<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cumhuriyet arşivleri - Uluer Aydoğdu</title>
	<atom:link href="https://ulueraydogdu.com/etiket/cumhuriyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ulueraydogdu.com/etiket/cumhuriyet/</link>
	<description>Kalbim, kaburgalarımın arasında minik bir gök cismi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 31 Aug 2023 23:52:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">183529364</site>	<item>
		<title>Kandahar/Tuğrul Keskin</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2023/09/01/kandahar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:52:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergiler]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Hülyal'lı Kızın Bahçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Arif Damar]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kandahar]]></category>
		<category><![CDATA[tuğrul keskin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=6908</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tepe not: Gururla söyleyeyim, Tuğrul Keskin&#8217;in Kandahar adlı şiiri Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştır (Mayıs 2006, sayı 15). Ve Arif Damar Cumhuriyet gazetesinde &#8220;İnsanın İç Burkan Acısı (7 Haziran 2006)&#8221; adlı yazısında Kandahar&#8217;ı ayın şiiri seçtiğini şöyle duyurur: &#8220;2006 Mays aynda şiire yer veren edebiyat dergilerinden: Akatalpa, Berfin Bahar, Denizsuyukasesi, Dize, Esmer, Evrensel, Hayal, Kitaplk, Merdivenşiir, Üç Nokta, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2023/09/01/kandahar/">Kandahar/Tuğrul Keskin</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tepe not:</p>
<p>Gururla söyleyeyim, Tuğrul Keskin&#8217;in Kandahar adlı şiiri Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştır (Mayıs 2006, sayı 15).</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6905" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2023/09/fb-img-1693525314874.jpg" alt="" width="348" height="400" /></p>
<p>Ve Arif Damar Cumhuriyet gazetesinde &#8220;İnsanın İç Burkan Acısı (7 Haziran 2006)&#8221; adlı yazısında Kandahar&#8217;ı ayın şiiri seçtiğini şöyle duyurur:</p>
<p>&#8220;2006 Mays aynda şiire yer veren edebiyat dergilerinden: Akatalpa, Berfin Bahar, Denizsuyukasesi, Dize, Esmer, Evrensel, Hayal, Kitaplk, Merdivenşiir, Üç Nokta, Ünlem, Tan Edebiyat, Tavır, Yazılıkaya, Yedi İklim, Sözcükler, Varlık ve Yasakmeyve&#8217;de yayımlanan şiirleri okudum, inceledim.</p>
<p>Tuğrul Keskin&#8217;in Denizsuyukâsesi dergisinde yer alan Kandahar adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim&#8221;. Gerekçesi de şöyledir:</p>
<p>&#8220;Tuğrul Keskin “Kandahar şiirinde Afganistan halknn ABD&#8217;nin istila ve işgali sonucunda ektiği acılar, her duyarlı insanın içini burkan kederini çok etkin bir anlatmla yansıtıyor. Bu keder ve acıları paylaşırken, dile getirirken şiirini okuyanı da ortak etme çabasını slogana kaçmadan lirik bir anlatmla başaryor. Toplumsal bir mesaj iletebilmek ve bunun estetik kaygıyı bir kenara bırakmadan üstesinden gelmek çok ama çok güçtür. Günümüzde yazılan, yaymlanan şiirlerin genelinde Tuğrul Keskin gibi birkaç şair dışında bu yolda çaba gösteren ve başarılı olan pek çıkmıyor. Genç şairlerimiz bu görev ve sorumluluktan kaçınıyorlar. Kuşkusuz bunda 12 Eylül darbesinin hala sürüp gelen payı yadsınamaz&#8230;</p>
<p>Turul Keskin&#8217;i kutlayarak öteki şairlerimizin de onu örnek almalarını dileyelim.&#8221;<br />
➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6904" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2023/09/fb-img-1693525323533.jpg" alt="" width="528" height="960" /></p>
<p>Orta not:</p>
<p>Aşağıdaki yazı Tuğrul Keskin&#8217;in Everest Yayınları&#8217;ndan 2009 yılında çıkan 2008 Behçet Aysan Şiir Ödüllü Kanda&#8217;har kitabında Nihat Behram&#8217;ın Bir Tuğrul Keskin Duruşu / KANDA&#8217;HAR adlı yazısıyla birlikte yer alıyor.</p>
<p>Cumhuriyet Kitap 12.03. 2009, sayı 995.</p>
<p>Uzayıp giden kana bak Kan da hara [i]</p>
<p>Türk Tabipler Birliği’nin, şair Dr. Behçet Aysan anısına bu yıl on dördüncüsünü düzenlediği “Behçet Aysan Şiir Ödülü” Tuğrul Keskin’in Kanda’har [ii] adlı kitabına verildi. Ödül töreninde yaptığı konuşmada Keskin, “İstedim ki Behçet Aysan’la her zaman kalplerde yan yana duran adımız, bir kitapta da yan yana dursun. Bu kitabı bunun için yazdım&#8221;.</p>
<p>Zihinden bilince yansıyan ‘şeyleri’ görür göz. Diğer bir deyişle zihnimiz kadar görür ve bilincine varırız dünyanın. Göz aslında kaprissiz bir organdır, görür, ama zihinde ne varsa onları. Diğer yandan bu durum gözü ister istemez sınırlı bir organ yapar. İnsan zihni kadar gördüğü için, göz zihnin dışındakileri görmeyecek, göremeyecektir. Bakar, ama görmez dediğimiz durum budur. Gözün imkan ve kabiliyetleri buyruk aldığı zihin tarafından belirlenmiştir.</p>
<p>“Uzayıp giden kana bak Kan da hara” okura izlemesi gereken yolu hazırlayan bir sesleniştir. Zihnimi dürter. “Uzayıp giden kana bak Kan da hara”, der içtenlikle. Ben de “uzayıp giden kana bak”arım “Kan da hara”. Bakar ve görürüm “akan kanda boğulanı Afgan’da”. Zihin, bilinç, göz üçgeninde devre kapanır ve ışık yanar: “Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi”, derim irkilerek. “Gülen göz, bakan göz, seven göz,”e görmesi için ustalıkla çağrı çıkarmıştır Tuğrul Keskin. “Gör, akan kanda boğulanı Afgan’da”, der. Gülen, bakan, seven göze görevini hatırlatır. Bizi Afgan’da olup bitenin bilincine uyandırmak isteyen bir sesleniştir bu. Kurgulanmış ‘gerçekliğimizden’ alıp bizi Afganistan’ın, orada yaşananların, kanın ve acının rahatsız edici yakınlığına bırakır.</p>
<p>KANDA’HAR’DA POETİKA</p>
<p>Çalışmalarında ‘enformasyon/bilgi kuramı’ndan yararlanan Norbert Wiener “bir iletinin bizim genel bilgimize katkıda bulunabilmesi için bizim zaten sahip olduğumuz bilgiden her anlamda farklı bir şeyler söylemesi gerektiğini” vurgularken “bir iletinin değeri özgünlüğünden kaynaklanır, bu da olasılık dışı olmasıyla ilgilidir” der. Bir körün “ben körüm” demesiyle “yakında bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim” demesi arasındaki farktan bahsediyorum anlayacağınız. “Yakında bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim”, türünden bir cümlenin gündelik konuşmada yapılma olasılığı son derece düşüktür, ama böyle bir tümce örneğin bir şiirde bizi şaşırtmaz. Bu doğrultuda “Poetik söylem genel olarak ses ve düşünceyi, sesleri ve sözcükleri, olağan biçimlerden farklı bir ilişki içinde yerleştirir, tümceleri alışılmadık tarzda birleştirir, böylece aynı zamanda hem belirli bir anlamlama hem de şaşırtıcı bir duygulanımla iletir.” Tam da bu noktada Umberto Eco’nun [iii] uyguladığı yöntemi kullanarak “söylemin bize sunabileceği tüm olasılık kurallarını kullanan” bir haber metniyle Kandahar şiirini karşılaştırırsak:</p>
<p>Kandahar&#8217;da yerleşim yerine bomba: 7 ölü</p>
<p>Afganistan&#8217;ın güneyindeki Kandaharda&#8217;da (ise) bir bombanın isabet ettiği yerleşim biriminde yedi kişinin öldüğü bildirildi. Afganistan&#8217;ın güneyindeki Kandahar kentinde bir Taliban yanlısı Afgan İslami Ajansı (AIP), bölge sakinlerine dayanarak verdiği haberde, &#8220;Bombanın iki evi ve birkaç dükkanı tamamen yıktığını ve yangın çıktığını&#8221; duyurdu. AIP&#8217;e göre, uydu telefonuyla konuşan bir kişi, &#8220;Cesetler görüyorum, yedi ceset görüyorum ve bazı yaralılar var. Lütfen fazla şey sormayın, bombardıman hala sürüyor&#8221; dedi. [iv]</p>
<p>Haberi okuduğumuzda haberin bize bildirdiği ne varsa, hepsini kesinlikle anlamışızdır, ama az sonra tamamen unutup gideriz. Bizde herhangi bir değişim yaratmaz haber. Daha yazıldığı anda bile aslında çoktan tüketilmiştir. Çok az olasılıkla düzenlenen haber metinlerinde anlam o kadar ortadadır ki bize yeni bir şey söylemez çoğunlukla. Tekrarlana tekrarlana gerçekliği de kısa sürede tükenip gidecektir.</p>
<p>“Geleneksel tümce yapısı kuralarını hiçe sayarak” ve cesur söyleyişiyle “mantıksal geçişleri saf dışı edip” Afganistan’daki durumu gözler önüne sererken ise şöyle seslenir Tuğrul Keskin:</p>
<p>“Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi<br />
Ölü minik gövdeler, korku fışkıran<br />
Damarlarından korku fışkıran, düm<br />
Göğün altındaydık birlikte gör düm.”</p>
<p>Bir anda ölü minik gövdelerden tutun da korkuya kadar her şey somutlaşır. Gerçekten de korkuyu hissederiz, gerçekten de “bu alçalmışlıkta”ki “o şey” gözümüzün önüne gelir, irkiliriz. Korkunun şiddeti o kadar yoğundur ki! Üstelik bütün bunlar “hep birlikte aynı göğün altındayken” oluyordur.</p>
<p>Haber metniyle Kandahar arasında anlam olarak bir fark var mı peki? İşlevi “bildirme” olan dil işlevsel olarak işini yapmıştır haber metninde, ancak haberi okur okumaz unutup gideriz. Oysa poetik söylem, bildik dil kurallarını çiğneyip geçen, cesurca dil’in ötesini zorlayan, mantık kurallarını önemsemeyen, bize durumun apaçık bir tasvirini yapmak yerine tıpkı “koanlar”da [v] olduğu gibi içinde olduğumuz dünyanın işaretlerini veren dinamik bir ilişkiler ağıdır. Ağzına kadar dolu olan zihinlerde haberler kendine yer bulamazken bir dize bizi uyandırabilir. Başta da söylediğim gibi Tuğrul Keskin adeta zihnimizi dürter ya da deyim yerindeyse zihnimizin döngüsüne çomak sokar. Eco’dan hareketle söylersek, “anlatımın düzenlenişindeki özgünlüğü”, “yani maksatlı düzensizliği” ve “ kesin bir olasılık sistemine göre olasılık dışılığı” ile Afganistan’ın kavranması için bizi yeni bir zihinselliğe dürten çomaktır Kandahar. Dürter ki “bu alçalmışlıkta”ki o şeyi kavrayan zihin bu gerçeği bilince taşısın, göz görsün ve böylece gerçekten nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkına varalım:</p>
<p>“Nefes nefese Afgan’da bir ceylan o<br />
Çığlık çığlığa Afgan’da öldürüldü o<br />
Öldürüldü kaç, tım kaç denizine kan<br />
Oradan buzullara, oradan da mağmaya<br />
Daha gideyim istedim daha diplere<br />
Bu yok olası dünyadan daha diplere<br />
toprağın üstündeyiz birlikte, ey gök<br />
Aklımı koru bu yapışkan cinnetten.”</p>
<p>POETİKA VE DİL</p>
<p>Poetik söylem, dilin olağan biçimini bozarak ortaya farklı bir ilişki çıkarır. Öyle ki “ortada bazen bir anlam bile olmayabilir, ama duygular çoktan harekete geçmiştir.” Poetik söylem bunu yaparken tümceleri alıştığımız bir biçimde bir araya getirmez, sözcükler olağan biçimlerinden farklı çağrışımlara, ilişkilere yönelir. Bu anlamda Kandahar’da bize iletilen bilgi haber metnindeki bilgiden daha fazla ve yoğundur. Düzenlenişiyle olduğu kadar söylemindeki farklılık da hemen dikkat çeker. Bu doğrultuda Cumhuriyet Gazetesi’nde (7 Haziran 2006) İnsanın İç Burkan Acısı başlığı altında Kandahar şiirini yorumlayan Arif Damar, Tuğrul Keskin’in “slogana kaçmadan” Afganistan halkının acısını “lirik bir anlatımla” dile getirdiğini söyler. Kandahar’da ortaya konulan farklılığı kuşkusuz herkes teslim edecek, ancak daha önemlisi Kandahar zihinleri Afganistan’a açan bir geçiş kapısıdır. Böylece gerçekten Kandahar’a gireriz. Kendi ‘gerçekliğimiz’ içinde güvenli bir mesafeden izlediğimiz Gerçek bir an’da yüzümüzde patlar:</p>
<p>“Gülen göz, bakan göz, seven göz…<br />
Gör öleni, yok olup gideni Afgan’da”</p>
<p>Gerçek, işte bu kadar yakındır bize. Sözcüklerin içinden doğru gelir bulur bizi. Püskürmelerle. Kıta sahanlığı kıtayı nasıl denizin altında sürdürüyor ve diğer kıtalara bağlıyorsa Kandahar da Gerçek’i sözcüklerin altından, üstünden, içinden, yanından, arasından sürdürür ve bize bağlar. Öyle ki gerçek ve has şiir sahanlığıdır bu. ‘Her şeyin bir aradalığı ve içiçeliği’ de diyebileceğimiz bir ‘durumlar dinamiği, bir oluşum süreci, bir açıklık [vi]:</p>
<p>“Göğün altındayız birlikte, unutma!<br />
Göğün altında ve birlikte, unutma!”</p>
<p>İnsan kendi ‘gerçekliğine’ odaklanmışken Gerçek’i göremeyecektir. Çünkü Gerçek’i görme imkan ve kabiliyeti zihni kadardır. ‘Gerçekliği’ izin verdiği kadar yaşar. Burada ‘gerçekliğin’ nasıl da enerjimizi tükettiğini, ‘güvenlikte yaşamak’ adına bizi nasıl da var olmayı göze alamayan varlıklar yaptığını görebiliriz. Bu da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” çerçevesinde ölü süreçlere dönüştürmüştür insanı. Bu doğrultuda ‘gerçekliğimizin’ bizi ölü taklidi yapmaya ittiği kesin. Kendimizi korumuş oluyoruz, ancak birer ölü olarak.[vii]</p>
<p>[i] Kandahar, Tuğrul Keskin, denizsuyukasesi, Mayıs 2006, sayı 15.</p>
<p>[ii] Kanda’har, Tuğrul Keskin, Everest Yayınları, 100 s.</p>
<p>[iii] Açık Yapıt, Umberto Eco, Can Yayınları, 2001.</p>
<p>[iv] Netbul, 17.10.2001.</p>
<p>[v] Zen-Budizm’de, mantıkla çözülemeyecek olan bir çeşit bilmecemsi paradokslar.</p>
<p>[vi] Umberto Eco’nun Açık Yapıt’ı yerine ‘bir oluşum süreci’ demeyi tercih ettim. Çünkü açık ve yapıt sözcükleri birbirini dışlar. Diğer bir deyişle ‘açık’ olan bir şey ‘yapıt’ olamaz ya da ‘yapıt’ olan bir şeyde ‘açıklık’ yoktur. Yapılan, kurulan bir şey olarak ‘yapıt’ ‘açık’ olamayacak kadar ‘kapalıdır’. ‘Yapıt’, ‘açıklığı’ kapatan bir kesinlikte olduğu için bu böyledir. Öyleyse bir ‘yapıtın’ ‘açık’ olmayacağı ortadadır. Bu yüzden ‘açıklık’ bir ‘process of becoming’dir. Yani oluşum süreci. Böyle bir süreç tamamlanmamışlığı, bitmemişliği söyler bize. Bitmemiş olan bir şey ise ‘yapıt’ değildir. Zaten Umberto Eco da -kitap Türkçe’ye Açık Yapıt olarak çevrilse de- ‘açıklığı’, olasılıkların çokluğu, ‘seçim yapmaya davet’ olarak ele alır.</p>
<ol>
<li>[vii] Tuğrul Keskin belki de bu yüzden şiiri parantez içine almıştır. Sınırlı ve kısmi ‘gerçekliğimizi’ bize göstermek için.</li>
</ol>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2023/09/01/kandahar/">Kandahar/Tuğrul Keskin</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6908</post-id><enclosure url="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2023/09/fb-img-1693525323533.jpg" length="50595" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Gel öpem seni yeni bir dilsen</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2020 14:57:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür Romanları]]></category>
		<category><![CDATA[LE RETOUR DE LA COLONNE DURUTTI]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[Üvercinka]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=4408</guid>

					<description><![CDATA[<p>-suyumuzda koklaşmak da var birbirimize girişmek de Yalçın Küçük’ün, “Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları”, ‘sath-ı müdafaa’ kitabıdır ki o satıh Cumhuriyet’tir, ilerici/ilerlemeci anlam, değer ve kurallar toplamıdır. Kitabını, “Cumhuriyet Düşmanları ile Savaş Kitabı’dır”, diye imzalamış, kendisine, onun kaburgalarımın arasındaki minik gök cisminin selamını yazıyorum.  Bir şarkısında “yenilmedim ki” diyor Selda Bağcan. Öyledir; asıl varlığı ‘oluşmak’, ‘ilerlemek’, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/">Gel öpem seni yeni bir dilsen</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2020/01/20191203_155935.jpg?w=574" alt="" class="wp-image-3777" /></figure>



<p class="has-medium-font-size"><em>-suyumuzda koklaşmak da var birbirimize girişmek de</em></p>



<p class="has-medium-font-size">Yalçın Küçük’ün, “Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları”, ‘sath-ı müdafaa’ kitabıdır ki o satıh Cumhuriyet’tir, ilerici/ilerlemeci anlam, değer ve kurallar toplamıdır. Kitabını, “Cumhuriyet Düşmanları ile Savaş Kitabı’dır”, diye imzalamış, kendisine, onun kaburgalarımın arasındaki minik gök cisminin selamını yazıyorum. </p>



<p class="has-medium-font-size">Bir şarkısında “yenilmedim ki” diyor Selda Bağcan. Öyledir; asıl varlığı ‘oluşmak’, ‘ilerlemek’, ‘burada kalmamak’ olan yenilmez. İnsanın özünde pervasızlık, akış ve başkaldırı vardır. Biz o özü gürleştiriyoruz, o öz yenilmez! Ölümsüzlük mü, işte budur. İnsan özünde devrimcidir.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Ve bu, bir ‘taksim’dir, fasıl az sonra, böylece başlıyoruz, başlamak çerçeveye girmektir, değilse yoksundur.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Çizgisel hat, mevziden çıkıp ‘satıh’a, <em>seni direnirken sevmek aşkların en güzeli Türkiye</em>, giriş yazısıdır bu yazı: Geçti ‘hattı müdafaa’ devri, sürdüm kalbimi ve aklımı bütün satıh vatana, bütün satıh Cumhuriyet’e, bütün satıh insana! Öyle.</p>



<p class="has-medium-font-size">Osman Çutsay’ın, “Öfke &#8211; Türk Çürümesinde Sanatın Rolü” adlı son kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye bir kayıt koyup “Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük İskender, Elif Şafak…” gibi isimleri sıralar ve “Bu isimlerin birer direniş abidesi olduğunu ileri sürecek olan var mı?” diye sorar. Cevap kesindir: “Herhalde yoktur”. Yalçın Küçük de, kitabında “Cumhuriyet’i çökertme savaşının; edebiyat, düşün ve yayın cephesinde başladığını” sık sık vurgular.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Asyıkıcı Cephe</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Açıkça “Cumhuriyet’in karşısında”lar ve bir sürüler. Yalçın Küçük’ten hareketle, insanı sürüleştirmek için sürüleşmişlerdir. Sürü olunca ağıllar da olacaktır tabii, geleceği ortadan kaldırınca çoğunluğun yönelmekte zorlanmayacağı, bir “deh, yürü” demenin yeterli olduğu… Kimi “uvertürdür”, bunların,  “irili ufaklı piyasa dergilerinin neredeyse tüm ucuz şöhretleri”, kimi de ‘asçürütücü’ ve ‘asyıkıcı’. Öyle ki, gördük, biliyoruz, yaşıyoruz koro/sürü halinde “Yıkın, daha çok yıkın haykırışındadırlar”, ve üstelik utanmazlar: “Yıkıntıdan şehvet çıkarıyorlar” bir de. Bu sürünün elebaşları, Yalçın Küçük’te, “Murat Belge, Ahmet Altan, Orhan Pamuk ve daha önceki kuşaktan Kemal Tahir’dir”, örneğin. Osman Çutsay ise Murat Belge’yi, yani “Belge’li Birikim Gericiliği”ni baş sıraya koyar. “Türk edebiyatına girip Stockholm sendromunu andırır bir tutkuyla sahip çıkan solcularımız, sürekli dövülen çocuklar gibiydi. Birçoğu “dayak arsızı” oldu ve bu nitelikleriyle de birer karşıdevrim militanı olarak kariyer yapabildiler” dediği “dayak arsızı kariyeristler galerisi”nde tabii başka isimler de var: “Fethi Naci’nin yetiştirmesi Semih Gümüş” ve Semih Gümüş’ün “bir başka versiyonu “tanıtman” Ömer Türkeş”, örneğin: “Bunlar bir dönemin “solcu” gençleri. Bunlara Metin Celal, Haydar Ergülen, hatta Nurdan Gürbilek gibi isimler de eklenebilir.” Öyledir, Türk edebiyatı bunlardan sorulur ama “Sol inadın bu edebiyatta bir yeri olabilir mi?” </p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Yeni olmanın ilkesi</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Yalçın Küçük, kitabının önsözü’nde bir şeye yeni demekle, o şeyin yeni olamayacağından hareketle “<strong>Yeni Roman</strong> hiçbir zaman yeni olmadı. Çünkü <strong>yeni</strong> olmak isterken <strong>roman</strong> olma niteliklerini yitirdi” diyor. Bu saptama şiir için de doğrudur: Nazım Hikmet’i, “onun tetiklediği 40 Kuşağı”nı ve kısmen de İkinci Yeni’yi bir kenara koyarsak, Türk şiirinin yeni bir şiir oluşturamadığını, yaratamadığını söylemek mümkün. Yeni olmak isterken şiir olmaktan çıkmış, şiir olma niteliklerini yitirmiştir. Dolayısıyla şiir olma özelliklerini yitirmiş metinlere şiir diyemeyeceğimiz için bu ‘şeylerin’ şiir bağlamında yeniliğinden de söz edemeyiz.&nbsp; Ancak, bu doğrultuda devam edebilmemiz için, öncelikle hakikaten “Şiir nedir?” diye sorup cevap vermemiz gerekiyor.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Şiir sayıklamak</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Soralım öyleyse: Şiir nedir? Birçokları için edebiyattır, sanattır, sayıklamadır vs., ama örneğin Onur Behramoğlu, şiiri “edebiyat değil başkaldırı sayar”. Şiirin ‘ne olduğuna’ dair sıkı bir saptamadır bu. Ben de; şiir sanat değildir, şair varoluşun eşiğinde ölümcül/gülümcül sıçramalar yaparak konuşur demiştim geçmişte. İnsanın verili olana karşı direnişini, isyanını dile getirir, ancak son elli yıldır giderek “çürümeyi, şizofrenik dünyaları anlatmanın aracısı” olmuştur. Şunu söylemeye çalışıyorum: Şiirde bir ‘durmayarak durma’, ‘burada kalmayarak burada kalma’ refleksi vardır ki böylece hep yenidir zaten, hiçbir zaman eskimez. Tabii şiirin dünya hakkında bir dünya, evren hakkında bir evren olduğunu da unutmadan, dünyanın ya da evrenin kendi kendine attığı bir isyan çığlığı, bir sesleniş, bir çağrı olduğunu söylemek de mümkün. En azından iktidar aygıtına, baskıya, zulme karşı bir ‘pahalıya mal olma makinesi’dir. Şimdi anlıyor musunuz, yukarıda tarif ettiğimiz bağlamda, şiiri neden sevmediklerini ve sloganlardan korktuklarını. Öyledir, Osman Çutsay’ın vurguladığı gibi “eski bir çaresizliği yineliyor ve karşıdevrimci bir arka planı” olduğu için sloganlardan da ödü kopar bu iktidar aygıtı ve onun memuru ‘çürütücü’ ve ‘yıkıcı’ tayfanın, mahzuru yok, kopsun: Şiir vardır, iyi ki, başka dünyalara inanalım diye.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Sabit ya da süreksiz akıl var olanı, eskiyi, verili olanı abartır, etrafımız bunlarla doludur, hangi şairin altını kaldırsak bir katılık vardır, eskiye övgü; sanat, sanat içindir kandırmacılığı, iç dökme histerisi… İlerici/ilerlemeci bakış ise var olanı, eskiyi “önemine indirir”: Geçmiş, geçmişte kalmıştır. Bu yüzden bunların yeni bir yol açamayacağı, hayata yön veremeyeceği kesin! Şöyle bir bakıldığında bile, özellikle de 80’den sonra, birkaç istisna dışında, Türk şiirinin ka’ale, çerçeveye alınabilecek bir isim çıkarmadığı, çıkaramadığı hemen görülecektir. Baskıcı, zorba sistemin son zamanlarda herhangi bir şairi tehdit olarak görüp ciddiye aldığını bilen, gören, işiten var mı? Yoktur. Çünkü direnen, insanın alçalışına karşı koyan, bu ‘satha’ yayılan bir şair yok. Şiirin, başlı başına, bütün olarak bir “reddiye” olduğunu unutmuş görünüyor şairler. İmgeveleyip duruyorlar işte. Sözüm ona sanat yapıyor ‘iç’lerini döküyorlar. Sanki bir ‘iç’leri varmış, sanki ortada bir ‘iç’ kalmış gibi Bu yüzden, herhangi bir tehdit, yani şiir içermediklerinden kimsenin umurunda bile değiller.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Yeni dedikleri Türkiye</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Türkiye, doğrudur, “yeni” Türkiye’dir, ancak burada “yeni” sözcüğü sizi yanıltmamalı. Türkiye, ilerlemeci, ileri bir çerçeveye girmemiş, aksine eskisinden daha köhne ve geri bir yapıya sokulmuştur. Gericiliğin tersyüz edilerek “yeni” diye yutturulmaya çalışıldığından söz ediyorum. Yarım asırdır verilen narkoz altında (milliyetçilik, dincilik, liberalizm, demokrasi), Türkiye’nin, gericiliğe, gerilemeye direnmesi gereken iç organlarının değiştirilmesinden&#8230; Olan budur, “1923 İlerlemeci Projesi”ni, bu dinamiği ölümcül/gülümcül sıçramalara uğratarak hakikaten “yeni” süreçlere taşıyabilecek hayati organlar hemen hemen ortadan kaldırılmış, “yeni” Türkiye görüntüsü altında gerici bir bakış ve estetik aşama aşama bünyeye aşılanmıştır. Apolitik diyorlar ya, Osman Çutsay’dan hareketle söyleyecek olursam, tam tersine ben bu zihniyeti, dolayısıyla da yazılan şiiri, yapılan edebiyatı tepeden tırnağa politik buluyorum. Tam da bu yüzdendir bugün yaşadığımız tepkisizlik. Bu tepkisizliği, ‘şiirsizlik’ diye de okuyabiliriz. Diyeceğim, yazılan şiirin herhangi bir direniş göstermemesine birileri şaşıradursun bizim için sürpriz değildir. Hani soruyor ya Brecht, “Demeyecekler: Karanlıktı o sıralarda günler, geceler/ Ama diyecekler: Bu ülkenin şairleri neden sessizdiler?” diye, işte yapılan operasyondan dolayıdır; ilahi Brecht!.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>İhanete ve alçaklığa methiye</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Sahi direnmek neydi, nasıl bir şeydi? Bilen var mı acaba? Sanmıyorum.</p>



<p class="has-medium-font-size">Osman Çutsay, kitabında, “1923 Projesi”nin, “1917 Ekim Devrimi”nin ebeliğinde doğmuş ilerici bir hamle olduğunu sık sık vurgular. İşte bu “1923 Projesi” Türkiye’den çıkmıştır Orhan Pamuk. Yalçın Küçük’ten menevişlenerek bir çeşit Milan Kundera sayabiliriz kendisini. Öyledir, Yalçın Küçük’ün üstüne basa basa vurguladığı gibi, bir Milan Kundera çıktı, sosyalist bir ülkeden zuhur etmişti, ihanete ve alçalmaya methiye düzüyordu, ödüle boğdular, tabii Nobel için de sıraya koydular ve Türkiye’de yayınladılar. İşte bizim Orhan Pamuk da ‘asıl olan sanattır’ vs kıvırtmacılığı içinde gericiliğe, “ihanete ve alçalmaya methiye düzecek” ve Nobel ödülünü alacaktır. Böylece “Yeni” Türkiye’ye iyice girmiş olduk. “Başkaldıran İnsan”ı, “hayır” demeyi unutmuş, emperyalizmin, neoliberalizmin, demokrasiciliğin önlerine koyduğu yemeği bir köpek sadakati ve iştahıyla yiyen “ilerici”lerden söz ediyoruz. Var olana, onun iktidarına yapışıp kalmışlardır. Bu yüzden yapış yapışlar ve tazeliği, diriliği, yeniliği olmayan bir bakışları var hayata karşı. Dolayısıyla da siyasete de, sanata da, şiire de öyle bakıyorlar. Ancak, yalnızca ‘tiksinti’ veriyorlar.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Bünyeye musallat olmuş bu ‘çürütücü’ tayfayı her yerde görebilirsiniz. Onlardan uzak durayım, ne haltları varsa görsünler diyemeyeceğimiz, yaşamın rezil ve kepaze bir hayatta kalma, survivor, şovuna indirgendiği bir uzay-zaman diliminde yaşıyoruz. Yok, yaşamaktan korkuyor, öylece beklemeyi, (“<em>bütün bekleme salonları dinamitlenmeli”)</em>, yaşamak sanıyor bunlar. Etrafımız, derdi ‘yaşamamak’ ve yaşamı, yaşamak isteyeni çürütmek, cezalandırmak olan, alçalmaya, ihanete ve hainliğe acayip düşkün bir güruhla çevrili. Tabii, bunların yaptıklarına siyaset ya da sanat ya da edebiyat diyemiyoruz. Hele hele, şiir hiç. Bu yüzden, bu yazı çürümeye, alçalmaya, gerilemeye karşı bir savaş yazısıdır da. Çünkü çürük, ‘alçak’ ve geri ve bunu etraflarına bulaştırma işindedirler. Bundan başka bir işlerinin olmadığını görüp yaşadık. Bilinen bir şeydir; çürük, çürük olmayan yerlere hızlıca bulaşır. Tam da bu yüzden Türkiye’deki çürümenin hızına hiç şaşırmıyoruz. Türkiye, Osman Çutsay’ın da ısrarla belirttiği üzere, <em>baştan değil her yerinden, neredeyse bütün olarak kokmaktadır</em>.</p>



<p class="has-medium-font-size">Ancak, her şeye rağmen, bu çöplüğe, bu çöle, bu enkaza rağmen, Raoul Vaneigem’in LE RETOUR DE LA COLONNE DURUTTI (DURRUTİ KOLUNUN DÖNÜŞÜ) adlı çizgi romanda söylediği gibi “Bugünkü sefaletin yanında veya karşısında, tarihi elinizden alarak sizi yaşamaktan alıkoyan gücün yanında veya karşısında olmak” bağlamında, yıkımı yıkmak üzere, hakikaten yeni, sol bir Türkiye için -Osman Çutsay, “Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!” diyordu- önümüzdeki günlerde, yakında, az sonra İLERİCİ/İLERLEMECİ/DEVRİMCİ KOLUN DÖNÜŞÜ’nü hep birlikte yaşayıp göreceğiz.</p>



<p class="has-medium-font-size">Bu yağmur dinmez abi! </p>



<p class="has-medium-font-size">Çünkü; bu bir başkaldırı, bu bir döl, bu bir ısrar / ıtır ve hayatı müdafaa kokan. </p>



<p class="has-medium-font-size">Kaynakça:&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">1- Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları, Yalçın Küçük, Mızrak Yayınları, İstanbul, 2011.</p>



<p class="has-medium-font-size">2- Öfke &#8211; Türk Çürümesinde Sanatın Rolü, Osman Çutsay, Beyaz Baykuş Yayınları, İstanbul 2015.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Gel öpem seni yeni bir dilsen, Üvercinka, Temmuz 2015, Sayı 9.</strong></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/">Gel öpem seni yeni bir dilsen</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4408</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
