Kocaeli Üniversitesi, Türk Toplumuna Özgü Covid- 19 Tüm Genom Dizi Analizi İlk Sonuçları

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalında, SARS-CoV- 2 (Covid-19) ilk tüm genom verileri elde edilmiştir. Bu ilk veriler, tanı kitleriyle yakalanan pozitif olgu numunelerinden çalışılmış ve dört hastadan elde edilen diziler, Çin’de tanımlanan ilk referans genomuyla karşılaştırılmış ve bu karşılaştırmalar üç kıtadan gelen verilerle sürdürülmüştür.

İlk sonuçlar, virüsün yapısında, daha olumlu veya daha olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir değişiklik olmadığı yönündedir. Dolayısıyla bulaşmaya yönelik tedbirlerin hassasiyetle uygulanmaya devam edilmesi gerekir. Bu nedenle, çalışma sonlanmadan önce, ilk sonuçların sağlık otoriteleriyle paylaşılması zorunluluğu hissedilmiştir.
Türk toplumuna özgü virüste toplam ikiyüzaltmışbir gen değişikliği (varyasyon) saptanmıştır. Bu varyasyonların kırkbir tanesi tüm hastalarımızda ortak olarak izlenmektedir. Literatürde, tüm bu varyantlar içerisinde özellikle 23403A>G varyantının corona enfeksiyonlarının yaklaşık 1/4 ünde görüldüğü, virusun bulaş yeteneğini yükselttiği ve ağır bir klinik seyir oluşturduğu bildirilmektedir. Bizim de hastalarımızın 1/4 ünde bu varyant izlenmektedir.

Devam eden yeni analizlerle, bir ay içinde daha derin sonuçlara ulaşılacaktır. Bu sonuçların başka merkezlerde de çoğalması, Türk toplumuna özgü tanı- tedavi- aşı yaklaşımları için önemlidir.

Prof.Dr. Hakan SAVLI
Tıp Fakültesi, Dahili Tıp Bilimleri
Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı
Umuttepe Kampüsü – Kocaeli Üniversitesi
Tel : 90 (532) 660 96 68

Not: Hakan Savlı, aynı zamanda da 2019 Yunus Nadi Şiir Ödülü‘nü Kırgın Karnaval dosyasıyla kazanan usta bir şair.

Kırgın Karnaval, Hakan Savlı, YKY, İstanbul, 2020.

https://www.neokur.com/isim/20210/hakan-savli

Hülyalı Kırlangıç Uşakları Sokağı

http://www.aksisanat.com/2020/05/31/hulyali-kirlangic-usaklari-sokagi/

Buyurun bir de buradan göğe bakalım

flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden

hepimiz birden mutlu olabiliriz.

Üvercinka’da (67. sayısı, Mayıs 2020)  yayımlanmıştır.

Mutlubaharlarevi, İzmir, Mayıs 2020

-Son anda, ölürken, bana şartsız, biçimsiz ve zamansız bakışını gördüm

ve aklımı kaçırdım, varoluş güzeli Asmin için-

Buyurun bir de buradan göğe bakalım

flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden

hepimiz birden mutlu olabiliriz.

Asmin, bir süre birlikte yaşadığımız bir köpek. ‘Köpek’ diyorum ama kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir şey bu. Kendini, dünyayı bilmezlik… Eşik cini (Birçok eşik cinim var benim. Eşik cinleri, ‘olasılıkçı sıçrama noktaları’nda, o yalnız ve devrimci anlarda, insanın kulağına şiir şeyler, gelecek şeyler, cesur şeyler fısıldarlar) olduğundan emin olduğum Rilke, I’m so afraid of peoples’s words. / They say everything so clearly: / And this is called dog, and that is called house, / And here is the beginning and the end is there, diye sitem eder. Ah, adamım benim, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama: İnsanların sözleri beni çok korkutuyor / Her şey o kadar açık ve net ki onlar için: / Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar, /İşte burası başlangıç, şurası da son.

Dil, iletişimden daha çok kendi kendimize ‘insanbiçimsel’ gerçekliğimizi dayatmak, bu şudur, şu budur diye buyurmaktır. Monologdan söz ediyorum. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarının olmadığı kapalı bir kaptan. Bir gerçekliğin, sanki dışarlıklı bir efendi, bir otorite gibi hem kendi kendine hem de diğer gerçekliklere zulmü, zorbalığı değildir de nedir bu!  Oysa bütün gerçekliklerle birlikte aynı dünyanın mahsulü ve tohumlarıyız aynı evrenin mahsulü ve tohumu. Yegâne ortak paydamız bu. Bunun dışındaki her şeyin (ideolojilerin, dinlerin, mitlerin) bölüp ayırdığını söylüyorum.

Gérard de Nerval, yatırıldığı hastaneden Alexandre Dumas’ın karısına yazdığı mektupların birinde “Hastayım dedirtinceye kadar insan içine salmadılar beni, gururumla oynadılar, yalan söylettiler. Bir zamanlar büyücüler ve münkirlere yapıldığı gibi, kabul et, kabul et diye haykırıyorlardı başımda. Doktorlar teslim aldı beni sonunda, tıp sözlüğünde sözü geçen Théomanie ya da Démonomanie gibi hastalıklar yüklediler üstüme”, diye onları şikâyet eder. Doktoru Blanche tarafından ruhunun çalındığını düşünür çünkü.

Hele hele, Jules Janin, bilen, hatırlayan var mı, iyice çıldırtmış olmalı Nerval’i, Gerard’ın Ruhuna Yazıt diye bir makale yazarak hayattayken diri diri gömer. Bütün bunlardan dolayı mıdır, bilmiyorum ama Nerval’in, Paris sokaklarında bir ıstakozu tasmayla dolaştırdığı söylenir. Nerval, bana göre, kendini harıl harıl kaynayan kazana / dünyaya diri diri atılmış bir ıstakoz gibi hissediyordu. O ıstakozun çığlıklarıdır şiirleri.

Ölümün Sütü adlı makalesinde, Sarkis’in, 2005 yılında Villejuif’teki atölyesinde çektiği 3 dakika 26 saniye süren video film, au commencement, l’apparition[1] (başlangıçta beliriş)’dan söz eden Georges Dıdı-Huberman, “Önce sadece bir küvetin dibini görüyoruz”, der: “Görüntü yok henüz: bekleyiş”.

“Haznenin dibine hafif eğik, kalın, kocaman, kırmızı bir K çizilmiş -kalın fırçayla, lak pigmentle.” Sonra, “sağdan, ekranın üst köşesinden süt dökülmeye başlar ve ince ince, durmadan akar”. Aktıkça “… bir derinlik yaratıyor. Bu derinlikte dibinde süte gömülüp yitmiş kırmızı harfi bir kez daha ortaya çıkaran küçük bir girdap” oluşuyor.” Ve “Birkaç kabarcık beliriyor, sonrasında beyazlığın içinde kayboluyorlar. Her şey sakinleşiyor.” O kabarcıklara ne kadar benziyor bütün hayatlar, öyle değil mi!

Vitae nomen quidem est vita, opus autem mors.[2] Hayat, hayat ismiyle anılır, ama gerçekte ölümdür. Ya da işlevi ölüm olan bir süreçtir. Aha işte, dağlar aşınıyor. Öyledir, katı, sert, hareketsiz gibi görünen şeyler de akıştır. Akış, bu görece daha düzenli ve dengede öbekleşmelerin, imparatorlukların, inanç ya da dogmaların, düşünce sistemlerinin etrafından dolaşır, ama için için, dışın dışın, alttan alta, üstten üste bunları oyar, parçalar, ufalar. Aslına, akışa döndürülmek aha işte budur.

Akıştan başka bir varlığım, varlığımdan başka bir akış yok.

Sağlam kazık diye bağlandığımız anlam, değer ve kuralların, ideallerin, hayallerin, inançların, mitlerin kendi kendimize attığımız sağlam kazıklar olduğunu mu söylüyorum, evet. Dahası, yapılıp edildiğimiz gerçekliği, neyse o, sefaleti, zulmü, adaletsizliği, zorbalığı, buyurganlığı, kibri, cehaleti uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp eden biziz. Yani yargıladığımız, kıyaslamalar yaptığımız, kendimize yontup kendimize göre düzenlemeye, bahaneler üretip haklı çıkmaya çalıştığımız gerçekliğe dahiliz. Sen adil olasın ki adalet kanlanıp canlansın, dolaşmaya başlasın aramızda.

Dünyayı gözlemliyorum. Bir gözlemci olarak gözlemlediğim dünyayı (başka bir gerçeklik) gözlemleyen bir gerçekliğim var. Oysa ayrılmaz bir bütündür gözlemci ile gözlemlediği şey. Örneğin, dünyadan ayrı, farklı bir varlığım, varlığımdan ayrı, farklı bir dünya yok. Dünya hakkında bir dünyayım. Dünya hakkında birer dünya olan şeyler, nesneler, bedenlerle birlikte. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, işte, bu tek parça bütüne, tek parça çoğulluğa ne kadar dahil olduğumu ölçen bir ilke. Hepimiz, diriyken de ölüyken de dünyaya gömülüyüz. Dünyaya katıldım bir kere. Dünya bana katıldı.

“Birdenbire, ince bir gölge, ardından da bir insan parmağı beliriyor. Demek ki sanatçı oradaydı, işin içinde. İşte bedeni. Parmak, usulca kararlı olduğu kadar hassas bir istençle, sütün “üstüne” değil de daha çok sütün “içine” konuyor.” Bir içkinlik kuvveti? Kendi kendine, kendini var edip var ettikçe kendi kendine var olan (self-organization) bir şey, bir nesne, bir beden… Asla dışarıda değildir sanatçı. Daha doğrusu dışarı ya da dışarısı yoktur zaten. Bu işte bir şairanelik, bu şairanelikte bir iş yok mu, var!

Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor: Optima sors homini natum non esse, nec unquam / Adispexisse diem, flammiferumque jubar ./ Altera jam genitum demitti protinus Orco, / Et pressum mutla mergere, corpus humo[3]: İnsan için hiç doğmamış olmak, güneşin kavurucu ışığını hiç görmemiş olmak en iyisi olurdu, ama eğer doğmuşsa olabildiğince çabuk Hades’in kapılarına koşturmalı ve orada yerin altında huzur bulmalı.

Molloy’[4]un dediği gibi bütün diye bir şey yok, ya da ancak her şey sona erdikten sonra var. Belki de bütün diye bir şey var, ya da ancak her şey başlamadan önce yok.

Mühendis, makine, mekanik… Bu üç sözcüğün benzer anlamlarının olduğunu söyleyen Prigogine[5] ve Stengers’e bir selam çakıp biraz eşelenelim burada: “Bu sözcükler bir rasyonel bilgiyi değil, bir tür kurnazlığı ve çıkarcılığı ima ederler. Doğal süreçleri öğrenmekteki amaç, onları daha verimli kullanmak değil, doğayı aldatmak, onu kendine karşı mekanize etmekti, yani eşyaya “doğal düzenin”in dışında birtakım işler yaptırmak ve ürünler verdirmektir.” Buradayım.

Aha işte Johnny Rotten (Sex Pistols’un solisti), “No future, no future”, Gelecek yok, gelecek yok diye çığlık atıyor. Çığlık deyince aklıma hemen Edward Munch ve Çığlık adlı resmi nasıl yaptığını anlatan şiiri geliyor: Bir akşam / Kristiania yakınlarında / tepelik bir patikada yürüyordum – / iki dostumla birlikte. Hayatın ruhumu / yarıp içine aktığı bir vakitti. / Güneş batmaktaydı – ufukta / alevlere gömülmüştü. / Cehennemin yüzeyini kesip geçen / kanlı bir ateş kılıcı gibiydi. / Gökyüzü sanki kana bulanmıştı / – alev dilimleriyle kat kat kesilmişti – tepeler laciverde bürünmüş / fiyort – soğuk mavi, sarı ve kırmızı renklerle / lime lime olmuştu / Patikada ve ahşap çitin üzerinde – patlayan / kan kırmızısı / – dostlarım gözlerimi kamaştıran sarı – beyaz / lekelere dönüştüler – / – çok şiddetli bir çığlık / hissettim – ve duydum, / evet, çok şiddetli / bir çığlık doğanın çizgilerini – doğadaki renkleri – kırıverdi / – çizgiler ve renkler devinim içinde titreştiler – / – hayatın bu dalgalanmaları yalnızca gözlerimi değil / kulaklarımı da dalgalandırdı – / demem o ki, gerçek bir çığlık duydum – / sonrasında da Çığlık resmini yaptım.

Ortalığa dökülüyor sonra kaybolup gidiyoruz. “Yaşama Uğraşı”mız, “Tabutta Röveşata” değil de ne! Derviş Zaim, mavi ışık göndermiş. Aldım kalbimin üzerine iliştirdim.

Aldı eşik cinlerimden Henry Miller, kunt bir sesle ünledi: “Beni dünyadan ayıran büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum, tekrar balık olabilmek.[6]”  

Aldı Schopenhauer: Hayat, maliyetini karşılamayan bir iş. Hele hele varoluştan kaçarken yakalandığın bir girdapta / ağda / tuzakta (bir düşüncede, bir inançta, bir hayalde, bir hikâyede) dönüp, çırpınıp, debelenip duruyorsan.

Şartlar, biçimler, zaman değişir: “Yahu bu da geçer”. Geriye daima boş sahne, beyaz perde, şartsız bilinç kalır.


[1] https://vimeo.com/70322987  Sarkis, Au commencent, l’apparition, 2005.

[2] Herakleitos.

[3] Theognis.

[4] Samuel Beckett üçleme kitaplarından ilki. İkincisi, Malone Ölüyor, üçüncüsü ise Adlandırılamayan’dır.

[5] Kaostan Düzene / İnsanın tabiatla yeni diyaloğu, Ilya Prigogine / Isabelle Stengers, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998.

[6] Sexus.

Görmek, en kallavi eylemdir

Kendini dünyadan ayrı, farklı ve bağımsız bir varlık olarak görüyorsan, “görmek yapmaktır”, birbirlerinden ayrı, farklı ve bağımsız şeylerin, nesnelerin, bedenlerin olduğu bir dünyayı yapıp ediyorsundur. Yapıp ettikçe yapılıp edildiğin. Oysa gören ile görülen ayrılmazcasına bir bütündür. Benden ayrı, farklı ve bağımsız bir dünya; dünyadan ayrı, farklı ve bağımsız bir ben yok. Dünya hakkında bir dünyayım; dünya, güneş sistemi hakkında bir sistem; güneş sistemi de Samanyolu Gökadası hakkında bir ada.

Var olmak, yapılıp edildiğin gerçekliği yapıp ettiğini fark edip kabullenmektir. Var olan neyse, o gerçekliği olduğu gibi tek parça bir bütün olarak fark etmekten, kabullenmekten söz ediyorum. Değilse var ama yok, yok ama var bir düzlemdesindir. Varsın, ama yapılıp edildiğin gerçekliği yapıp ettiğinin farkında olmadığın için yoksun. Yoksun, ama yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp ettiğin, yani o gerçeklik neyse ona hizmet edip onun ayakta kalmasını sağladığın için var.

Bundan yaklaşık olarak yüz yıl önce Kopenhag’da bir devrim oldu. Heisenberg, Belirsizlik İlkesi ile senin, benim dünyaya ne kadar gömülü olduğumuzun ölçümünü yaptı. Var olanın, dünyanın, evrenin tek parça bir bütün oluşunun ilkesidir Belirsizlik İlkesi. Bütün şeylerin, nesnelerin, bedenlerin (hisseden ve hissetmeyen bütün varlıkların) iç içe ve karşılıklı ilişki içinde oluşunun ölçümüdür aynı zamanda da. Kendini dışarlıklı bir varlık, bir efendi, bir otorite gibi görüp öyle davranıyorsan, yani daima yargılıyor, karşılaştırma yapıyor, yorumluyor, olup biteni kendine yontmaya, kendine göre düzenlemeye çalışıyorsan, bahaneler üretip üretip daima haklı çıkmaya çalışıyorsan bu seni iflah olmaz bir şekilde içinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğun ikiliklere (düalizm), ikilemlere, paradokslara bağlar. Apaçık girdaptır bu, kısır döngü, kapalı kap.

Tabii, girdaplar akışın, azgın, doludizgin ve gürül gürül akan nehirlerin içinde katı, sert, hareketsiz gibi görünen kayalıkların etrafında olur. Yani bağlıdırlar. Özgür değillerdir. Tutulmuşlardır. Bir yerlere, bir düşünceye, bir inanca, bir ideale takılıp kalmışlardır.

Özgür değilsen kısıtlıdır gördüğün, bölük pörçüktür. Yani gördüğün kadar bir dünyanın bildiğine, insafına kalmışındır. Güzel haberse şu: Geçicidir bu. Birdenbire, kendiliğinden biter. Geriye daima boşluk kalır. Dolup dolup boşalan, boşalıp boşalıp dolan. Kendi kendine, kendi var ettikçe var olup, var oldukça kendi kendine, kendini var etme işidir bu. Daima yeni ve diri olma eylemi.

Üst Baş’lık

Geceye başlık benimle kırıştıran ay. Kulağıma
hangi sevdalar, sönmüş yıldızlar zonklar
kristal bardak
eski rakılara terleyen filinta bir bedendir
topu topu yirmiz sekiz sayfalık kitapta
birkaç cümle var
ah, hangisinin altını çizsem
pıhtılaşmış kan sağıyor yüzüm.

Afyona müptela çocuk kaç zamandır
İstanbullara, özellikle eskisine
gider, orada özlerim seni
antika dükkanlarında ararım her parçanı
yapıştırabilir miyim diye tenimdeki eksik yerlere.

Ama fundalıkları soracak olursan
yeşil fresklerdir onlar
aşkın totemi nedir ki acaba
gelişini çizsem duvarlara. Kesinlikle.

Yaşlı Büyücünün Memeleri, Uluer Aydoğdu, Prospero Yayınları, Ankara, 1994.

Evrende var olan her şey, her nesne, her beden emekçidir

Kalp üstünde bir kuş öter devrim deyü deyü.

Sartre, “insan asla bilemeyeceği bir hakikatin işçisidir”, diyordu. Ah, evet dünyadan yıldızlara, yıldızların etrafında dönen dünyalardan meteorlara, kuyruklu yıldızlara, her bir toz zerresine, kuarklardan elektronlara, moleküllere, arılardan çiçeklere, insanlara, yağmur damlalarından buğday tanelerine, damlaya damlaya daha büyük, daha yoğun ve karışık bir damla olan bir damla suya, mikrop ve makroplardan toprağın üstünde ve altındakilere, şimdi, şu an mahsul olup var olamayacağı vakte varınca kendini var olabileceği yere, toprağa, o doğurgan rahme, onun bildiğine, onun şefkatine bir tohum olarak gömüp ekeceklerden çoktan mahsul olmuş tohumlara kadar, evrende var olan her şey, her nesne, her beden emekçidir.

Dünyaya katıldım bir kere

dünya bana katıldı.

Saçları zaman sarısı

Rakı içilesi-

Alnıma dayadığın neydi

hayat, revolver, bulut

kalbinin ucundaydı tetik

sıksan havalanacaktım

sıktın uçtum

karatavuğun aşkta ileri gideni oldum basbayağı

sen benim melek şeyimdin

sen benim kendimde, kendi kendime, kendimi soluma şeyim

memelerin içindi her şey ne yalan söyleyeyim

alt yapısında aşk vardı elbette en sol tarafımdan

henüz yaşanmamış en güzel günün

burnumu sızlatan o nihavent kokusunu saymıyorum tabii

o günlerde hepimiz uzaylıydık

yıldızlar fru fru ederdi

ve biz

solucan deliklerinde vızır vızır gidip gelen küheylanlara tapardık

Neanderthal’ler de öyle yapardı

bir gün bunu yapamayacaklarını gördüler herhal

o güzel küheylanlarına binip gittiler

binip gitmek alacalı ve sıracalı bir çiçek

erdem olur hem anne hem baba tarafımdan

gel dedin, geldim

öyle zikzak falan yapmadan

dosdoğru sana

görmeliydin beni tırmanırken

öyle güzel tırmanıyordum ki

lemurlar bile şaşırıp kaldı bu işe

ne yapayım ben de böyle bir teşekkürdüm dünyaya.

Bir yerlerde saçları zaman sarısı kadınlar vardı

çünkü kuşlara inanıyorduk

uzaklarda kıpraşıp kıpraşıp göz kırpan bir yıldızdı devrim

lemurlar kadar güzel

yeryüzü ağacına tırmanıyorduk daldan dala sıçrayarak

upuzun bir mektuptun işte sen

kendinde, kendi kendine, kendini yazan

seni öptüğümde rüyana kadar gittim

evine, kuş maddene

orada of

bir ormanda kaldım, bir içte

uçtum, uçtum orada of

ne iyiydim ne kötü

ne bendim ne başka bir şey

seni gördüm

feleklerin bükülüşünde, bükülüşün ilmindeydin.

Seni ta kuarklarından tutup

ellerine, gamzelerine, çocukluğuna kadar sevmek

seni yakından, seni uçlarından, seni ortandan

çiçekler nasıl açıyorsa

açışına bırakmak seni

rüyamın en güzel vaktiydin sen

basbayağı kendi içime baktığım

sıracalı atları vururlar oysa.

Eliz Edebiyat, sayı 61, Ocak 2014.

Uluer’in, Pen-Ek Rataranuang’a, Beyninden Vurulmuş, tepetaklak yazdığı mektuptur

Uluer’in,  Pen-Ek Rataranuang[1]’a, Beyninden Vurulmuş, tepetaklak yazdığı mektuptur

Mutlubaharlarevi, Şubat 2015, İzmir

-Karaokeyi severim, ağaçları ve perileri.

Sevgili Pen,

sana rastladım

rastlamak kapıp çalmak demektir buralarda

seni kaptım, seni çaldım

hayatın bir bildiği olmalı

beynimden vurup

basbayağı büktün beni, evirildim

alacalandı mı üzüm durmaz yürür şaraba

sonrası şiir kerim

savrulup sürüklenen bir rüyaya koyuldum, bir nehre.

Evrendeki Son Yaşam, kalecik karamdır, öküzgözüm.

Kızılırmağı bilir misin

varmayı bilmez abdalın biridir

onun kalbinden ne geçiyorsa Pen

yoldan çıkmalar, burgaçlar, tarifesiz seferler

Hayalet Dalgaları’nın kalbinden de onlar geçiyor

kertenkelelerin kanununda ne varsa

durmayarak durmak, bunun üslubu, bunun renkleri

Kenji’nin kanununda da var

işin şarap damıtmak senin

kalpleri sulamak

aşağıları yukarılayıp yukarıları aşağılamak

bu bir raks, bu bir gökyüzü kayığı

belki de bir tilt makinesidir

gördüm

gökyüzü eşrafından Kıristofer

bir büyük ormanda yaşayan karatavuğun teki de diyebiliriz pekala

uyuklayan taşı toprağı alıp bir güzel çiğnemiş kalbiyle

şıra yapmış

hayatın yanağına gamze yapmış

alaycı tebessüm anıtı kasvetin ortasına

bıraktığı lezzeti

Evrenin Sonundaki Restoran[2]da

Büyük Çöküş’[3]ü seyrettiğimdeki lezzetle kıyaslayabilirim belki.

Tul, demokrasinin bittiği yerde esaslı bir yumruk, of

ete sevdalı canım bir bıçak, of

şiir hızında bir kurşun

kimi zaman böyle anlaşırız birbirimizle

öyle değil mi sevgili Pen!

Bozunup gidiyoruz

savrulup gidiyoruz

sürüklenip

yaprağın bir bildiği olmalı

gidip yaprağa, ağaca, rüzgara sormalı

bir şey ne kadar ihtimalsizse

o kadar üryandır, o kadar abası yanık

ve yapamayacağı şey yoktur tıpkı hayat gibi

ummanda, o bir damla suda yüzüyorlar işte

senin şu tatlı Noi, sonra onun kardeşi Nid

burada kalmak tehlikeli ve yasaktır diye bir oluş emre sarılı

alacalı ve sıracalı bir memleketimiz var kaburgalarımızın altında Pen

at, at olmanın

fil, fil olmanın

insan, insan olmanın mağlubu

çünkü nehirdir varoluş

dağları söküp söküp harman yerine taşır

çünkü yeniden, yeniden karılıyoruz

çünkü bu gitmelerimiz yarın gelmek olacak

tutku der kimileri buna, oyun der, yaşama uğraşı

ipini kopartmış bir uçurtma[4] ise şöyle diyecektir bize

ölümün tersi doğum değil

ihtirastır, adamım, safkan bir at.

Ben seninle ilerilere gittim, uçlara, hayatın bildiğine

rüzgarda dal budak salmaları, kökleşip yerleşmeleri göremezsin

ben rüzgara

kırlangıçlar çığırdı

ben o göğe gittim

büyük bir ırmakta yıkandım hep ilk defa

dünya tek parça bir bütünken konuşmaya ihtiyacı yoktur sevgili Pen

ne zaman bir yerimiz ağrır

orası konuşmaya başlamıştır

ben o dile

kainatın ağrıyan yeri insana gittim

zarlar yuvarlanıyor henüz, zarlar gelmedi

dişleyip dişlenmeye

kimi zaman birisiyle iletişim kurabilmenin tek yolu onu öldürmektir, diyor Kapote, bak

bukalemunlar için müziğe[5] gittim

şiir yazabileceğime yumruk atabilmek isterdim, diyen gökçenur[6] bir şaire

yapıp ettiğimiz dünya karışmış havaya, suya yapıp ediyor bizi

o diyalektiğe gittim ben

senalar olsun çam ağacının hışırtısına, elmanın çekirdeğine.

Pen,

zihin, bilinç ve göz arasında kapalı gişe birer film olan hayatlarımız

dünya hakkında birer dünya olan çığlıklardır tıpkı filmlerin gibi

ölümden daha doğumcul

doğumdan daha ölümcül bir film var mıdır, yok

herkes toplasın bakalım iç açılarını

bir sığırcık ediyor mu acaba

biz, icabında kuş

icabında kuark yıldızın birinde

biz, bir var, bir yok

biz, aşk, kavga ve elveda!

Mahsus şiir eder gözlerinden öperim, sevgili Pen.

CazKedisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2015, İzmir.


[1] Taylandlı yönetmen. Beyninden Vurulmuş, Evrendeki Son Yaşam, Hayalet Dalgaları, Orman Perisi filmlerinden bazıları. Christopher (Doyle),  Evrendeki Son Yaşam filminin görüntü yönetmeni. Kenji, Noi ve Nid, Evrendeki Son Yaşam filminin kişileri.

[2] Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinin ikinci kitabı, 1980.

[3] Big Bang’in (Büyük Patlama) tersi, Big Crunch ( Büyük Çöküş).

[4] Tennyse Williams.

[5] Bukalemunlar İçin Müzik, Truman Capote, Remzi Kitabevi, 1990.

[6] Gökçenur Ç.

‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben


Uyuklayan kayalıkların bile

raks ettiği bilinen bir şeydir kuşlar arasında

 ‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben.*

*Kalbim, kaburgalarımın arasında küçük bir gök cismi, Üvercinka, 2019.

Aynı evrenin mahsulü ve tohumu aynı dünyanın mahsulleri ve tohumlarıyız. Gerçekliğimiz bu. Hakikat ise tek parça, ayrılmaz, bölünmez bir bütündür.

Var olamayacağı yere varınca mahsul, var olabileceği yere, toprağa, o daima doğurgan rahme, o emin ellere, onun bildiğine gömüp eker kendini. Faz geçişidir bu. Tıpkı sistemin toplam enerji seviyesinin kritik bir seviyeye geldiğinde faz geçişleri yapması gibi.

Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı

belki de bir evin tuğlası.

Kendini bil

Sen kendini bilmezsin 
Ya nice okumaktır

Yunus Emre

Cehalet, yani cahillik kendini, var olanı bilmemektir. ‘Bilgisizlikle’, az ya da çok bilip bilmemekle alakası yoktur. Kaldı ki birçok şeyi biliyor olabilirsin, yalayıp yutmuşsundur her şeyi, ama olsa olsa bilgi istiflemiş, bilgi depolamışsındır. Oysa kendini, var olanı bilmek; kendini, var olanı bir bütün olarak yargılamadan, kınamadan olduğu gibi bilip fark etmektir. Değilse uyurgezer bir şekilde körlemesine yaşıyorsundur. Cehalet, yani cahillik budur işte tam da şu an olmakta olan.

Kendini, var olanı bilmek; kendini, var olanı bahaneler üretmeden, haklı çıkmaya çalışmadan fark etmekle olur. Ve kendini, var olanı tek parça bir bütün olarak fark edip bilmek var olmanın kendisidir. Mevcut ve hazır olmanın.

Değilse yoksun!