<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>dil arşivleri - Uluer Aydoğdu</title>
	<atom:link href="https://ulueraydogdu.com/etiket/dil/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ulueraydogdu.com/etiket/dil/</link>
	<description>Kalbim, kaburgalarımın arasında minik bir gök cismi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 08 Jun 2024 10:48:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">183529364</site>	<item>
		<title>Tepe Notlar-2009</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2024/06/08/tepe-notlar-2009/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Jun 2024 10:48:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[aforizma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[günlük]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[termodinamik]]></category>
		<category><![CDATA[Yeryüzü Yeniği]]></category>
		<category><![CDATA[2009]]></category>
		<category><![CDATA[Ağrı]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[hülyalı]]></category>
		<category><![CDATA[notlar]]></category>
		<category><![CDATA[tepenotlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=7850</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gel gör beni neyledim aşkı!</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/06/08/tepe-notlar-2009/">Tepe Notlar-2009</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Belki de modası geçiyor insanın.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>İnsan davranışları karmaşıktır, ama hepimiz yiyip içip çiftleşmek tabanlı bir sahada hareket ederiz. Peki, hayvan dediğimiz diğer canlılar? Onlar da hayatlarını aynı şekilde yaşarlar. Buradan hareketle bütün canlıları birbirine bağlayan bir kalıptan söz edebilmek mümkün. Şöyle bir kıyas kurabiliriz öyleyse:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İnsanlar yiyip içip çiftleşir</strong></p>
<p><strong>Böcekleri yiyip içip çiftleşir.</strong></p>
<p><strong>İnsan böcektir.</strong><strong>*</strong></p>
<p><strong>*) Bu kıyas G. Bateson kıyasından uyarlanmıştır. Aslı şöyledir:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İnsanlar ölümlüdür.</strong></p>
<p><strong>Otlar ölür.</strong></p>
<p><strong>İnsanlar ottur.</strong></p>
<p>***</p>
<p><strong>Hamamböcekleri ile kertenkeleler, bunlarla insan ya da insanla küf mantarları arasındaki mesafe sanıldığı gibi devasa bir mesafe değil.</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>***</strong></p>
<p>Newton’cu kâinatın sorunu “zamansız” oluşuydu ki bu durum “geçmişle gelecek arasında bir simetri” şeklinde betimlenmişti. Durum böyle olunca “uslu bir biçimde birbirinden farklı yörüngeler”in olduğu determinist bir kâinatta yaşadığımız zannına kapılmamak imkansızdı. Daha sonra ortaya çıkan kuantum fiziği ise bu determinist kâinatı “… yörüngelerin olmadığı ancak dalga fonksiyonlarının olduğu kuantum mekaniğine” yerleştirme çabası olarak her ne kadar önümüze yeni bir ufuk açmış olsa da ‘dinamikliği’ betimlemede yetersiz kalmıştı. Kabaca, zaman zaman dalgalanan madde “dalga işlevinin çökmesi” ile belli yörüngeleri takip eden “determinist bir kuşak”tan geçiyordu. Oysa, zamanın okunun doğaya sokulduğu durumlarda sürekli yaratılan ya da oluşan ya da yapılan bir kâinatta geçmiş ile gelecek arasındaki simetri kendiliğinden bozulur.</p>
<p>(Tuhaf Karşılaşma)</p>
<p>***</p>
<p><strong>“Görevimi yaptım. </strong><strong>Ö</strong><strong>lüme hazırım.”</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Prof. Dr. Türkan Saylan (1935-2009)</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Belki bin yıl sonra bile hatırlanacak söz.</strong></p>
<p>***</p>
<p>Bütün bu aşk-meşk, para-pul meseleleri bizi oyalıyor. Kâinatın kıyısındaki bir gezegende tuhaf işler. Tuhaf şeyler tuhafiye dükkânında bulunur. Dahası: Demokrasicilik ya da özgürlükçülük oyunları, bu sahnede İbiş&#8217;in rüyası, ruhun kurtuluşu, bilmem hangi filimdeki minimalist yaklaşım vs&#8230; Evet, evet bir sürü kıvır zıvır, bunlardan uzak durmanın yolu yok. “Ne yapalım”, dersin sen de, “gidip en iyisi sarhoş olmak.”</p>
<p>***</p>
<p><strong>İlle de ölümsüz bir şey arıyorsanız, o, entropidir. Her şeyi yadsıyan kuvvet, hiçbir şeye iman etmeyen bir imansız, bozucu ve kırıcı ve hatta dans ettirici, yaman mı yaman bir bey, varolma uğraşlarına gıcık, fena rüzgâr, en nehir, içinde olduğumuz, ama yanı zamanda da içimizde olan devinim, devirin, devirin, devirin, gelişigüzel ve keyfi oyun.</strong></p>
<p>***</p>
<p>… matematiği olduğu kadar şiiri; öfkeyi, kini, savaşları olduğu kadar sevgiyi, aşkı, barışı; masallara, güzel şeylere inanmayı olduğu kadar boşinan’ları, dinleri, dinler üzerinden kavgaları da üreten/yaratan bu kâinattır. Kurduğumuz dünyanın da, bu bağlamda, dünya hakkında bir dünya olduğunu hemen ekleyeyim. Bütün bunlardan, kâinatın, dolayısıyla dünyanın ve giderek insanın devingen, her an hareket halinde bir süreç olduğunu söylemek mümkün. Kâinatı, dolayısıyla dünyayı ve giderek insanı yapan/oluşturan da budur, yani kendinde, kendi kendine, kendini örgütleyen canlı bir organizmaya dahiliz. Tam da bu yüzden bu canlı organizmanın bir dışarısı yok. Derrida’nın “metnin hors-d’oeuvre’ü yoktur”undan (metindışı diye bir şey yoktur)  hareketle ben de ‘kâinatdışı’, dolayısıyla da ‘dünyadışı’ ve giderek ‘insandışı’ diye bir şey yoktur diyeceğim. Dahası, bütün bu anlam, değer ve kurallar “insanın yaptığı şey”dir, “… ama insan tarafından yapılmamıştır”. Çelişkili bir ifade mi diyorsunuz; yok, hayır, değil. Bütün bu şeyleri yapan insanın da yapıldığını düşünecek olursak, ama burada hiçbir aşkınsal düşünceye zemin hazırlamamak için bu ‘yapılma’ ya da ‘yapma’ların kendinde, kendi kendine, kendini örgütleme (self-organization) olduğunu özellikle vurgulayarak, esas itibariyle aslında bütün bu anlam, değer ve kuralların insanı, insan denilen canlıya dönüştüren yapıp-etme’ler olduğunu görürüz. Bütün bu anlam, değer ve kuralların üretimi ile, hadi Lévi-Strauss’tan çalarak söyleyeyim, doğa kendini aşar. Böylece, bütün yapıp etmelerin aslında oluş’lardan başka bir şey olmadığını mı demek istiyorum? Kesinlikle! Her şey tekdüze ve “determinist bir kuşak” boyunca süregelirken doğa, bir an’da sıçrayarak başka mecralara doğru bükülür. Böylece, Marx’ın “ölümcül sıçrama” dediği şey gerçekleşir.</p>
<p>(Tuhaf Karşılaşma)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Bir PC’nin bilinçaltı/Kabukaltı/korteksaltı</strong></p>
<p><strong>Salınım                              </strong><strong>İ</strong><strong>çime bir canavar koymuşlar</strong></p>
<p><strong>Hadronlar                           ama zaten onun içinde yaşıyorum</strong></p>
<p><strong>Sittin sene                          gibi bir şey, gibimsi ya da</strong></p>
<p><strong>                                     şeyimsi.</strong></p>
<p><strong>                                    Hadi bakalım!</strong></p>
<p><strong>Biraz önce</strong></p>
<p><strong>Ball</strong></p>
<p><strong>Virüs A</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>www.</strong></p>
<p><strong>Salingervari</strong></p>
<p><strong>Makinebakışı</strong></p>
<p><strong>if a is being @ is becoming.</strong></p>
<p><strong>(Makrop/Gelişigüzel Oyun/Şiir Tesirli Termodinamik Anlatı)</strong></p>
<p>***</p>
<p>Dünya, uzaylaşmış zamandır. Tıpkı diğer gezegenler ya da ağaçlar ya da insanlar gibi.</p>
<p>(Makrop/Gelişigüzel Oyun/Şiir Tesirli Termodinamik Anlatı)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Bazen makrobik bir virüs olduğumu düşünüyorum. Üzerinde 1&#215;10¹</strong><strong></strong><strong> bakteri taşıyan 1&#215;10¹³ hücreli makrobik bir virüs. Tabii, daha makrobik olanları da var. Örneğin dünya.  </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>(Makrop/Gelişigüzel Oyun/Şiir Tesirli Termodinamik Anlatı)</strong></p>
<p>***</p>
<p>Makrobik durum*</p>
<p>-yaşlı büyücünün memeleri ne süt veriyor ne de zevk-</p>
<p>Eksikliğin mağlubuyuz hepimiz</p>
<p>yavaş yavaş ve hızlı hızlı çürüyüp gidiyoruz</p>
<p>oysa tam olmak var, ağzına yanayım, tastamam</p>
<p>zalimlik değil de nedir daha doğduğunda ölmüş olmak</p>
<p>kopartılıp atılmak tam tuttum, kopardım sanırken</p>
<p>gelecek güzel günler, aşk, meşk boş versenize</p>
<p>bu güdük ve puşt dünyanın kopyalarıyız</p>
<p>doğurup, doğurtup bir başkasına bulaştırıyoruz bir de</p>
<p>o bir başkası yok mu yanındakilere bulaştırıyor</p>
<p>kültürdür, sanattır, ilerliyoruz derken zalimlik her yerde</p>
<p>hep eksiğiz, hep yarım</p>
<p>görüyorsunuz ya bir vasatlığı büyütüyoruz birbirimizde</p>
<p>bir hapisliği öğretiyoruz birbirimize, iyi mi</p>
<p>ne kaçabiliyor ne de vazgeçebiliyoruz</p>
<p>bakın nasıl ünlüyor T. S. Eliot Çorak Ülke’de:</p>
<p><em>yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek</em></p>
<p>ilahi Eliot, daha ne zaman!</p>
<p>*) &#8211; Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel/O başkası yok mu bir yanındakine veriyor/Derken karanfil elden ele.&#8221; E. C.</p>
<p><strong>(Makrop/Gelişigüzel Oyun/Şiir Tesirli Termodinamik Anlatı)</strong></p>
<p>***</p>
<p><em><strong>Her şey karışıp karmaşıklaşacak. Giderek. Termodinamiğin bildiğini sizden mi saklayacağım. Sondan başlangıç. Kuantum habbeleri. Olasılıkların ısmarladığı neyse, tamam, teslimim. Savaşmalarla, dinamik bir oluş, burada ya da başka bir yerde. Sokakta ya da çok uzaklarda, Güney Amerika’da, kalpte. Kendini yadsıyor, işte usta. Hep aynı. Dağılıp toplanma. Dengeden uzaklaştığında karışıklıklar, sonra uyurgezerlik. Yüzen terlik. Kendi ortasından fışkırıyor. Kendinde var. Kendi kendine. Kendinde. Varımsı ya da yokumsu. İkisi de. Dağları kaldırıp nehirlerle kendi tabanına taşıyor. Hidrolik şey. İnsanlarla, karıncılarla ve böceklerle, dağlarla, sularla karıştırılmış şey.</strong></em></p>
<p><strong>(Makrop/Gelişigüzel Oyun/Şiir Tesirli Termodinamik Anlatı)</strong></p>
<p>***</p>
<p>Eliz’in Kasım 2009 sayısında Şeref Bilsel’in İRLANDALI TÜRK ŞAİRİ: JAMES CLARENCE MANGAN adlı yazısına bayıldım: “Mangan, 1 Mayıs 1803’te Dublin’de doğdu. 20 Haziran 1849’da aynı kentte yaşama veda etti. Kırk altı yıllık bir ömür sürdü. Ünlü Oxford Antologie English Verse Mangan’ı İrlandalı şairler arasında değil; Türk şairleri başlığı altında gösterir.” O kadar ki Mangan’ın “… Üç Kalender adlı şiirini okuyunca insanın onun Türkiye’ye gittiğine inanası gelir:</p>
<p>La ilâhe, illallah</p>
<p>Kuşlar gibi neşeli uçtuk</p>
<p>Biz: Emrâh, Osman, Perizâd;</p>
<p>Güldük, şakalaştık ve seyrettik.</p>
<p>Şarap, güller; neş’e, türkü söyledik.</p>
<p>Bütün şöhretlerden vazgeçtik.</p>
<p>Altın ve mücevhere değer vermedik hiç.</p>
<p>La ilâhe, illallah!</p>
<p>Boğaziçi, Boğaziçi</p>
<p>Bize engel olmadı</p>
<p>Her gün neş’e içinde</p>
<p>Yeşil Boğaziçi’ni</p>
<p>Bir yelkenliyle geçtik”</p>
<p>***</p>
<p><strong>Güncelleme: Şiir geçmişte kalmıştır.</strong></p>
<p>***</p>
<p>‘Yolunda gitmeyen süreçle’re ilgim 80’li yılların başında başladı. Henüz onaltı yaşındaydım ve bedenimde birtakım şeyler yolunda gitmiyordu. Bu sürecin bende nasıl da ‘dağıtıcı’, dolayısıyla da ‘yaratıcı’ bir işlevinin olduğunu özellikle söylemeliyim. ‘Yolunda gitmeyen süreçler’ aslında yeni bir yol arayışıdır. Bu halleriyle bu süreçleri dengede olmayan süreçler olarak betimleyebiliriz. Öyleyse, daha önce, başlangıçta bir denge vardı. Bu bağlamda bütün sistemler başlangıç koşullarına karşı duyarlıdır. Bütün bunların ışığında: Zaman içinde, dengeden yavaş yavaş ve hızlı hızlı uzaklaşan bir sürecim ben. Hayat dediğimiz süreç de aslında bu uzaklaşmanın tarihidir.</p>
<p>(Yolunda Gitmeyen Süreçler ya da Kesinliklerin Sonu)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Gel gör beni neyledim aşkı!</strong></p>
<p>***</p>
<p>Atomlar, nasıl birbirleriyle öylesine, başıboş ve gelişigüzel çarpışarak yeni bileşimler oluşturuyorsa makro boyutlarda da bu çarpışmalar yaşanır. Hatta, hayatın aslında bir çarpıştırma düzeneği olduğunu bile söylemek mümkün. Bu bağlamda, hayat adeta devasa bir deney tüpüdür. Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’nin de söylediği gibi “… eğer sistem, etkileşimsiz bir parçacıklar sistemine indirgenebilirse, ne çarpışmalar ne de korelasyonlar akısı olacaktır.” Bu, istikrarlı, ama ölü bir kâinat anlamına mı gelir bilmiyorum, ama böyle bir kâinatta yaratıcı ve yenilikçi süreçlerin olamayacağını söyleyebiliriz.</p>
<p>***</p>
<p><strong>tırım tırım seni ararım</strong></p>
<p><strong>arayışım, vatanım</strong></p>
<p>***</p>
<p>Tıpkı maddenin “faz geçişleri” olan gaz halinden sıvı hale, sıvı halden katı hale vs. geçişleri gibi toplumlar da “faz geçişleri” yaşarlar. Madde “faz geçişleri” yaşarken ne ilerler ne de geriler. En iyimser ifadeyle “Bilim dışında ilerleme düpedüz bir mitos”tur. Diğer bir deyişle ilerleme ya da gerileme diye bir şey yoktur. Madde sıvı haldeyken kristalleşerek katı hale geçtiğinde nasıl bir ilerleme ya da gerilemeden söz edemiyorsak bir toplum da, örneğin göçebelikten yerleşik yaşama geçtiğinde o toplum için ilerledi ya da geriledi diyemeyiz. O toplum yalnızca ‘faz geçişi’ yaşamıştır.</p>
<p>(Faz Geçişleri)</p>
<p>***</p>
<p><strong>Slavoj Žižek’in <em>Yamuk Bakmak/Popüler Kültürden Jacques Lacan’a Giriş</em> adlı kitabında söz ettiği Patricia Highsmith’in <em>“Karanlık Ev”</em> adlı hikayesinden:</strong></p>
<p><strong>“Olay, erkeklerin akşamları barda toplanıp her zaman bir şekilde kasaba yakınlarındaki bir tepede bulunan ıssız, eski bir binayla bağlantılı olan nostaljik anıları, yerel efsaneleri -genellikle gençlik maceralarını- yad ettikleri küçük bir Amerikan kasabasında geçer. Bu esrarengiz ‘karanlık ev’in üzerinde bir lanet, erkekler arasında da oraya yaklaşmanın yasak olduğu konusunda üstü kapalı bir fikir birliği vardır. Eve girmenin ölümcül tehlike getirdiği varsayılır (evin perili olduğu, evde yalnız yaşayan ve bütün davetsiz misafirleri öldüren bir delinin oturduğu gibi söylentiler vardır), ama ‘karanlık ev’ aynı zamanda, hepsinin ergenlik anılarını birbirine bağlayan bir yer, kuralları, özellikle de cinsellikle ilgili kuralları ilk kez ‘ihlal’ ettikleri yerdir  de (adamlar, yıllar önce, ilk cinsel deneyimlerini kasabanın en güzel kızıyla orda yaşadıklarına, ilk sigaralarını orda içtiklerine dair hikayeler anlatıp dururlar). Hikayenin kahramanı kasabaya yeni taşınan genç bir mühendistir. ‘Karanlık  ev’le ilgili bütün efsaneleri dinledikten sonra, meclistekilere bu esrarengiz evi ertesi akşam araştırmak niyetinde olduğunu söyler. Adamlar bu sözlere sessiz ama yoğun bir hoşnutsuzlukla tepki verirler. Ertesi akşam genç mühendis evi ziyaret eder, başına korkunç, en azından beklenmedik bir şey gelmesini beklemektedir. Bu yoğun beklenti içinde karanlık, eski harabeye yaklaşır, gıcırdayan merdivenleri tırmanır, bütün odaları inceler, ama zemindeki çürüyen birkaç kilim dışında hiçbir şey bulamaz. Hemen bara döner ve meclisteki adamlara zafer kazanmışçasına bir edayla ‘karanlık ev’ dedikleri yerin eski, boktan bir harabe olduğunu, esrarengiz ya da büyüleyici hiçbir yanı olmadığını söyler. Adamlar dehşete kapılır; mühendis tam oradan ayrılacağı sırada adamlardan biri hiddetle üzerine saldırır. Mühendis kötü düşer yere ve az sonra da ölür.”</strong></p>
<p><strong>Öyle görünüyor ki bu karanlık dünyadan çıkmanın zamanı geldi.</strong></p>
<p>***</p>
<p>zamanın çocuğuyum ben</p>
<p>o gül bu güldür onu yayıyorum</p>
<p>***</p>
<p><strong>Bateson, Mind and Nature’da (Akıl ve Doğa) şöyle sorar: “Ağı (örümcek ağı) ıstakoza, orkideyi çuha çiçeğine ve bu dördünü bana bağlayan hangi kalıptır (modeldir)?”</strong></p>
<p>***</p>
<p>“Hepsi anımsanacak; ama herkes mücadele ettiği şeyin büyüklüğü kadar”</p>
<p>(Korku ve Titreme, Soren KIERKEGAARD)</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>Canlı olmak yerine gelecek güzel günler için ölü taklidi yapıyorlar. Bu meme sarkmış, sütü falan da yok, hadi yeni bir meme bulun.</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Kainatın Ağrıyan Yeri, İnsan</p>
<p>Dil konusu sıracalı bir konu. Yıllardır dile getirmekle &#8216;ağrı&#8217; ve yolunda gitmeyen süreçler arasında bir ilişki olabileceğini düşündüm. Bu anlamda, &#8220;Kainatın Ağrıyan Yeri İnsan&#8221; betimlemesi yaşlı bir Hintli bilim adamı ve bilgesinin, Phiroz Mehta&#8217;nın, &#8220;Kendi vücudunu düşün. Sağlıklı olduğun zaman vücudundaki sayısız parçacığın hiçbirinin farkında değilsin. Bilincin tek bir organizma olduğu yolundadır. Ancak bir şeyler yanlış gittiği zaman göz kapaklarının ve guddelerinin farkına varırsın&#8230;&#8221;  demesinden hareketle insanın yolunda gitmeyen bir süreç olduğunu imler. Yani, bir yerimiz ağrıdığında, orası, nasıl yerini belli ederek bizle konuşuyorsa -ağrı dildir-, bize adeta yalvarıyorsa insan da o ağrıyan yer gibi kâinata seslenerek “ben buradayım” der.</p>
<p>(Kâinatın Ağrıyan Yeri İnsan)</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>Yolunda gitmiyor hiçbir şey. Çünkü yol yok.</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>İsterseniz deneyin, bir çay bardağını kırmaya çalışın, direnecektir. Bir kağıdı yırtmaya çalıştığınızda çıkan ses direnişin sesidir.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>&#8220;Yaşamın sonsuz alçalışına&#8221; karşı, masumluklarını yitirdikçe habisleşen yığınlara karşı&#8230; Yeryüzünün bu gidişatına, bu çürümüşlük ve sefilliğe ortak olan ne varsa, yani BÜYÜK YALAN’ı yüze vurma, elimizdeki en büyük güçtür: Evet, biz sizin içyüzünüzü biliyoruz, ne mal olduğunuzu!e vurma, elimizdeki en büyük güçtür: Evet, biz sizin içyüzünüzü biliyoruz, ne mal olduğunuzu!e vurma, elimizdeki en büyük güçtür: Evet, biz sizin içyüzünüzü biliyoruz, ne mal olduğunuzu!</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Ben doğar ben ölür. Öyleyse, benin korkusudur ölüm. Beni doğan, beni ölen, beni yaşayan o, her ne kadar üçüncü tekil gibi dursa da, gerçekten o olan o, sabit olan o’ndan farklı bir şey olduğu için, tam da bu noktada kurgusal olan yol’dan çıkıp kendimde kendi kendime kendimi yürürüm. İşte gerçekten yol olan yol budur..</p>
<p>(Şairler, Varlık ve Oluş)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/06/08/tepe-notlar-2009/">Tepe Notlar-2009</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7850</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Dil, kafestir</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2023/04/24/dil-kafestir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Apr 2023 05:55:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[aforizma]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[Kafes]]></category>
		<category><![CDATA[Var]]></category>
		<category><![CDATA[yok]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=6243</guid>

					<description><![CDATA[<p>Var, dediğimde çoktan yoku; yok, dediğimde çoktan varı yaratmış olurum. Var, yok&#8217;un; yok, var&#8217;ın ters dönmüş hali. İkilikler icat oldu tek parça olan, monolit, dünya ikiye ayrıldı. Bütünsel (total) olandan uzaklaşıp düz, doğrusal, çizgisel (linear) bir yola girdik.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2023/04/24/dil-kafestir/">Dil, kafestir</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Var, dediğimde çoktan yoku; yok, dediğimde çoktan varı yaratmış olurum. Var, yok&#8217;un; yok, var&#8217;ın ters dönmüş hali. İkilikler icat oldu tek parça olan, monolit, dünya ikiye ayrıldı. Bütünsel (total) olandan uzaklaşıp düz, doğrusal, çizgisel (linear) bir yola girdik.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2023/04/24/dil-kafestir/">Dil, kafestir</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6243</post-id>	</item>
		<item>
		<title>‘Doğru kuşlar yanlış uçmaz!’</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Apr 2019 19:59:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Bilinç Gezintisi]]></category>
		<category><![CDATA[Çıkış]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[doğru kuşlar]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[sol kitap]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[yeryüzü yeniği]]></category>
		<category><![CDATA[Zımba Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=1626</guid>

					<description><![CDATA[<p>soL Kitap, 14 Ağustos 2013, Çarşamba Uluer Aydoğdu&#8217;nun gerçeklikle üstgerçeklik arasındaki şaşırtıcı yolculuğu * Hani deniyor ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye, ama eskinin bilgileriyle, duygularıyla hareket ediyorlar. Böylece yeni, dünyanın en eski durumu, yürürlüğe girmiyor. Ah, evet, dünya durmayarak duran bir şey, alın size devrimcilik! Görüşme: OSMAN ÇUTSAY &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Yeni kitabı &#8220;Yeryüzü [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/">‘Doğru kuşlar yanlış uçmaz!’</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>soL Kitap, 14 Ağustos 2013, Çarşamba</p>



<figure class="wp-block-image is-resized"><img fetchpriority="high" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/07/doc49fru-kuc59flar-yanlc4b1c59f-uc3a7maz-osman-c387utsay-sol-kitap-14-ac49fustos-2013.jpg?w=800" alt="" class="wp-image-2589" width="889" height="670" /></figure>



<p> Uluer Aydoğdu&#8217;nun gerçeklikle üstgerçeklik arasındaki şaşırtıcı yolculuğu<br> <br> * Hani deniyor ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye, ama eskinin bilgileriyle, duygularıyla hareket ediyorlar. Böylece yeni, dünyanın en eski durumu, yürürlüğe girmiyor. Ah, evet, dünya durmayarak duran bir şey, alın size devrimcilik!<br> <br> Görüşme:<br> OSMAN ÇUTSAY<br> &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br> <br> Yeni kitabı &#8220;Yeryüzü Yeniği&#8221; ile şaşırtıcı bir dünya kurgulamayı başaran Uluer Aydoğdu, Türkçenin geniş olanaklarını daha da genişleterek bir uyanış ve kopuş örgütlenebileceğine inananlardan. Türkçenin içinden &#8220;uyananlar arasındaki uçbeylerin kullandığı bir dil&#8221; çıkarmanın mümkün olduğunu, bu yeni dilin de özgürleşmenin hizmetine girebileceğini savunan Uluer Aydoğdu, son kitabı ve kafasındaki &#8220;asıl mesele&#8221; ile ilgili sorularımızı yanıtladı.</p>



<p><br> &#8211; Türk şiirine, gerçekten kendine özgü bir giriş bu kitabınız. Peki, Türk şiiri dediğimiz toplamın sizi bir “hüsn-ü kabul”le karşılayacağını düşünüyor musunuz? Daha doğrusu Türk şiiri bugün sizi taşır mı ve siz de bu şiiri taşımak istiyor musunuz? Asıl soru ise şu: Bu karşılıklı “hoşgörü” ile edebiyatı ve dış gerçekliği değiştirmek mümkün olabilir mi?<br> <br> ULUER AYDOĞDU &#8211; Türk şiiri ya da şiir, kendi anlam, değer ve kuralları olan bir organizma tıpkı sizin, benim ya da çiçekler ya da bir elöpen gibi. Öteden beri her yerde karşıma çıkan, görmezden gelemediğim ve giderek kanımın ısındığı ve zaman içinde uzun uzun sohbetlere giriştiğim birisi. İlk karşılaşmamız, yıllar yıllar önce T. S. Eliot’un, J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı adlı şiirinde “Cana kıymanın da, yaratmanın da zamanı gelecek“ dizesiyle oldu. İrkildiğimi anımsıyorum. İrkilmek ne ki, kurşun keskinliğindebu dize gelip alnımdan vurdu beni, abartmıyorum, oracığa yığılıp kaldım. Dize beynimde ilerlerken; keskinliğini, sıcaklığını, sivriliğini saplarken zihnime “yaladı köşesini bucağını” kalbimin. “Oyalandı bir süre” başka diyarlara inanayım diye kanat çırpan kalbimle. “Aldırmadı” beceriksizce çırpınışına koca bedenimin. Zamanı ve mekânı hızla geçip öylece, hülyalı atıldı genç dimağıma. Baktı, ayaklarını şiire sarkıtmış bir çocuktu sarstığı. Durmadı, cayır cayır aktı hücrelerime, “uyuyakaldı.” Sonra, zaman içinde şiire yakalandığımı anladım. Şiir kerimdir!<br> <br> İşte bu Türk şiiri ya da şiir kişisinin refakatinde yeryüzünün ve evrenin oyuncularıyla, kendi içimdeki bir sürü ben vasıtasıyla giriştiğim alışverişten (mübadele) derlediklerimden başka bir şey değil yazdıklarım. Bunların varoluşun eşiğinde -Gaston Bachelard’dan yola çıkarak, şiir sanat falan değildir, şair varoluşun eşiğinde konuşur- konuşma olduğunu düşünüyorum. Esas varlığı “oluş” olan bir sürecim ben tıpkı diğer “şeyler” gibi ve kendimi durmadan daha büyük bütünlere açıyorum. Şiir, o bütünlerden biri, ancak ölüsevici de değilim; şimdi yeni bir durumsa, bu yeni durumun bilgisi, duygusu, şiiri, aklı yeni olmak zorunda. Hani deniyor ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye, ama eskinin bilgileriyle, duygularıyla hareket ediyorlar. Böylece yeni, dünyanın en eski durumu, yürürlüğe girmiyor. Ah, evet, dünya durmayarak duran bir şey, alın size devrimcilik! Yoksa bir ısıl ölüm yaşayacağını biliyor dünya da, kâinat da. Yani kendinde, kendi kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça da var eden bir organizmanın bir parçası olarak buna karşı koymak mümkün değil, değişmezsem ölürüm. Bu yüzden başımızdaki en büyük belanın “süreksiz akıl” olduğunu düşünüyorum. Bir yere çakılmış ve “hareketsiz hareket ettirici” sanıyor kendini. İşte bu “süreksiz aklın” sürek avı sürüyor her yerde. Şiirde de. Oysa masallar her şeyi biliyor. Bu bilgi -tuhaf bir şekilde- kararsız kuantum dalgalanmalarının durumuyla örtüşüyor. Çünkü bu dalgalanmalar esnasında bir an görünüp sonra kaybolan parçacıklar ortaya çıkıyor, sanal parçacıklar. <br> <br> Şiir: Uçbeylerin konuştuğu öncü dil<br> <br> &#8211; Mevcut gerçekliği değiştirme iddianız ve hırsınız da var; şiirlerinizde hemen görüyoruz. Türkçe, işinizi kolaylaştırıyor mu veya işinizi zorlaştıran ne?<br> <br> ULUER AYDOĞDU &#8211; Bütün mesele “olmak ya da olmamak” değil bana göre, ‘oluşmak ya da oluşamamak’. Akıştan başka bir şey değiliz. “Eğer görebilen gözler olsaydı uyuklayan bir kayalığın dans eden kaos olduğunu görürdü” diyor Nietzsche, buradayım, buradan hareketle, bir şeyler oluşuyoruz (Kû), tam olarak var olduğumu söyleyemem, kimse söyleyemez çünkü zarlar yuvarlanıyor, aksi takdirde hile yapmış oluruz. Benim gerçeklik anlayışım böyle, faz geçişleri, “dönüşüm itkisi”, solacağı halde açan çiçeklerin kahramanlığı, belirsizlikler, yüzde yüz bir sabahın ya da bütün diye bir şeyin olamayacağı, “aydınlık sandığımız bilincimizin belki de bulanıklık olabileceği” ve bu yüzden “matlaşmamızın gerektiği”, ölümün ters dönmüş doğum olduğu… Sonuçta hayat, bir ölüm-kalım süreci olmaktan daha çok “bir olanaklar alanı, seçim yapmaya”, oluşmaya, burada kalmamaya bir davet. Bir “açık yapıt”.<br> <br> Böyle olunca “en büyük ölüm” diyebiliyor insan, çünkü başka doğum yok. Ya da doğum dışa ölmekse, ölüm içe doğmaktır.Dünyaya düşmek ise, ah, evet, ters dönmüş çıkmaktır ve insan hep eksiktir. Tamamlanmış ve eksik olmayan bir dünya arayışı da metafizik. Oysa “bütün gerçek olmayandır”. Şimdi buradaysak, bu, eksik oluşumuzdan, ama “olmak” kaygısı bizi gerçek olmayan bir şeyin peşine düşürmüş. Bu yüzden, oluşmaktan korktuğumuz için, büyüyemeyen çocuklar gibiyiz. Deleuze’e göre “insanların en korktuğu şey sele kapılmak”, yani varoluşa kapılmaktan korkuyoruz, oysa esas varlığımız o.<br> <br> Sağlıklıyken bir’dir insan, bir bütün, ama gerçek olmayan. Ancak bu durum geçicidir. Bir olan, doğal olarak biricik ve eşiz olduğundan, kendini gerçekleştirmek de diyebileceğimiz bir sürecin mağlubu olarak bozunuma uğrayıp yavaş yavaş ve hızlıca bu bir/bütün olma, yani gerçek olmama halinden uzaklaşır. Sembolik olarak söyleyecek olursak cennet/altın çağ/çocukluk biter, dünyaya atılırız. Daha biraz önce o gerçek olmayan bütüne sessiz sedasız hizmet eden süreçler uyanmıştır artık. Bu uyanış, kopuş da diyebiliriz buna, dili zorunlu yapar. Bu bağlamda, dile getirmek, “ağrı” ve yolunda gitmeyen süreçler arasında bir ilişki olabileceğini düşünmüşümdür hep: Kainatın Ağrıyan Yeri İnsan! Kabaca “ağrı” diye kaydığını koyduğum dilin aynı zamanda da bir uyanıklığın, bütünden kopuşun örgütlediği bir öngörülemez süreç (emergent) olduğunu söylemek mümkün. Şiir, işte uyananlar arasındaki uçbeylerin kullandığı öncü bir dildir.<br> <br> Örneğin Ece Ayhan, Türkçede müthiş bir ‘yabancılık’ icat etmiştir. Dil, hiçbir zaman homojen bir sahada hareket etmez. Kekeleyen bir şiir oluşmak, işte güç olan budur. “Tek dilde bile ikili olmamız gerekir, kendi dilimizde bile ergin olmayan bir dilimiz olmalı, kendi dilimizde azınlık bir dil yaratmalıyız. Çok dillilik, her biri kendi içinde bağdaşık (homojen) olan birçok sistemin sahip olduğu şey değildir; kaçış çizgisi veya değişim çizgisi bir sisteme bulaşır ve onun bağdaşık (homojen) olmasını önler.” İşte Cemal Süreya, San adlı şiirinde “Seni kucağıma alıyorum/Tarifsiz uzuyor bacakların” derken Türkçeden “bir başka dil çıkartır.” Proust’un dediği gibi “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır.” Hele bir uyanıp kalmaya görün, bir başka uçbeyi Nâzım’ın şiirlerinde Türkçe birdenbire ileriye sıçrar ve bu aynı zamanda da insanın geleceğe sıçramasıdır.<br> <br> Hayaller gerçeklerden daha zengin<br> <br> &#8211; Şiiriniz “yüzmeye hevesli şeyler olmasa suyun kaldırma kuvveti ne işe yarardı ki?” diye soruyor ve “doğru kuşlar yanlış uçmaz” diye de uyarıyor. Gerçekliğe şiirinizle müdahale ediyorsunuz. Bu sorularınıza ve müdahalenize nasıl yanıtlar aldınız?<br> <br> ULUER AYDOĞDU &#8211; İçiçelikten söz ediyorum, yüzmeye hevesli şeyler olmasa suyun kaldırma kuvveti ne işe yarardı ki ya da et izin vermese bıçağın halini düşünsenize, nicedir, örneğin, küf mantarları da yer içer, ürer ve ölür, insan da, düşündüm de insan ile küf mantarları arasındaki mesafe öyle çok uzak değildir, aynı sahanlıktayız ve aynı kalıbı paylaşıyoruz işte, yüklendiklerimizin aynı oluşu öznelerimizi önemsiz yapıyor, bu yüzden korkma diyorum kendi kendime, biz bizeyiz. Ancak herkes için aynı anda ideal bir durumun olacağını hayal edenleri de küçümsüyorum, çünkü av için ideal olan durum avcı için, avcı için olan av için ideal değildir, ama Manuel De Landa’nın da söylediği gibi “avcılar ile avlar arasındaki evrimci silahlanma yarışı”ndan başka bir şey değildir yaşam. Braudel, bu doğrultuda, teknolojinin, uygarlıkların gelişmesinde savunma ve saldırı düşüncesinin ne kadar başat olduğunu bütün çıplaklığıyla gösterir. Diyeceğim, av, avcının ters dönmüş halidir ve bu ters dönmeler sürekli yaşanır, bir de bakmışınız bugün eğrelti otu olanlar sizi kesmeye gelmiş yarın. Bu nedenle şu ya da bu olamayacak kadar çok şeyi ifade ediyoruz. Yani, ben satranç tahtasında yalnızca bir fil, bir at ya da vezir, şah ya da piyon olamayacak kadar çok şeyim ve bu bağlamda durumlar yaratarak hareket eden bir go oyuncusu ve taşı olduğumu düşünüyorum.<br> <br> Sonuçta, binlerce yıldır tehlikeli olduğunu bir türlü göremediğimiz “güvenlikte yaşama” dürtüsünün bizleri vasatlaştıran gramerini bozuma uğratan, yıldırımdan korkmayan çocukların pekiyi yürüyüşüdür yaşam. Bu farklı gramerde her şey; davranışlar, durumlar, anlam, değer ve kurallar, sözcükler… ucu açık, dağıtıcı termodinamik unsurlar olarak vardır. “Sayısız yüzü olan sayısız zarın” birbirleriyle çarpışmaları sonucunda beliren örüntüler, yapılanma ve oluşumlar mantıksız ya da ayakları yeryüzüne basmıyor gibi görünebilir, ama hayaller gerçeklerden daha zengindir. Bir kaçış çizgisi yapmaktan söz ediyorum; burada kalmamaktan&#8230; Zaten burada kalmamaya çağrılıyız hepimiz. Aha işte kalbimizde bekliyor uzay gemilerimiz.</p>


<ul class="wp-block-latest-posts__list wp-block-latest-posts"><li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2026/03/02/ah-4/">Şu ellerinin Hülya&#8217;ya dokunan yerleri yemyeşil</a></li>
<li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2026/02/21/nesenin-sicramasi/">Umbah, umbah</a></li>
<li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2026/02/20/has-r-nesriyat/">Haşır neşir (Haş-r/Neşriyat)</a></li>
<li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2026/01/14/dedim-abi/">Dedim abi</a></li>
<li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2025/12/24/8941/">Gitmek, ters dönmüş gelmek</a></li>
</ul>


<p><br><br><br></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/">‘Doğru kuşlar yanlış uçmaz!’</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1626</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
