Çilliplopom

Yedi Nisan İki Bin Bir’de

aşkın köründe uyanıp

rüzgarlar kralı Aeolus’un refakatinde

iki meleğin uçurduğu bir otobüsle

uzay-zamanda bütün gece yol aldıktan sonra

İzmir’e gelişini hatırlıyorsun.

Körfezde yabancı bir dilde yazılmış gibi uçuyordu martılar.

Kendini bil

Sen kendini bilmezsin 
Ya nice okumaktır

Yunus Emre

Cehalet, yani cahillik kendini, var olanı bilmemektir. ‘Bilgisizlikle’, az ya da çok bilip bilmemekle alakası yoktur. Kaldı ki birçok şeyi biliyor olabilirsin, yalayıp yutmuşsundur her şeyi, ama olsa olsa bilgi istiflemiş, bilgi depolamışsındır. Oysa kendini, var olanı bilmek; kendini, var olanı bir bütün olarak yargılamadan, kınamadan olduğu gibi bilip fark etmektir. Değilse uyurgezer bir şekilde körlemesine yaşıyorsundur. Cehalet, yani cahillik budur işte tam da şu an olmakta olan.

Kendini, var olanı bilmek; kendini, var olanı bahaneler üretmeden, haklı çıkmaya çalışmadan fark etmekle olur. Ve kendini, var olanı tek parça bir bütün olarak fark edip bilmek var olmanın kendisidir. Mevcut ve hazır olmanın.

Değilse yoksun!

İçindeymişim meğerse içimde olanın

I’m so afraid of peoples’s words.

They say everything so clearly:

And this is called dog, and that is called house,

And here is the beginning and the end is there.

Rilke

Kültür, yani anti-doğa, var olanın, mevcut ve hazır olanın etrafını kibirli olduğu kadar buyurgan, zorba, cahil anlam, değer ve kurallarla, simge ve imgelerle çevirip böylece kendini sözde güvenli bir alana kapatmaktan başka bir şey değil. İlk elden (ilkel) olanın dolaylanmasından söz ediyorum. İlk elden olanın yerine düşüncelere, inançlara, mitlere, şablonlara takılıp kalmış saplantılı, nevrozlu bir gerçekliğin ikame edilmesinden. Dünyanın sorgulanmayan verili bir şeye, gerçekliğe indirgenmesinden.

Jean Jacques Rousseau, iyi bilinen kitabı Toplum Sözleşmesi‘nde birisinin gelip bir arazi parçasının etrafını çevirerek burası benim demesinde sorun olmadığını; asıl sorunun diğerlerinin bunu kabul etmesinde olduğunu vurgular. Bizi mahveden de bu olmuştur. Toplum Sözleşmesi budur işte. Yapılıp edildiğimiz gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine biz yapıyoruz. Senin, benim dışavrumum toplum. Öyledir, buyuran dil de etrafımıza insanbiçimsel bir duvar örer. Çık çıkabilirsen artık. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” der, bütün mis kokulu çiçekler ona.

“Her şeyin bir kabul olarak değil, bir soru olarak anlaşılması gerektiğini” söylüyordu Nobel ödüllü Danimarkalı fizikçi Niels Bohr. Tabii, “bu şudur, şu budur” diye ahkam kesip doğal olanın etrafını çitlerle çevirmiş bir dilin (iletişimden çok dikte eder dil, buyurur ve kendinden emindir) içinde bunu yapmak çok zor. Verili bir dünya, gerçeklik o kadar içimize işlemiş ki… Zaten toplum da, dünyamız da senin, benim, hepimizin dışavurumu, yansıması, yukarıda söylemiştik.

Bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke, bakın:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there,

yani,

İnsanların sözlerinden çok korkuyorum
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son
.

diyor.
 
Ah fırlatma rampam benim, kaçış çizgim aldım kalp hizama koydum seni, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi!

Anbean yeni, diri ve doğal olanı, şimdi, burada gürül gürül ve doludizgin akanı seçtim ben. Var olmaktan söz ediyorum, mevcut ve hazır olmaktan.

Quad (Hangi Noktaya ya da Nereye Kadar?), 1980 yılında, Samuel Beckett tarafından yazılıp ertesi yıl da televizyon için çekilmiş bir oyun. Oyunda, “belirli bir koreografik düzene sahip (…) olay mahali” bir karedir ve ‘sınırlı değerler sistemine’ karşılık gelir. Dört oyuncu vardır ve bunlar (1, 2, 3, 4), her biri kendi belirli güzergâhlarında ilerleyerek verili alanı arşınlar. Bizler de tıpkı Quad oyununda olduğu gibi sahneye girip verili bir alanı, dünyayı sorgulamadan, öylece kabul edip yaşıyor (?) ve ayrılıyoruz. Oyuncular değişiyor, seriler başlayıp bitiyor ama verili alan hiç değişmiyor. Yapılıp edildiğimiz, içinde dönüp, çırpınıp, debelenip durduğumuz gerçekliği/dünyayı yapıp ediyoruz çünkü. Şu an olmakta olan tam da bu. Ve bitecek, sonlanacak gibi görünmüyor. Peki, ne için ve nereye kadar

İçinde olduğumuz gerçeklik içimizde. İçindeymişim meğerse içimde olanın. Uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ediyorum işte yapılıp edildiğim gerçekliği.

Var olanı, gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma, yani olumlama ve değilleme yapmadan olduğu gibi, tek parça bir bütün olarak fark ettiğimde ise bir fark eden olurum. İçinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğum bu girdaptan uyanıp/dirilip doludizgin akan nehre/varoluşa dönerek var olurum. Var olmak, var olanı bir bütün olarak fark etmek, onu olduğu gibi bilmektir.

Var olanı, gerçeği, kendini bilmiyorsan var, mevcut ve hazır olduğunu kimse söyleyemez. “Mevcudiyetten sürgünlük” diyor bu duruma John Zerzan. Nizam verilmek üzere ne idüğü aslında belirli bir ‘ilerleme şablonu” uyarınca itile kakıla geçirildiğimiz bir nizamiyeden başka bir şey değil uygarlaşmak, modernleşmek. Zerzan’ın saptamasıyla “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi”… Bazen bir “deh” demenin kafi olduğu.


 

Modigliani: Varolanın cıvıldayışı

-Yıldırımdan korkmayan çocukların pekiyi yürüyüşü için üç kere: Hurra, hurra, hurra-
 
Ben doğuma atıldım ölümüne
ölüme atıldım doğumuna
ben yazı toprağına
ben ten bahçesine atıldım
aşkın dar boğazından geçtim
suyun rahle-i tedrisatından
bir ısıl hayvan idim
sevişiyordu dalgalarla gemiler
onların içinden
onların ahlakından geçtim
kendi canına kıydıkça kendini yaratan yıldızlar
patlayıp ummana yayılmış duygular gördüm
toprakla diyalektiğe girişmiş çiftçiler
aha işte ışıkla ahbap çavuş olmuş Modigliani
o süper Zerdüşt’ü gördüm ben
çiçeklerin havarisini
Güneş’in efradından
ötüşünü karatavuğun.
 
Düşünce yahnisi yiyip aşk çorbası içerek
yeni bir gökyüzü yapıyordu Modigliani
inanalım diye başka diyarlara
kanat çırpışını, bir serçe gibi cıvıldayışını koyuyordu tuvale
şimdi, burada var olmanın tuhaf sesini
kalbini, devrik bir cümle gibi atan
leoparın çevik adımlarını
iç içeyiz işte
Modigliani bunu yayıyordu aramıza
raks eden kaosu, sincabın neşesini
yaydan çıkmış arzunun vınlayışını.
 
Çok büyük küçücük
deryanın içindeyiz
mini minnacık devasa
kertenkeleler, eğrelti otları, şiirler sarmış etrafımızı
alt üste, üst altayız, kabuk kabuğa, et ete
aşk, meşk, salyangozlar
tek kale maç yapıyoruz biz bize, korkma
bunu koyuyordu Modigliani önümüze
imlasız bir gramer gibi doğduğumuz dünyayı
kuzeyi, batıyı
kendi canına kıyıp kıyıp kendini yaratmak asıl yurdumuzdur
katıp renklere ölümle dirimi sonsuzluğu koyuyordu içimize Modigliani
ışımaları, yerellikleri
büyük küçük patlamaları.
 
Benlik
her şeyin kendi avlusu ben diye kapısı olan
buradan gireriz birbirimize
başlarız öpüşmeye buradan
dünyaya çıkarız püfür püfür ne âlâ
dokunmak, o bizim göndere çektiğimiz en aşkın dilimiz
gezdirir zamanı aramızda bir dost gibi
resim çizmiyor aha işte soyunuyor Modigliani, hep üryan
nehirlerin gürül gürül ve doludizgin akışından başka bir şey görmedim üzerinde ben
tam tuttum, kavradım derken
avucumuzdan akıp giden dünyanın halidir, meali
her an kendi yasını tutup
her an kendi şölenini kutlayan
bir evren konduruyor tuvale, bak
gidip sevişiyor onunla
doğumun sesini çiziyor
kuzgunun ötüşünü, ölümün sessizliğini.
 
Üzerimizde gezinen ürpertiler
hayvanın uyanışıdır
Modigliani, koyuyor içimize uyanışı
dirilip uçuyoruz
kendi üzerimizde.
 
Modigliani, yaydıkça aramıza varoluşun cıvıldayışını
dünya, ha babam atıyor üzerinden ağırlıklarını
bi yeğni, bi yeğni oluyorum ki
bir iğne deliğinden bile geçebilirim artık
hurra, hurra, hurra!

Yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ettiğini fark ettiğinde bir fark eden olarak fark ettiğin gerçeklikten özgürleşip varolursun

Video: Hülya Özel Aydoğdu
https://ulueraydogdu.com/hulyali-kizin-bahcesi/

Aziz Kara, Nehirde Bahar’ın gözleri önünde adeta azizleşerek “Dünya, evren tek parça bir bütün. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Kendi kendine, kendi canına kıyabilmeli ki kendi kendine, kendini yaratabilsin. Kendi kendine, kendini varedebilme ki varolabilsin. Var ettikçe var olup var oldukça var eden bir organizmadan söz ediyorum. Var etmekle var olmanın ya da cana kıymakla yaratmanın aynı şey olduğundan”, diye konuşunca sahnede yeniden, yeniden tekrarlanan oyunun, perdede dönüp duran filmin, verili bir dünyaya şartlanmış zihninin, varoluşun ortasında ama varaoluşa yabancı, gürül gürül ve doludizgin akıştan kopmuş bir girdabın (hepimizin dönüp durduğu, çırpınıp, debelenip durduğu) tekrar tekrar gösterimi olduğunu fark edip varolan bu gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma yapmmadan tek parça bir bütün olarak olduğu gibi bildi Nehirde Bahar. Ve birdenbire sahne boşaldı kendiliğinden, perde beyazlaşıp başka bir dünyaya alamet bir açıklığa dönüştü zihni. Varolmak, varolanı fark etmekten başka bir şey değil, diye düşündü: Farkındalığındır, aha işte fark yaratacak olan!

Tek parça çoğulluk ya da self-organization

En büyük ölüm başka doğum yok!
Ne kadar toprak eder şu kertenkele acaba
kaç tane gül yetiştirir bir ceset?
Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı
belki de bir evin tuğlası?
Önümüzdeki şiirlere bakacağız artık.

Uzaktan, dışarıdan bakıldığında tek parça bir bütün olarak görünen dünyanın, yakınlaşınca, içine girince enva-i çeşit şeyleri, nesneleri, bedenleri, renkleri, şekilleri ve giderek anlam, değer ve kuralları içerdiği görülür. İşte bu muazzam içerik kucaklaşıp birleşerek tek parça bir bütün olarak dışavuruyor. Dünya, yapılıp edildiği içeriği böyle böyle yapıp ediyor. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var ediyor. Anbean bir altüst/üstalt oluş bu. İçdış/dışiç oluş. Tohummahsül/mahsultohum oluş…

Kendi kendine, kendisiyle beslenen; kendi kendine, kendi canına kıydıkça kendini yaratan; kendi kendine, kendini yarattıkça da kendi kendine, kendi canına kıyan bir şey, bir nesne, bir beden. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Varolamayacağı yere varınca mahsul, yani imkan ve kabiliyetlerini tüketince, kendini gidip varolabileceği yere tohum olarak gömüp eker. Toprağın üstündekiler bi çalım, bi çalım dolaşa dursunlar, aslında sonraki uzay-zaman düzenlemelerinin tohumlarından başka bir şey değiller.

Kendi kendine, kendi harmanlıyor dünya. Harman ola, harman ola… Övgüm harman yeri dünyaya, övgüm harman oluşadır.

Konak ve konakçı

Konakçı, konakta şartlar elverişliyse çoğalır. Tıpkı insanın, bir konakçı olarak dünya dediğimiz konakta çoğalması gibi. Eğer şartlar çoğalmaya uygun değilse konakçı, konağı yok edip varlığını sürdürmek isteyecektir. Her iki durumda da konakçının varolmak için çabaladığı açık ve nettir.

Tabii konakçı ile konağın aynı dünyanın mahsulleri olduğu da söylemek gerekir. İşin daha ilginç yanı ise mahsul, tohum olacaktır. Bu nedenle toprağın üstü de altı da birdir varoluş erbabı için. Diğer yandan konakçı, aynı zamanda konak ve konak da konakçıdır… Örneğin dünya, güneş sistemi içinde konaklıyan bir konakçı, Güneş sistemi de Samanyolu Gökadası’nda konaklayan bir adadır. Jonathan Swift, bu duruma “sonsuza kadar süren pirelenme süreci” diyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”  Tabii sonsuza kadar sürüyorsa pirelenme süreci, başlangıçı da yoktur.

“Şeyleri büyüklükleri ve ömürleri açısından düşünme alışkanlığında olan bir uygarlığımız var ve tam da bu yüzden meltemin ya da bir yelin bir fırtına, kasırga gibi davrandığını düşünemiyoruz. Oysa okyanusla bir damla su arasında ölçek farkı dışında bir fark yok. Dahi matematikçi Benoît B. Mandelbrot Fraktal Yapılanma diyordu bu duruma ve Swift’tin, yukarıda andığım tekerlemesini çok seviyordu.

Fraktal, “kendine benzeyen” demektir. Niceliklere takılıp kalmazsak, sonsuz küçük ile sonsuz büyük iç içedir, yani her şey, her nesne, her beden (kuarklar, atomlar, moleküller, etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunup kokladığımız, yediğimiz, içtiğimiz şeyler ve dünya, güneş, yıldızlar) birbirine benzer. Şöyle de diyebiliriz: Evren kendine benzer.

İç içeyiz işte, biz bize, korkma!

Ölüm ile Dirim

Ozi’nin huzurunda.

21 Şubat 2020, Cuma, 08:15.

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Birleşik ve iç içelerdir ölüm ile dirim. Sıkı fıkı iki arkadaştan, dosttan söz ediyorum. İçtenlik, aha işte iç içelikten gelir. Aynı olanın uçlarından tutmuş taşıyorlar.

Yaratıcı gerçeklik.

SAÇLARIM EL İSTİYOR

Nerelere geldin nerelere gerilere, ilerilere/ akşamlar indi/ sabahlar oldu nerelere/ adımını atar atmaz bir kadına/ geldin nerelere/ nereler var senden habersiz/ mercan balıklarına geldin/ gökyüzü çileklerine/ celali olarak çıkacaksın fotoğraflarda, nerelere/ ay lekesi, kertenkele rüyası, korkuluk/ nerelere geldin nerelere/ elif elif diye yağdı kar/ ceylanlar nerelere/ yağma yok gitmek bir yere.