Bana eko sistemini söyle sana ne/ kim olduğunu söyleyeyim

Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih (Bin Yılın Öyküsü)” adlı eşsiz kitabında Biyocoğrafyacı Ian G. Simmons üzerinden şunları söylüyor: “Bir eko sistemde enerji ve mineral akışları, belli türdeki hayvanlar ya da bitkiler olarak tezahür eder (Ian, G. Simmons, Biogeography: Natural and Cultural (Londra: Edward Arnold, 1979), s. 79).”

Tabii burada eko sistemle o belli türdeki hayvanlar, bitkiler arasında karşılıklı bir etkileşim trafiği olduğunu da söyleyelim. Diğer bir ifadeyle yapılıp edilen aynı zamanda da kendi kendine, kendini yapıp ediyordur.

Yapıp ettikçe yapılıp ediliyor, yapılıp edildikçe de yapıp ediyoruz, aha işte matematik budur.

Reklamlar

Neolitik (Tarım) kalkışması

Kapalı sistemler (kaplar) ancak laboratuarlarda olur. Kim bilir belki de deneye tutulduğumuz ya da kendimizi deneye tuttuğumuz bir laboratuardır dünya, olamaz mı? Ve imkân ve kabiliyetlerini tüketinceye kadar evirilen kapalı sistemler sandığımızdan çok daha hızlı ve hayal edilmesi imkânsız sonuçlarıyla birdenbire çökerler.

Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” diyordu, anımsayalım. Aha işte John Zerzan da “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi” dediği bu durumun, iki milyar yıl Aden’de yaşadıktan sonra son on-on iki bin yıldır, Neolitik (Tarım) kalkışmasından bu yana, özellikle şiddetini ve baskısını artırdığını sık sık vurgular, hürmetler.

Başka gezegenlerde yaşam ortaya çıkarsa, yaşamın hiç de benzersiz bir şey, yani kutsal ya da mucize olmadığı anlaşılacaktır

NASA: Mars’ta yaşam izlerine ulaşmaya yakınız ama insanlar buna hazır değil

https://tr.euronews.com/2019/10/04/nasa-mars-ta-yasam-izlerine-ulasmaya-yakiniz-ama-insanlar-buna-hazir-degil

Hayat mucizeymiş, kutsalmış, bize özgü benzersiz bir şeymiş, tamam, bunlarda bir gerçeklik payı var.

Ancak başka yerlerde de olduğu gözlenirse, hayat dediğimiz şey giderek sıradan, ucuz bir şeye dönüşecek. Ve üzerimizdeki baskıyı, tonaliteyi kaldıracağından bu durum, “organik bir şovenizm” ve insanbiçimsel kibirle kundaklanmış buyurgan, zorba ve cahil uygarlığımızın önünü açacaktır. 

Denizsuyukâsesi – YAZ 2019 – SAYI 48 – Nehir – Hakan Savlı

hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
sana sevmek desem anlamı var mı
bazen ne kadar gereksiz kelimeler
belki içinden bir nehir geçen
bir kente gideriz 
aklımda bir filimden kırık bir replik
‘Orada bizi kimse bulamaz’
iyi bir kadın açar kapıyı
mutluluk çocuk gibi dolanır çevremizde
 
orada dünyanın bir karış  ötesinde
bir bankta otururuz, Paris, Paris olalı
yağarmış bu yağmur sessiz sedasız
çatıda tozlar arasında bir serçe
bir kız Modigliani’yle tozları siler
bir masa kurulmuş - orda belki ağlarım-
oturmuş beklermiş beni ölen arkadaşlarım
orda konuşamazsam beni yalnız bırakma 
Hakan yorgun biraz, dinlensin… de onlara
 
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun çocukluğa yenildiğimi
sen, bana :  dönüşü olmayan nehir
bana her gün üç kez sesini söyle
uyanınca hemen sesini söyle
sığındım yalnızlığa ve acıyı kullandım
bunları yazmak için hayatta kaldım
ama  hayat bana suçlayarak bakıyor
çocuklar öldürüldü, hiçbir şey yapamadım.
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
ıslak iskele kokusunda uyansak
bir rüya bulsam bıraksam suya 
bunu sana yazdığımı kimse bilmese
bana hayatın güzel yanını söyle
domates fideleri, yaz akşamları
gibi basit küçük dürüst sözcükler
sen bana uykumda su sesi nehir
beni dünyanın güzel olduğuna inandır.
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
ağ değil ellerimdeki
derinliğin şarkısı
yok olmuş piyadeler
bir sürü küçük fil düşmüşler yola
kaybetme korkusuyla kol kola
ben orada elimde bir kızılay pulu
Dümbüllü gelse bulamaz yolu
ağlayınca martıları hatırladın mı
yani hiçbir şey
 
ve orada dünyanın bir milyon yıl ötesinde
bir sokakta ikimiz,  Paris, Paris olalı
nasıl söylesem…
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun yıldızlardan geldiğimi
sen, bana :  karanlığı bilmeyen nehir
bana bugün iki kez mektup yaz
bana bugün mektupla bir şarkı söyle
uyanınca hemen adımı söyle
sığındım derinliğe ve acıyı kullandım
gökyüzüne bakmak için hayatta kaldım
ama hayat bana yabancı bir dil
daha önce söyledim, hiçbir şey yapamadım
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
eski bir sokaktan denize baksak
seni her cuma yeniden bulsam
ama seni bulduğumu kimse bilmese
bana hayatın gizli adını söyle
taş sokak, melodika gibi sözcükler söyle
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
denizin dibinde duysam sesini
su altında hüzünle yağsa kar
bir tamirci kılığında dolaşsam evreni
bozulmuş gibi dünyada klimalar
ağaçlardan inse yüz tane maymun
her biri bir muz getirse sana
seni güldürüp kendime kaçsam
 
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun işte akşam serinliğini
küçük bir kız ağlayarak yapıyor
sen bana acısını söyleyen nehir
bana gözlerinle susmayı söyle
gözlerine bakmak için hayatta kaldım
ama hayat zarafetle ölüm saçıyor
 
sen, bana: dönüşü olmayan nehir
beni dünyanın güzel olduğuna inandır

Denizsuyukâsesi – YAZ 2019 SAYI 48 – NÂZIM HİKMET VE YALÇIN KÜÇÜK – OSMAN ÇUTSAY

“Buradaki sorumuz şu: Yaşadığı zamanı aşan kaç yazarımız var? Daraltarak yineleyelim, 21’inci yüzyılda olduğumuzu unutmadan: Henüz başlarında sayılırız 21’incisinin, tamam, ama 20’nci yüzyılı aşabilmiş kaç yazarımız var? Kendisine kalanı, hazır bulduğunu yani, darmadağın eden ve kendisinden sonrasını da damgalayabilen kaç düşünürümüz, yazarımız var? İlk bakışta “İşte o!” diyebileceğimiz kadar özgün ve etkili kaç yazarımız var? Kaç aydınımız?

İki.

Biri geçen yüzyıla bir bıçak gibi girmişti ve hâlâ rüzgârını hissediyoruz. Eskitilemiyor. Diğeri, Türkçeden, yüzyılın son çeyreğinde bir bıçak gibi çıkmıştı ve hâlâ aramızda; rüzgârı yüzümüzde, sırtımızda.

İki genç devrimci bunlar, iki yazı ustası. Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük, Türkçenin yazı dünyasında, geçen yüzyıldan bu yüzyıla etkisi derinleşerek süren iki benzersiz müdahaledir. İki doruk. Başkalarıyla karıştırılamayacak kadar özgün ve ileri zamanlar üzerinde de etkili.”