Şiirden Hisse-Uluer Aydoğdu

Kalbim, ağır işçim, sevgilim-Onur Behramoğlu

Kalbi varsa yolun, yürü, kadim bir şiirdir, hatta ayet, neye sayarsanız artık…

Aha işte Onur Behramoğlu, kalbi olan bir yolu yürüyor, yürürken rastlaştığı, karşılaştığı, çarpıştığı şeylerle, nesnelerle, ben’lerle ölümcül sıçramalara girişiyor. Verili, yerleşik bir dilin mağlubu değil, aksine icabında bir tırtıl, icabında bir savaşçı, icabında rüzgar olabilen bir go taşı gibi durumlar yaratıp durumlara göre hareket ediyor. Tam da buradan verili dile baskı uyguluyor. Daha ilk dizelerden itibaren,

“seni ben her yerinden öperim”

sahra çölünden, binbir gecenden, orandan

arzın merkezinde çekirdek çatlar

kuşlar havalanır ağaçlarımdan”,

bunu hissediyorsunuz.

Kalbim, ağır işçim, sevgilim, kalbi olan, yalnızca kalbi mi, hayır, aynı zamanda da aklı, bilinci, içgüdüleri olan ve evcil düşürülmemiş bir ben’in yapıp ettiği yeni, cesur bir dünyanın şiiri… Nesnel, fiziksel gerçekliğin ötesine, hâşâ, herhangi bir anlam, değer ve kural koymadan. Zihinsel, yani hayali ve kurgusal oyunlardan uzak bir deneyim ve yaşantılar toplamı, bir bütün.

Hokkabazlıklara, cıvıklıklara girişmeyen bir şiirden söz ediyorum.  Nesnel, fiziksel dünya hakkında bir şiir bu. Ve asla imgevelemeden.

Bir karınca, bir salyangoz ya da bir tırtıl olmak ne demek bilmiyorsan girinti ve çıkıntılarının içindeki çıkıntı ve girintileri nereden bileceksin. Kuytular, ücralar ne ki, üzerinden atlayıp geçersin farkında olmadan.  Dünyanın girinti ve çıkıntılarını arşınlıyor Onur Behramoğlu işte. Üzerinden atlanan incelikleri, duyarlılıkları, esintileri, kıvrımları, bükülmeleri, tümsekleri, çöküntüleri, kabartıları,  ışıma ve ısınmaları…

Her bir çakıl taşını aşmaya çalışan, her kuytu ve ücrayı yoklayan bir şairin adımları diğerlerinin adımlarından farklı olacaktır kuşkusuz.

Ve daha uzundur yürüdüğü, hatta sonsuzdur.


Onur Behramoğlu’nun ilk şiiri Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştı, bunu da şen, anlamlı ve değerli bir not olarak buraya koyalım.

Reklamlar

DENİZSUYUKÂSESİ – YAZ 2019 – SAYI 48 – pdf

DENİZSUYUKÂSESİ – YAZ 2019 – SAYI 48 – pdf

Karıncanın, saksağanın, vaşağın bedeni dışında anlam, değer ve kuralları yoktur. Yoktur, çünkü balinanın bedeni anlam, değer ve kuralların kendisidir. Aha işte ortada somut, fiziksel ve nesnel bir beden varken, onun ötesinde, yanında, içinde, üstünde, altında anlam, değer ve kural arama ve bulma işi mi, metafiziktir. Öyleyse, geçmiş olsun.   


Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar…

“Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak imkânsız. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akış ve oluşlar…

Şiir de dolaşımdır, akış ve önemli olan şiirin dolaşımı, değiş tokuşudur. Ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Hobaaa… Potlatch!

Potlatch, unutulmuş bir şey! Kızılderililer, verilen armağana (gift) sessiz kalmazlardı, karşılığında bir şey verirlerdi hiç tereddüt etmeden. Marcel Mauss -işbölümü teorisini ortaya atan Emile Durkheim’ın yeğeni ve çalışma arkadaşı- The Gift (Armağan) adlı kitabında “potlatch’ı bölünmenin olumsuzlanması, bütünün onaylaması” olarak görür. “Bu”, der Mauss potlatch için, “hiç kimsenin dışlanmasına gerek olmayan -ya da dışlanması imkânsız- ilk yuvarlak masaydı.” Potlatch, Mauss’a göre Altın Çağ’ın bir yankısıdır da aynı zamanda. Buraya bir parantez açarsak: 1930’de Luis Bunuel’in çektiği L’age Do’r (Altın Çağ) filmi örneğin… Modern zamanlara küfürdür,  varoluştan kaçarken yakalandığımız girdaba esaslı bir karşı çıkış.

Potlatch, hiç de yabancı olmadığımız bir alışveriş biçimi aslında. Nefes alırken az önce aldığım nefesi vermek zorundayım. Aldığımı vermekten, verdiğimi almaktan söz ediyorum. Son derece karmaşık ve bilmem kaçıncı nesil bir bedenin yapıp ettiği işten… ‘Ben’ denilen şeyin bu alışverişte bir dahli yoktur. Beden, kendi kendine nefes alıp verir.

Bir şiiri, şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini kolaylaştırır. Böylece içinden geçilmesi gereken kodlar oluşur. Örneğin iyi-kötü şiir kodu.

‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Anbean bütün anlam, değer ve kuralları yok eden “her şeyi yadıysan ruh” iş başında… Hem Özyapım hem de Özyıkım’dır varoluş. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade, söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.”

Bu satırlar on sene öncesinden. Mühür dergisinin Mart-Nisan 2009 tarihli 24. sayısında yayımlanan Dolaşımı-İnternet, adlı yazımdan.Buradayım. Bahar bahar baharıyorum:

İnternet öncesi “bir yerden, belirli merkezlerden çok yere, her yere” anlam, değer ve kurallar üretimi, dağıtımı, dolaşımı şimdilerde merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden, her yerden çok yere, her yere” şeklinde eviriliyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için hiyerarşik, tekelci anti pazarlar (kapitalist) için hiç kuşkusuz tehdittir. Dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir merkezi karar alıcı’nın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor, düşünsenize.

Düşünce demişken söyleyeyim, düşünmek, taşınmakla sıkı sıkıya bağlı bir edimdir. Yani düşündüğünüzde var olan konumunuzdan başka bir yere taşınırsınız. Değilse ezber!

Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar… Şimdinin şekli şemalı öncekine benzemez, feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır tıpkı köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez. Akışlara blok koyan pıhtılaşmaların yanı sıra akışları geçiren yapılanmalar da vardır… İnsanlar akışların kendi üzerlerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışların sürekliliği esastır. Deleuze’e gidip sorsak insanların en çok korktuğu şeyin sel olduğunu söyleyecektir hemen. Doğru, akışın (varoluş doludizgin ve azgın bir akıştır) bizi savurup sürüklemesinden korkarız. Ama nafile; akışlar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden akıp geçer her defasında aşındırıp var olanı yeniden yapılandırarak. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak varoluş sürer, oluşur durur her defasında yeniden, var olur.

“Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı?

Soru bu ve hayati…

Is Future Given?

According to the classical points of view, nature would be an automaton. However, today we discover instabilities, bifurcations, evolution everywhere. This demands a different formulation of the laws of nature to inculude probability and time symmetry breaking. We have shown that the difficulties in the classical formulation come from a too narrow point of view concerning the fundamental laws of Dynamics (classical or quantum). The classical model has been a model of integrable systems (in the sense of Poincaré). It is this model, which leads to determinism and time reversibility. We have shown that when we leave this model and consider a class of non-integrable systems, the difficulties are overcome. We show that our approach unifies Dynamics, thermodynamics and probability theory.

Is Future Given, Ilya Prigogine (Nobel Laureate in Chemistry, 1977), World Scientific Publishing Co. Pte. Ltd., Singapore, 2003, p., 8)