheci

şüpheci.

Kanma sakın

vardığını söyleyenlere

hep yolcusun.

Yol boyunca kazandığın şeyleri

hatırla

suları

atmacaları

soğukları

mola yerlerinde göz göze geldiğin

insanları

gözünü ayıramadığın

ayrılırken içinin burkulduğu

sevgilileri.

Ayaklarını sokup

şarkılar söylediğin umudu.

Shakespear’i

içinde enva-i çeşit balığın dolaştığı

yüreğin gıcır bir misket

yuvarlanırken Hüsn-ü Aşk’ta

yol işte

oluşur

bir tek yol kalır geriye

birkaç kez koklanmış sevgilinin

gerdanı

hiç giyilmemiş ipek bir gömlek

tazeliğinde

Slyvia Plath kalır

bulutlar kalır, çardak altları

bağ bozumlarının o meşhur

akşamları.

Bak çekmecelerine eskinin

hepsi gerekli

yağmurlar yalnızca yağmur

gökyüzü bildik bir yüz

anlıyorsun ki şimdi

başka bir şey oldu dünya.

Anladın mı?

hayal/et hiç bitmeyecek çünkü, Uluer Aydoğdu, Pervaz Yayınları, Ankara, 2005.

http://www.sub1.farmaupdate.com/siir/u/uluer_aydogdu/yolcu.htm

Üst Baş’lık

Geceye başlık benimle kırıştıran ay. Kulağıma
hangi sevdalar, sönmüş yıldızlar zonklar
kristal bardak
eski rakılara terleyen filinta bir bedendir
topu topu yirmiz sekiz sayfalık kitapta
birkaç cümle var
ah, hangisinin altını çizsem
pıhtılaşmış kan sağıyor yüzüm.

Afyona müptela çocuk kaç zamandır
İstanbullara, özellikle eskisine
gider, orada özlerim seni
antika dükkanlarında ararım her parçanı
yapıştırabilir miyim diye tenimdeki eksik yerlere.

Ama fundalıkları soracak olursan
yeşil fresklerdir onlar
aşkın totemi nedir ki acaba
gelişini çizsem duvarlara. Kesinlikle.

Yaşlı Büyücünün Memeleri, Uluer Aydoğdu, Prospero Yayınları, Ankara, 1994.