<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>gernika arşivleri - Uluer Aydoğdu</title>
	<atom:link href="https://ulueraydogdu.com/etiket/gernika/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ulueraydogdu.com/etiket/gernika/</link>
	<description>Kalbim, kaburgalarımın arasında minik bir gök cismi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Sep 2019 17:46:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">183529364</site>	<item>
		<title>Denizsuyukâsesi-YAZ 2019  SAYI 48-Yangında Samimi Yüzler-İbrahim Yıldız</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/09/16/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-yanginda-samimi-yuzler-ibrahim-yildiz/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/09/16/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-yanginda-samimi-yuzler-ibrahim-yildiz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Sep 2019 17:46:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çeviri]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi yaz 2019]]></category>
		<category><![CDATA[gernika]]></category>
		<category><![CDATA[gernikanın zaferi]]></category>
		<category><![CDATA[Guernica]]></category>
		<category><![CDATA[ibrahim yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[paul eluard]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[theartteller]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3188</guid>

					<description><![CDATA[<p>https://www.theartteller.com/ Gernika, 26 Nisan 1937 yılında, İspanya İç Savaşı sırasında, havadan yaklaşık kırk ton bomba ile yerle bir edilen, binlerce insanın yaşamını yitirdiği bir Bask kasabasıdır. Gernika’nın Bombalanması:&#160;Francisco Franco’nun müttefikleri Nazi Alman Luftwaffe’nin Condor Legion’u ve Faşist İtalyan Aviazione Legionaria’nın “Rügen Operasyonu” adı altında yapılmıştır. Bombardıman, özellikle sivilleri hedef alan yeni bir hava savaş şekli, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/16/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-yanginda-samimi-yuzler-ibrahim-yildiz/">Denizsuyukâsesi-YAZ 2019  SAYI 48-Yangında Samimi Yüzler-İbrahim Yıldız</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-embed is-type-wp-embed"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="wES45Po1kd"><a href="https://www.theartteller.com/resim/yanginda-samimi-yuzler/">Yangında Samimi Yüzler</a></blockquote><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Yangında Samimi Yüzler&#8221; &#8212; theartteller" src="https://www.theartteller.com/resim/yanginda-samimi-yuzler/embed/#?secret=wES45Po1kd" data-secret="wES45Po1kd" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe>
</div></figure>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/c4b0brahim-yc4b1ldc4b1z.png?w=708" alt="" class="wp-image-3198" /></figure>



<pre class="wp-block-preformatted"> <a href="https://www.theartteller.com/" target="_blank" rel="noreferrer noopener">https://www.theartteller.com/</a> </pre>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/c4b0brahim-yc4b1ldc4b1z.jpg?w=720" alt="" class="wp-image-3189" /><figcaption>                                  <a href="https://www.theartteller.com/resim/yanginda-samimi-yuzler/">https://www.theartteller.com/resim/yanginda-samimi-yuzler/</a>                                                                </figcaption></figure></div>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><em><strong>Gernika, 26 Nisan 1937 yılında, İspanya İç Savaşı sırasında, havadan yaklaşık kırk ton bomba ile yerle bir edilen, binlerce insanın yaşamını yitirdiği bir Bask kasabasıdır</strong></em>.</p></blockquote>



<p><em><strong><br>Gernika’nın Bombalanması:&nbsp;</strong></em>Francisco Franco’nun müttefikleri Nazi Alman Luftwaffe’nin Condor Legion’u ve Faşist İtalyan Aviazione Legionaria’nın “Rügen Operasyonu” adı altında yapılmıştır. Bombardıman, özellikle sivilleri hedef alan yeni bir hava savaş şekli, hiçbir askeri önemi olmayan sivil bir hedef olması gibi dünya medyasında bir çok spekülasyon yaratmıştır. Gernika’nın asıl önemi, hangi milletten bireyleri barındırdığında, gerçekte nasıl bir coğrafya ya da hedef olduğunda, askeri açıdan öneminin olup olmadığında ya da bu saldırı sonrası ne kadar sivil kaybı verdiğinde değildir. Öne sürülen iddiaların, tartışmalarının ötesinde, hiç dile getirilmemiş soykırımların, gasp edilmiş onca yitik yaşamların, tonlarca bombalarla dümdüz edilmiş onca şehirlerin, onca coğrafyanın arasında küçük bir Bask kasabası, savaşın yıkımının sembolü haline gelmiştir. Dikkate alınması gereken en ince nokta da burasıdır. 1937 yılından bu güne yepyeni savaşlar, yıkımlar tasarlanıp canlar, mallar gasp edilirken yapılan bu zorbalıkların karşısında sadece bir sembol olarak Guernica resmi tek başına durmaktadır. Yarattığı etkinin arkasında yatan en ince sebep belki de bu direniş nosyonudur. Nitekim sanatın ve sanatçının böylesine zorbalıklar karşısında sergilediği duruş insanlık tarihinin her bir satırında okunabilir.</p>



<p><strong><em>Aşağıda Paul Eluard’ın Gernika’nın Zaferi adlı şiiri bulunmaktadır. Bu şiir 1938 yılında bombardımandan bir yıl sonra yazılmıştır. Benim şiire rastlamam 2006 yılına denk düşer. Uzun süren arayışlarıma rağmen bu güzel anlatının Türkçesine maalesef rastlayamadım. İşte bu nedenle kendim çevirmeye karar verdim. Bu benim için naçizane ilk şiir çevirisi denemesidir. Okuyucunun bunu da dikkate almasını rica eder, insanlığın haklı çıkacağı günlerin gelmesini dilerim.</em></strong></p>



<p><em>İbrahim Yıldız,&nbsp;Ağustos 2019</em></p>



<p></p>



<h1 class="wp-block-heading"><strong>Gernika’nın Zaferi</strong></h1>



<p><em><strong>I</strong></em><br><em>Nadide diyarları barakaların, ağılların, ahırların</em><br><em>Gecenin ve tarlaların</em></p>



<p><em><strong>II</strong></em><br><em>Yangında samimi yüzler, samimi yüzler soğukta</em><br><em>Bastırılmış, tekmelenmiş, küçültülmüş</em><br><em>Hatta karanlıkta tutulan</em></p>



<p><em><strong>III</strong></em><br><em>Herhangi bir yüze uygun dostane yüzler</em><br><em>İşte üzerinize çakılı bir hiçlik</em><br><em>Ölümünüz sonrakilere kıssadan hisse</em></p>



<p><em><strong>IV</strong></em><br><em>Ölümün kalbi yıkık, ölümün kalbi bitik</em></p>



<p><em><strong>V</strong></em><br><em>Bedel ödettirdiler ekmek için sana</em><br><em>Gök kubbe, toprak ve su ve uyku</em><br><em>Sefalet için hatta</em><br><em>Ve hatta kendi canınla</em></p>



<p><em><strong>VI</strong></em><br><em>Aklın peşindeyiz dediler</em><br><em>Delilik hükmettiler esas güçlüleri</em><br><em>Bölük pörçük sadaka verildi iki kuruşluk göstermelik</em><br><em>Cesetleri selamladılar sözüm ona</em><br><em>kendilerini bezediler nezaket naralarına</em></p>



<p><em><strong>VII</strong></em><br><em>nasıl bizden olabilirler ki inanmıyorlar abarttıklarına</em></p>



<p><em><strong>VIII</strong></em><br><em>Kadın ve çocukların gözlerinde aynı lal-ü mercan</em><br><em>O tahir gözlerde</em><br><em>Baharın taze yaprakları ve ak süt</em><br><em>Ve zaman</em></p>



<p><em><strong>IX</strong></em><br><em>Kadın ve çocukların gözlerinde aynı lal-ü mercan</em><br><em>Erkekler de koruyucuları bu kıymetlinin</em></p>



<p><em><strong>X</strong></em><br><em>Kadın ve çocukların gözlerinde aynı kırmızı güller</em><br><em>Her biri kanlarının göstergesidir yok yere akan</em></p>



<p><em><strong>XI</strong></em><br><em>Korku ve cesaret</em><br><em>Yaşamak ve ölmek için</em><br><em>Ölüm oldukça zor ve oldukça basit oldukça net</em></p>



<p><em><strong>XII</strong></em><br><em>Türküler yakıldı bu hazinelerin erkeklerine</em><br><em>Ve kirletildi erkekleri bu kıymetlinin</em></p>



<p><em><strong>XIII</strong></em><br><em>Çaresizlik için has erkekler</em><br><em>Umudun canlandırıcı has ateşini besler</em><br><em>Gelin birlikte açalım son tomurcuğunu geleceğin</em></p>



<p><em><strong>XIV</strong></em><br><em>Dünya ve iğrençliğe karşı ölümüne bahse girelim</em><br><em>Düşmanlarımızın varsa renkleri</em><br><em>Bizim de tekdüze gecemiz örneğin</em><br><em>Gün gelecek haklılığımız ortaya çıkacak elbet.</em></p>



<h6 class="wp-block-heading"><em><a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Paul_%C3%89luard">Paul Eluard</a>, Cours naturel, 1938, (çev. theartteller)</em></h6>



<hr class="wp-block-separator" />



<h1 class="has-vivid-red-color has-text-align-left wp-block-heading">İbrahim Yıldız</h1>



<pre class="wp-block-preformatted"> <a href="https://www.theartteller.com/hakkimda/" target="_blank" rel="noreferrer noopener" aria-label=" (yeni sekmede açılır)">https://www.theartteller.com/hakkimda/</a> </pre>



<p><a href="https://www.theartteller.com/blog/denemeler/kisa-bir-anlati/">İbrahim Yıldız</a>, 1984 yılında Gaziantep’te doğdu. 2002’de ilköğretim ve orta öğretimi bu ilde tamamladı. 2008 yılında Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim Öğretmenliği Resim Ana Sanat Programında, lisans öğrenimini, 2013 yılında ise aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim-İş Ana Bilim Dalında Yüksek Lisans öğrenimini tamamladı. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalı Sanatta Yeterlik Programında öğrenimine devam etmektedir. 2012 yılından bu yana Gaziantep Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır.</p>



<h4 class="wp-block-heading"><strong><em>Daha samimi bir dille anlatmak gerekirse;</em></strong></h4>



<p>1984 yılında Gaziantep’in köhne bir mahallesinde, bir banyoda bir leğenin içine doğdum.&nbsp; Henüz kundaktayken havaya atıldım, havada yakalandım. İki yaşlarımda koyunlara, ahırlara, üç yaşlarımda bitkilere, otlara ve beş yaşlarımda böceklere merak saldım. Zira, çok zamanlar bir böcek peşine takılıp kaybolmuşluğum vardır. Altı yaşlarımda, bir kamyon dolusu asker, beni başı boş gezerken bulup evime teslim etmiş mesela&nbsp;<em>-hala köyün yaşlıları söyler durur-</em>&nbsp;daha o yaşlarda, o kaçış ve&nbsp;<a href="https://www.theartteller.com/iletisim/">kayboluşlarımda</a>, kendi başıma düşünmeyi sevdim. Yedi yaşlarımda, aşıdan korktuğum için dağa kaçtım, ama aşıdan kaçamadım. Çünkü ertesi gün yine gelmişlerdi aşı yapmaya.</p>



<p>Sekiz yaşlarımda, ilk defa ölümü gördüm ve sonraki yaşlarımda da. Dokuz yaşımda, ancak okumayı kavradım, on yaşlarımda ilk şiirimi yazdım;&nbsp;<em>“bir ağaç hakkında”.</em>&nbsp; On bir yaşlarımda köyümden ayrıldım, doğumumdan sonraki üçüncü&nbsp;<em>“kopuş”</em>&nbsp;da böyle gerçekleşti sanırım. On ikimde, ilk defa sınıfta kaldım. On üçümde, ilk platonik aşkıma mektup ve şiir yazdım, ertesi gün bir kızdan ilk tokadı da aynı yaşta yedim. Ama yazmaktan, sevmekten hiç vazgeçmedim. Bundan olsa gerek, sonraları yazmaya, çizmeye, müziğe merak saldım, pek konuşmazdım. On dördümde, kapıda kaldım. Çokça kaldım. On sekizlerimde gitar çaldım, sahne aldım, çoğu kafeye, çoğu bara gittim, ilk biramı da o zaman içtim.</p>



<p>Yirmi yaşımda üniversiteyi kazandım, ilk defa şehirler arası otobüse bindim, yaşadığım şehri ilk kez terk ettim. İlk defa&nbsp;<a href="https://www.theartteller.com/blog/deniz-guncesi/">denizi</a>&nbsp;görüşüm de yine yirmili yaşlarıma denk düşer. Gördüğüm şeyin deniz olduğunu anlamamın on yılımı alması; görmeme yardım edecek kimsenin olmamasıydı aslında.&nbsp;<em>“Diego’nun babası Santiago Kovadloff gibi mesela”.</em>&nbsp;Yirmi sekiz yaşımda akademisyenliğe başladım, otuzlarımda çok kolay inandım, çok kolay sevdim, çok kolaydı her şey. Çokça kazık yedim. Otuz beşimde babamı kaybettim, toprağa&nbsp;<a href="https://www.theartteller.com/blog/subatta-temmuz-yangini/">koca bir çınar ektim</a>. Artık kökleri doğduğum toprakta. Zira, Köy Enstitülerinin son tohumlarındandı. Zihnimde verdiği öğütler yankılanır durur…</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/16/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-yanginda-samimi-yuzler-ibrahim-yildiz/">Denizsuyukâsesi-YAZ 2019  SAYI 48-Yangında Samimi Yüzler-İbrahim Yıldız</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/09/16/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-yanginda-samimi-yuzler-ibrahim-yildiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3188</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019 &#8211; SAYI 48</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Sep 2019 18:04:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[adil izci]]></category>
		<category><![CDATA[burak nefesoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Cem Uzungüneş]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[gernika]]></category>
		<category><![CDATA[Goethe]]></category>
		<category><![CDATA[ibrahim yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[mahmut aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa eroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa şanlı]]></category>
		<category><![CDATA[onur behramoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[özkan satılmış]]></category>
		<category><![CDATA[paul eluard]]></category>
		<category><![CDATA[rojda erdem]]></category>
		<category><![CDATA[seamus heaney]]></category>
		<category><![CDATA[serhat tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[şiir kerimdir]]></category>
		<category><![CDATA[şiirden hisse]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirlemeler]]></category>
		<category><![CDATA[Tamer Gülbek]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş cini]]></category>
		<category><![CDATA[volkan hacıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[yaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3093</guid>

					<description><![CDATA[<p>Denizsuyukâsesi&#8217;nin Yaz 2019, 48. sayı &#160; Alacalandı mı üzüm durmaz yürür şaraba sonrası şiir kerim “Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/">Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019 &#8211; SAYI 48</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h4 class="wp-block-heading">Denizsuyukâsesi&#8217;nin Yaz 2019, 48. sayı</h4>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/denizsuyukc3a2sesi-yaz-2019-sayc4b1-48.png?w=724" alt="" class="wp-image-3095" /></figure></div>



<p>&nbsp;</p>



<div class="wp-block-file"><a href="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/denizsuyukc3a2sesi-yaz-2019-sayc4b1-48-2.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Denizsuyukâsesi &#8211; Yaz 2019 &#8211; sayı 48</a><a href="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/denizsuyukc3a2sesi-yaz-2019-sayc4b1-48-2.pdf" class="wp-block-file__button" download>İndir</a></div>



<p><strong>Alacalandı
mı üzüm </strong></p>



<p><strong>durmaz
yürür şaraba</strong></p>



<p><strong>sonrası
şiir kerim</strong></p>



<p>“Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak çok zor. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akış ve oluşlar… </p>



<p>Şiir, dolaşımdır, akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Hobaaa  <strong>potlatch</strong>!  Potlatch, unutulmuş bir şey…  Kızılderili kabilelerindeki alışverişe verilen isimdir potlatch. Kızılderililer, verilen armağana (gift) sessiz kalmazlardı, karşılığında bir şey verirlerdi hemen hiç tereddüt etmeden. <strong>Marcel Mauss</strong> -işbölümü teorisini ortaya atan <strong>Emile Durkheim</strong>’ın yeğeni ve çalışma arkadaşı- <strong>The Gift</strong> (Armağan) adlı kitabında “potlatch’ı bölünmenin olumsuzlanması, bütünün bir onaylaması” olarak görür. “Bu” der <strong>Mauss </strong>potlatch için, “hiç kimsenin dışlanmasına gerek olmayan -ya da dışlanması imkansız- ilk yuvarlak masaydı.” Böyle bir ilişki ve iletişim biçimi olarak Potlatch, Mauss’a göre <strong>Altın Çağ</strong>’ın bir yankısıdır da aynı zamanda. Buraya bir parantez açabilir miyim: 1930’de <strong>Luis Bunuel</strong>’in çektiği <strong>L’age Do’r</strong> (Altın Çağ) filmi örneğin, <strong>modern zamanlara küfür</strong> olarak izlenmelidir. Aslında potlatch hiç de yabancı olmadığımız bir ilişki ve iletişim biçimi. Yeni bir nefes alırken biraz önce aldığımız nefesi vermek zorundayız. Aldığımız vermekten, verdiğimizi almaktan söz ediyorum. Hoş, son derece karmaşık ve bilmem kaçıncı nesil bedenlerimizin yapıp ettiği bir şeydir bu ve &#8216;ben&#8217; denilen şeyin bu işte bir dahli yoktur. Beden, kendi kendine nefes alıp verir. İsterseniz deneyin, ne demek istemediğimi anlayacaksınız. </p>



<p>&#8220;Şiir, dolaşımdır, akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun&#8221;da kalmıştık, devamla: Bir şiiri, şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basitinden iyi-kötü şiiri kodu. </p>



<p>‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Her an bütün anlam, değer ve kuralları yok eden o “her şeyi yadıysan ruh” kendi kendine kendini de yadsıyarak hareket ediyor. Hem <strong>Özyapım</strong> hem de <strong>Özyıkım</strong>’dır o. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.” Hobaaa”</p>



<p>Bu satırlar on sene öncesinden. <strong>Mühür</strong> dergisinin Mart-Nisan 2009 tarihli 24. sayısında yayımlanan <strong>Ağ Dolaşımı-İnternet</strong>, adlı yazımdan. Buradayım. Bahar bahar baharıyorum: </p>



<p>İnternet öncesi “bir yerden, belirli merkezlerden çok yere, yani her yere” anlam, değer ve kurallar üretimi, dağıtımı şimdilerde merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden, her yerden çok yere, her yere” şeklinde değişiyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için hiyerarşik, tekelci anti pazarlar (kapitalist) için hiç kuşkusuz tehdittir. Şimdilerde, dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir <strong>merkezi karar alıcı</strong>’nın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor. </p>



<p>Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar… Şimdi, burada oluşanın şekli şemalı öncekine benzemez, feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır tıpkı köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez. Akış, akışları denetleyen ya da akışa, akışlara blok koyan pıhtılaşmalar vardır. Akışları geçirebildiği gibi onları engelleyen pıhtılaşmalar… İnsanlar akışların kendi üzerilerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışın, akışların sürekliliği esastır. Deleuze’ün özellikle vurguladığı gibi insanlar en çok selden korkar. Yani akışın (varoluş, doludizgin ve azgın bir akıştır) kendilerini savurup sürüklemesinden… Ama nafile; akışlar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden, dışından akıp geçer her defasında aşındırıp var olanı yeniden yapılandırarak. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak yaşam sürer, oluşur durur her defasında yeniden, var oluruz. Yaşamın ya da varoluşun “telafi edici” gücüdür bu.</p>



<p>Aldı varoluş cini olduğundan hiç kuşku
duymadığın Mephisto, Goethe eliyle:</p>



<p>“Hep yadsıyan o ruhum ben</p>



<p>&nbsp;çünkü oluşan her şey,</p>



<p>&nbsp;yok olmayı hak eder” diye </p>



<p>uçsuz
bucaksız bir ovayı</p>



<p>bir
sabah pattadan önüne bırakıverdi</p>



<p>bunu
hatırlıyorsun</p>



<p>o ovada
gezinirken</p>



<p>“doğum,
dışa ölmekse</p>



<p>içe
doğmaktır ölüm”, demiştin sen de.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/bir-c59fiirlemem-var.png?w=411" alt="" class="wp-image-3323" /></figure>



<p><strong>Bir
şiirlemem var</strong></p>



<p>Her aldığım nefeste kâinatı içime çekiyor her verdiğim nefeste
geri veriyorum. Hiçbir şey bende kalmıyor, ben hiçbir şeyde kalmıyorum. Kendi
kendime kendimi soluyor, kendi kendime kendimi soludukça kendimi var ediyorum. Kendi
kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça var eden bir şeyim ben, bir
nesne, bir beden. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça var
eden bu şeyin, bu nesnenin, bu bedenin aklı, kalbi, bilinciyim ben. Dünya
hakkında bir dünya, güneş sistemi hakkında bir sistem, Samanyolu Gökadası
hakkında bir ada… Şimdi, şu an, burada her şeyle, her nesneyle, her bedenle
(börtü böcekle, kuarklarla, atomlarla, moleküllerle, yıldızlarla, süper
novalarla, nötrinolarla, lemurlarla, kertenkelelerle, dağlarla, çakıl
taşlarıyla, nehirlerle, vadilerle) birlikte yalnızca var oluyorum. Var olmaktan
başka ne bilirim! Bunun bilgisi, bunun bilinciyle her şeyi, her nesneyi, her
bedeni saygıyla, sevgiyle, şefkatle selamlıyorum. </p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/c3a7illiplopom-diyarc4b1.png?w=300" alt="" class="wp-image-3324" /></figure>



<p><strong>Çilliplopom Diyarı</strong></p>



<p>Biz
burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz.</p>



<p>Biz
burada, kötülüğü var edeceği için hiçbir şeye iyi demeyiz.</p>



<p>Biz
burada, önemsize işaret edeceği için hiçbir şeye önemli demeyiz. </p>



<p>Biz burada her şeyi birbirine bağlayan ortak kalıpla ilgiliyiz. Ve bu kalıp uyarınca karmaşıklaştıkça daha çok, daha çok bağlanıyoruz birbirimize ve her şeye.</p>



<p>&#8220;Var&#8221;, dediğimde &#8220;Yok&#8221;
kendiliğinden var olur. Yani &#8220;Var&#8221;, &#8220;Yok&#8221;u var eder.
&#8220;Yok&#8221;, dediğimde ise &#8220;Var&#8221; kendiliğinden var olur. Yani
&#8220;Yok&#8221;, &#8220;Var&#8221;ı var eder.</p>



<p>&#8220;Kötüye&#8221; işaret edeceğinden
&#8220;İyi&#8221; ya da &#8220;İyiye&#8221; işaret edeceğinden &#8220;Kötü&#8221;
diye bir şey yoktur Çilliplopom Diyarı’ında.</p>



<p>Ya da &#8220;Var&#8221;, &#8220;Yok&#8221;tur;
&#8220;Yok&#8221;, &#8221; Var&#8221;dır.</p>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-9d6595d7 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/04/c4b0yinin-ve-kc3b6tc3bcnc3bcn-c3b6tesinde.jpg?w=576" alt="" class="wp-image-1428" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p>Kötülüğü mü yok etmek istiyorsun iyiliği ortadan kaldır
öyleyse!</p>



<p>Şunu açık etmeli: Birbirini dışarılayan her şey
aslında birbirini buyur edip içeriye alıyor, yani içeriliyor. Bu yüzden mutlak,
yüzde yüz bir varlık/yokluk, ölüm/dirim, kış/bahar, düzen/kaos, uyku/uyanıklık,
denge/uzak denge yok. Tabii, bunu söylediğim anda “Var”a da işaret etmiş
oluyorum.</p>



<p>İskambil kâğıtları kulesidir bu! İkilikler
üzerinden yükselip yapılanan. Ancak kâğıtlardan bir tanesini aradan çekersem
kule kendiliğinden yıkılır.</p>
</div>
</div>



<p><strong>Pirelenme süreci</strong></p>



<p>Büyüklüklere
ve küçüklüklere kafayı takmış bir uygarlığımız var, yani niceliğe. Ve bu yüzden
bir damla suyun okyanus gibi davrandığını kafamızda canlandıramıyoruz. Ya da
kasırganın aslında bir esinti olduğunu… </p>



<p>Aldı
Amerikalı bilim insanı ve matematikçi ve aynı zamanda da eşik cinim Benoît B.
Mandelbrot, Jonathan Swift üzerinden: </p>



<p>“Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”</p>



<p><strong>Olumlama
ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun, konuşun! </strong><strong>&nbsp;</strong></p>



<p>“Olumlama”
ve “Değilleme” yapmadan konuşmak Roland Barthes’ın
Romanın Hazırlanışı I’in&nbsp; (Collège de
France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği
Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir
grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi
demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu
yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. </p>



<p>Bu yüzden “bu, iyidir” dersem aldırmayın edin, “şu, kötüdür
dersem” boş verin. Aha işte aldı bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım
Rilke:</p>



<p>I’m so afraid of peoples’s words.</p>



<p>They say everything so clearly:</p>



<p>And this is called dog, and that is called house,</p>



<p>And here is the beginning and the end is there.</p>



<p>Ah canım benim, fırlatma rampam, kaçış çizgim nerden buldun
bunları, kim fısıldadı bunları sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama,
kaçış çizgisi hizama:</p>



<p>İnsanların sözleri <em>beni
de çok korkutuyor be dostum</em></p>



<p>Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:</p>



<p>Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,</p>



<p>İşte burası başlangıç, şurası da son.</p>



<p>Haydi, bu şudur, şu budur demeden, olumlama ve değilleme
yapmadan konuşalım, konuşalım, konuşalım… Kalbim, kaburgalarımın altında küçük
bir gök cismi ve ben, ne buyurduysa kalbim onu yaptım, diyeceğim kalbi varsa
yürünesi, koşulasıdır&#8230; Kadim bir ayettir bu, kalbi olmayan hayali ve kurgusal
yolların akıştan bizi ayrı düşürdüğüne, bizi bir girdaba sürüklediğine dikkat
çeken işaret parmağıdır, kaydediyorum.</p>



<p><strong>Büyük
Boşalma</strong></p>



<p>Hava giderek kararıyor sevgilim, ateşi koruyalım, ateş
bizim dinimiz. Var olmanın dayanılmaz hafifliği mi, hadi oradan be, var olmanın
büyüsünden, o tek, o eşsiz ve biricik ağırlığından, sorumluluğundan, karanlığa
kızmadan aydınlığı sevmenin şekli şemalından söz etmek istiyorum. İzin verin,
biraz eşeleneyim burada. Etrafımızda gördüğümüz her şey; nesneler, bedenler, kafamızı
kaldırdığımızda gördüğümüz yıldızlar, güneş, ay; aha işte yakınlardaki bir
tepenin yamacında hışırdayarak ilerliyor bir yılan, şiir orada, git katıl, o, kendilerini
anbean daha büyük bir ben, yani daha büyük bir bütün olan atomlara açan kutlu
bir halktır kurklar, hiç geri kalır mı, kendilerini moleküllere açan başka
kutlu bir halk, atomlar ve etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz,
kokusunu içine çektiğimiz, yediğimiz içtiğimiz her şey dengeden uzak dengeye, bir
başka deyişle düzenden kaosa müthiş bir akışın, trafiğin mahsulü… Tabii bu
akışın (flux, olmaktan oluşa, from being to becoming,&nbsp; diyordu buna uz görüşlü bir bulut olduğundan
emin olduğum Nietzsche) tersi de var. Şunu söylemeye çalışıyorum: Denge ve uzak
denge; düzen ve kaos aynı bütünün, akışın mutlak, yüzde yüz olmayan iki uğrak
yeridir. Bu yüzden varoluşta her şey mümkün değil, zorunludur. Düşünelim:
Başlangıçta, tabii görece bir başlangıçtır bu, 60’lı yıllarda termodinamikte
bir devrim yaratmış ve bu yüzden <strong>termodinamiğin
şairi</strong> olarak da bilinen ve 77’de Nobel Kimya Ödüllü adamım, eşik cinim <strong>Ilya Prigogine</strong>, Big Bang (Büyük
Patlama)’i bir başlangıç olarak değil de termodinamik istikrarsızlığın herhangi
bir noktası olarak görür, saygılarımı yazıyorum, ne diyordum, başlangıçta (başlangıçsızlık
ve sonsuzluktan söz ediyorum) her şey mükemmel bir denge ve düzendedir her şey,
sonra yavaş yavaş ve hızlı hızlı denge ve düzenden uzak denge ve kaosa doğru
uzaklaşır. </p>



<p><strong>Baharı karşı konulmaz
bir enerji biriktirir doğa, kışın</strong></p>



<p>Hep denge ve düzendeysen; tiril tiril ve ütülü bir
gömlek gibi askıdaysan, katlanıp bir yere konulmuş bir battaniye isen, bir
divana serilmiş hiçbir kırışıklığı, buruşukluğu olamayan bir çarşaf gibiysen, o
gömleğin, battaniyenin, çarşafın bir hikâyesinin, bir hayatının olmadığı gibi
senin de bir hikâyen, hayatın olmaz, olmayacaktı. Diyeceğim düzen bozulmasıdır
hayat, simetri kırılması. Denge ve düzen gerilme, enerji biriktirme uğrağıdır.
Sonra patlama, öyle bir tazyiki vardır ki o yalnız, o devrimci anın, bu yüzden
büyük patlama deniliyor Big Bang için, yoksa bir yumurtanın falan patlaması
değildir. Yalnızca dengede biriken enerjinin müthiş bir tazyikle boşalmasıdır,
boşalıp, başta hızla ve giderek yavaşlayarak yayılıp dağılmasıdır.</p>



<p>Yaylanıp
oklanan, oklanıp yaylanan tipik bir tırtılın, ok-yay canlısının, belki de bir
tırtıldır evren, ileriye doğru hareketi, boşalması, yayılması, dağılması,
pervasızlığı ve isyanıdır. Bugün büyük patlama hala sürüyor, evren genişlemeye,
yayılmaya devam ediyor ama başlangıçtaki hızıyla değil, giderek yavaşlıyor.
Sonra termodinamik bir dengeye (ısıl ölüm) ulaşıp çökecek gibi görünüyor.
Bilinmez ama yönetmenliğini
Ian Sftley’in yaptığı Kevin Spacey, Jeff Bridges ve Mary McCormack’ın
başrollerini paylaştığı 2001 yapımı bir bilim kurgu film olan K-PAX’da,
Kevin Spacey, yani Prot
(K-PAX isimli bir gezegenden geldiğini iddia etmektedir) filmin sonunda
kendisini tedavi etmeye çalışan doktoru Mark Powell’a şöyle der: “Sana bir şey söylemek istiyorum Mark,
henüz bilmediğin bir şey, ama biz K-Pax&#8217;liler bunu keşfedecek kadar uzun
suredir varız. Evren genişleyecek ve sonra tekrar içine çökecek, sonra tekrar
genişleyecek. Bu işlemi sonsuza dek tekrarlayacak. Ama bilmediğin; evren tekrar
genişlediğinde her şey yine şimdiki gibi olacak. Bu arada ne hata yaptıysan bir
sonraki geçişinde tekrar yaşayacaksın. Yaptığın her hatayı tekrar yaşayacaksın.
Tekrar ve tekrar, sonsuza dek. Sana tavsiyem bu sefer doğru olanı yapman. Çünkü
bu an, elindeki tek şey.”</p>



<p>Hürmetler! Mis kokulu çiçekler.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/ben-kim-oluyorum-da.png?w=491" alt="" class="wp-image-3326" /></figure>



<p><strong>Küçük İskender…
Sevenlerinin başı (yarası) sağalsın! &nbsp;</strong></p>



<p>Küçük
İskender öldü. Yolu açık olsun. Böyle diyorum çünkü “Doğduğumuzda, akışın
(varoluşun, U. A.) belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra
öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde
yığınına dönüştürür.” Daha sonraki uzay-zaman düzenlemeleri için. İşte fiziksel
olarak bu hammadde yığınının ‘rahmetli’ olması için dilekte bulunmaktır “yolu
açık olsun” demek. </p>



<p>Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim,
hı</p>



<p>belki
de bir evin tuğlası?</p>



<p>Bunu
bilemeyiz elbette, kaç tane gül yetiştirir bir ceset?</p>



<p>Şair
Küçük İskender’e gelirsek: Aha işte Küçük İskender, son model, bilmem kaçıncı
nesil son derece karmaşık ve kendi aklı, kendi kalbi, kendi bilinci olan bir
beden vasıtasıyla görüp işittiği, dokunduğu, kokusunu içine çekip yediği,
içtiği şeylerin, nesnelerin, bedenlerin toplamıdır. Doludizgin ve azgın akışta
rastladığı ki rastlamak kapıp çalmak demektir, kapıp çaldığı, toplayıp
biriktirdiği bir deneyim yumağı, yaşantılar silsilesi, dünya hakkında bir
dünya… Burada ‘ben’ denilen şey ise bu nesnel, fiziksel şeyin, nesnenin,
bedenin aklının, kalbinin, bilincinin ötesinde kallavi bir tarih ve kallavi bir
coğrafya baskısıyla, yani arka plan ışımasıyla oluşan, oluşturulan bir şey. Şunu
açık etmeye çalışıyorum: “Bir eko sistemde enerji ve mineral akışları, belli
türdeki hayvanlar ya da bitkiler olarak tezahür eder (Ian, G. Simmons,
Biogeography: Natural and Cultural (Londra: Edward Arnold, 1979), s. 79).” Yani
Küçük İskender kallavi bir dönem baskısının ürünüdür, bunu göz ardı edemeyiz.
Bana ekosistemini söyle sana kim ya da ne olduğunu söyleyeyim!</p>



<p>Osman
Çutsay, “Öfke-Türk Çürümesinde Sanatın Rolü” adlı son kitabında “Sanatı çok
önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına
en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye kayıt koyup “Orhan
Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük
İskender, Elif Şafak…” gibi isimleri öne çıkararak “Bu isimlerin birer direniş
abidesi olduğunu ileri sürecek olan var mı?” diye sorar: “Herhalde yoktur”.</p>



<p>Ah,
evet usta bir şairdir Küçük İskender. Bunun aksini kimse söyleyemez. Ve “Gücü
yetenler şiire iltica etsin. Hele imkânı olanlar tez zamanda… Son sözüm bu olsun”,
<a href="https://www.artigercek.com/haberler/kucuk-iskender-siire-iltica-edin-son-sozum-de-bu-olsun">https://www.artigercek.com/haberler/kucuk-iskender-siire-iltica-edin-son-sozum-de-bu-olsun</a>
, diyerek öldü.
Ama hangi şiire?</p>



<p>Bir
daha söyleyeyim Küçük İskender’in şairliğini tartışmıyorum. Öyle ki “Yaşam
alanı azınlık oluştur. Deli dolu çağlayan bir ırmak gibi ya da tıslamalarını
kâğıda geçiren bir kaplan gibi ya da bir taşın üzerinde güneşlenen bir
kertenkele gibi yazar” Küçük İskender: “Yaşamın hanesine hep bir şeyler
bırakır; bir cıvıltı,
bir
kükreme, bir yaralı oluş manisi, yaşam cinsinden bir tıslama, çöl rengi, orman
tekinsizliği, oluş sesleri…” Bu satırlar 11 yıl önce kendisiyle ilgili yazdığım
yazıdan. Kendisine de göndermiştim. “Bir dergiye gönder”, demişti. Nitekim Sınır’da
dergisine yayımlanmıştı. </p>



<p>Tabii
işi abartanlar da var. Aha işte “Nâzım Hikmet nasıl 20’nci yüzyılda Türk
şiirinin temsilcisiyse, o da (Küçük İskender) 21’inci yüzyıldaki&nbsp;temsilcisidir”
<a href="http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/kucuk-iskender-cirilciplak-siir-41266004">http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/kucuk-iskender-cirilciplak-siir-41266004</a> diyor Haydar
Ergülen. Abi be yüzyılın bitmesine daha 80 yıl var! </p>



<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img fetchpriority="high" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/osman-c387utsay-c396fke-1.jpg?w=386" alt="" class="wp-image-1772" width="290" height="411" /></figure>



<p>Neyse… Aslında şöyle
bir bakıldığında bile, özellikle de 80’den sonra, birkaç istisna dışında, Türk
şiirinin ka’ale, çerçeveye alınabilecek bir isim çıkarmadığı, çıkaramadığı
hemen görülecektir. Kibirli, buyurgan, zorba, baskıcı sistemin son zamanlarda
herhangi bir şairi tehdit olarak görüp ciddiye aldığını bilen, gören, işiten
var mı? Yoktur. Çünkü direnen, “varolmanın dayanılmaz hafifliği”ne karşı çıkan,
bu ‘satha’ yayılan bir şair yok. Şiirin, başlı başına bir “reddiye” olduğunu
unutmuş görünüyor şairler. ‘İmgeveleyip’ duruyorlar işte. Sözüm ona sanat
yapıyor, ‘iç’lerini döküyor, sayıklıyorlar. Sanki bir ‘iç’leri varmış, sanki
ortada bir ‘iç’ kalmış gibi. Herhangi bir tehdit, yani şiir
içermediklerinden kimsenin umurunda bile değiller. Hatta kolektif egonun
teminatı olduklarını bile söylemek yanlış olmaz. </p>



<p>Şu
iyice bilinmeli: “Birçok bakımdan asıl önemli olan”, aslında “bu dolaşımın
ortaya çıkmasına yol açtığı belli biçimler değil, dolaşımın kendisi”dir. Dolaşım
dediğimiz şey akış, akıntı, varoluş… Öyleyse, çevremizde gördüğümüz her şey;
bizler, anlam, değer ve kurallar, börtü böcek, hayvanlar bu enerji, mineral
akışının ürünü şeyler, nesneler, bedenlerdir ve “Bu anlamda organik
bedenlerimiz, bu akışların geçici pıhtılaşmalarından başka bir şey değildir”. Hatta biraz daha
ileri gidip doğum dediğimiz şeyin aslında dünyanın ya da eko sistemin daha
küçük ölçekte kendi benzerini yaratması, dolayısıyla da kendi kendine kendini
tekrarlamasıdır diye buraya yeni bir başlık açmak bile mümkün. Şeyler, nesneler,
bedenler ise akışı, yani deneyimi, yaşantıyı mümkün kılan birer şey, birer
nesne, birer bedendir.</p>



<p>“Akış
(flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”,
“yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve
“süreksiz bir akıl” olarak mı? </p>



<p>Soru bu ve hayati… Hayati, çünkü “içeriden ve dışarıdan enerji
akışlarının” engellendiği son derece kibirli, buyurgan, zorba, yani emperyalist
ve aynı zamanda da cahil (cahil’i burada bütünden / dünyadan kopmak, bütüne
yabancılaşmak anlamında kullanıyorum), başka bir söyleyişle de insanbiçimsel anlam, değer ve kurallarıyla kapalı bir
sisteme (tipik bir monologdur) &nbsp;dönüştüğümüz artık kılavuz istemeyen bir köy.
Doğrusu, nesnel gerçekliğe uymayan zihinsel bir yapılanmamız, gerçekliğimiz
var. Tamam, yapılanmamız gerçek, ama hayali ve kurgusal.&nbsp;&nbsp; </p>



<p>Çöküş,
kapalı sistemlerin olmazsa olmaz (sine qua non) geleceğidir. Oysa çevremizde gördüğümüz her şey ucu
açık bir evrenin ürünüdür. Örneğin, kendilerini an be an daha büyük bir bütün,
yani ‘ben’ olan atomlara açan kutlu bir halktır kuarklar. Yalnızca kuarklar mı?
Değil elbette. Atomlar, moleküllere, moleküller çevremizde gördüğümüz şeylere,
çevremizde gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içimize çekip
yediğimiz, içtiğimiz şeyler ise dünyaya açar kendilerini. Başka bir söyleyişle
bütün bu şeyler, nesneler, bedenler dünya hakkında birer dünyadır. </p>



<p>Kapalı
sistemler ancak laboratuarlarda olur. Kim bilir belki de deneye tutulduğumuz ya
da kendimizi deneye tuttuğumuz bir laboratuardır dünya, olamaz mı? Ve imkân ve
kabiliyetlerini tüketinceye kadar evirilen kapalı sistemler sandığımızdan çok
daha hızlı ve hayal edilmesi imkânsız sonuçlarıyla birdenbire çökerler. Henry
Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin
yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” diyordu,
anımsayalım. Aha işte John Zerzan da “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi” dediği
bu durumun, <em>iki milyar yıl Aden’de
yaşadıktan sonra son on-on iki bin yıldır, Neolitik (Tarım) kalkışmasından bu
yana, </em>özellikle şiddetini ve baskısını artırdığını sık sık vurgular<em>.</em> </p>



<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/bir-denklemim-var.png?w=573" alt="" class="wp-image-3328" width="430" height="758" /></figure>



<p><strong>Bir denklemim var</strong></p>



<p>Doğumu uzun süren şeylerin, nesnelerin,
bedenlerin, örneğin dağların ölümü de uzun sürer. Şöyle de denilebilir daha az
akışkan şeyler, örneğin, katı, sert ve hareketsiz gibi görünen şeyler ağırdan
alıp zamana yayarlar kendilerini.</p>



<p>Ancak, ne diyordu <strong>Nietzsche</strong>: Eğer duyularımız
yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük.
Yani düzen ve kaos ya da uyku ve uyanıklık ya da denge ve uzak denge mutlak
olmayan iki uğrak yeridir. Diğer bir deyişle yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi
yüzde yüz bir kaos da yoktur. Düzen ve kaos iç içedir.</p>



<p>Şöyle
kalp irisi bir mana irisi bulabilir miyim diye epey eşelendim. Taktir elbette
sizin.</p>



<p><strong>Şimdi fasıl zamanı,
tabii önce fasıl heyeti</strong>:</p>



<p>Bu benim
hayatım, kimse karışamaz diye kasım kasım kasılarak
gezinirsin etrafta, ama damperli bir kamyon ya da seken bir kurşun ya da canlı
bir bomba gelip karışıverir hayatına. Şöyle diyebiliriz öyleyse: Asıl olarak
bir bütünün hayatı, hikâyesi var. Sen de hiç kuşkusuz bir bütünsün, ama daha
büyük bütünlerin içinde. Ailenin, yakın/uzak çevrenin, okulun, toplumun, anlam,
değer ve kuralların, eko sistemin, bir ülkenin, dünyanın, evrenin… Tabii bütünle
karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Bir başka deyişle yapıp ettikçe yapılıp
edilen, yapılıp edildikçe yapıp eden bir organizmasın. Yani hayatım dediğin şey
başka hayatlarla, başka hikâyelerle, başka anlam, değer ve kurallarla çevrili. İç
içesin her şeyle, yani hep bir bütün söz konusu. Savaşlar ya da hastalıklar ya
da terör bu yüzden hepimizi ilgilendiriyor. Aha işte akademisyen <strong>Serhat Tuna</strong>, zaman zaman
televizyonlardaki tartışma programlarından da bildiğimiz, <strong>TERÖR KAVRAMINA FELSEFİ
BAKIŞ, </strong><strong>adlı yazısında terörü
</strong><strong>Albert
Camus</strong>’tan <strong>Susan Sontag</strong>’a, <strong>Dr. İoanna
Kuçuradi</strong>’den Güney Florida Üniversitesi‘nde Profesör <strong>Randy Borum</strong>’a çeşitli isimleri referans alarak her yönüyle tartışıyor.
Saygılarımı sunuyorum. &nbsp;<strong></strong></p>



<p>Üstadım <strong>Adil
İzci</strong>’den bir öykü: “<strong>YETİNMEK
SEVİNDİRİR</strong>”. Adından anlaşılacağı üzere Sina Akyol’la ilgili bir öykü. Ayrıca,
Adil İzci’nin, bu yaz <strong>İş Bankası Kültür
Yayınları</strong>’ndan çıkan <strong>Mavi
Kitap/Yazınımıza Saygı ve Sevgi</strong> kitabı da olacak bu sayıda. Teşekkür
ediyorum. </p>



<p>Akademisyen,
şair, çevirmen, editör <strong>Volkan Hacıoğlu</strong>…
“<strong>Güz Müzesi“</strong> adlı şiiriyle: “Açılan kapılardan biri sensin diğeri yalnızlığım.“ Ustam
teşekkürler. </p>



<p><strong>Enoch Arden</strong><strong>, deyince aklınıza kim gelir?</strong><strong> </strong><strong>Elbette</strong><strong> </strong>Alfred Lord Tennyson… Aha işte, <em>Enoch
Arden</em> (1864), Kasım 2018&#8217;de <strong>VakıfBank Kültür Yayınları</strong>&#8216;ndan
usta şair ve çevirmen <strong>Tamer
Gülbek</strong>&#8216;in nefis çevirisiyle çıktı. Kısa bir tanıtımı olacak.
Ayrıca Tamer Gülbek’ten iki şiir. Biri kendi şiiri, diğeri ise <strong>Seamus Heaney </strong>(1939-2013)’den çeviri. Sağ olasın sevgili
Tamer Gülbek. </p>



<p><strong>Özkan Satılmış</strong>, <strong>Denizsuyukâsesi</strong>’nin ilk sayılarından bu
yana hep şiir ucumuzda yer aldı. Bu sayıda da <strong>Delik Deşik Bir Gece</strong>, adlı şiiriyle. Sağ olasın Özkan
Satılmış.</p>



<p><strong>Mustafa Eroğlu</strong>’ndan kısa bir
şiir: <strong>Kumun Zamanı</strong>. Bakın <strong>Hüseyin Peker</strong> “… sallayan, silkeleyen, yerinden kıpırdatan bir şairle karşı
karşıyayız. Tamamıyla doğaçlama, içinden geldiği gibi, saklamadan, çer-çöpünü
bozmadan konuşuyor. Usunda toplanmış kelimelerle, içindeki yokuştan aşağı
boşalmış hızı kesmeden yazıyor”, diyor Eroğlu hakkında. <strong>Denizsuyukâsesi</strong>’ne hoş geldin sevgili <strong>Mustafa Eroğlu</strong>.</p>



<p><strong>Mahmut Aksoy </strong>(Balıkların Bilmediğidir), <strong>Burak Nefesoğlu</strong> (Uzaklar İçin), <strong>Mustafa Şanlı (</strong>Iskalanmış), <strong>Rojda Erdem</strong> (Salça Kutusuna Ekilen Şahadet Parmağı) şiirleriyle Denizsuyukâsesi’nde… <strong>Mahmut Aksoy</strong> ile <strong>Mustafa Şanlı</strong>’yı epeydir tanıyorum. <strong>Burak Nefesoğlu</strong> ve <strong>Rojda Erdem</strong>, takipçinizim. Teşekkürler. </p>



<h2 class="has-vivid-red-color has-text-color wp-block-heading"><strong>NÂZIM HİKMET VE YALÇIN KÜÇÜK</strong></h2>



<h2 class="wp-block-heading">Osman Çutsay</h2>



<h4 class="wp-block-heading"><a href="http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/">http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/</a></h4>



<p>“Yaşadığı
zamanı aşan kaç yazarımız var? Daraltarak yineleyelim, 21’inci yüzyılda
olduğumuzu unutmadan: Henüz başlarında sayılırız 21’incisinin, tamam, ama
20’nci yüzyılı aşabilmiş kaç yazarımız var? Kendisine kalanı, hazır bulduğunu
yani, darmadağın eden ve kendisinden sonrasını da damgalayabilen kaç
düşünürümüz, yazarımız var? İlk bakışta “İşte o!” diyebileceğimiz kadar özgün
ve etkili kaç yazarımız var? Kaç aydınımız?</p>



<p>İki.</p>



<p>Biri geçen yüzyıla bir bıçak gibi girmişti ve hâlâ rüzgârını hissediyoruz. Eskitilemiyor. Diğeri, Türkçeden, yüzyılın son çeyreğinde bir bıçak gibi çıkmıştı ve hâlâ aramızda; rüzgârı yüzümüzde, sırtımızda.</p>



<p>İki genç devrimci bunlar, iki yazı ustası. Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük, Türkçenin yazı dünyasında, geçen yüzyıldan bu yüzyıla etkisi derinleşerek süren iki benzersiz müdahaledir. İki doruk. Başkalarıyla karıştırılamayacak kadar özgün ve ileri zamanlar üzerinde de etkili.&#8221;</p>



<h1 class="wp-block-heading">Bu satırlar, Osman Çutsay’ın Nazım Hikmet ve Yalçın Küçük adlı yazısından. Buradayım. Yazının devamını &nbsp;</h1>



<h1 class="wp-block-heading"><a href="http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/">http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/</a></h1>



<p>adresinden okuyabilirsiniz.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Asyıkıcı Cephe</strong></p>



<p>Açıkça
“Cumhuriyet’in karşısında” bir cephe var ve bir sürüler. <strong>Yalçın Küçük</strong>’ten hareketle, <em>sürüleştirmek
için insanı sürüleşmişlerdir</em>. Sürü olunca ağıllar da olacaktır tabii,
geleceği ortadan kaldırınca çoğunluğun yönelmekte zorlanmayacağı, bir “deh, yürü”
demenin yeterli olduğu gerici anlam, değer ve kurallar…&nbsp; Kimi “uvertürdür” bunların,&nbsp; “irili ufaklı piyasa dergilerinin neredeyse
tüm ucuz şöhretleri”, kimi de ‘asçürütücü’ ve ‘asyıkıcı’. Öyle ki, görüyoruz,
“Yıkın, daha çok yıkın haykırışındadırlar” hepsi koro/sürü halinde ve üstelik
utanmazlar: “Yıkıntıdan şehvet çıkarıyorlar” bir de. Sürünün elebaşları “<strong>Murat Belge</strong>, <strong>Ahmet Altan</strong>, <strong>Orhan Pamuk</strong>
ve daha önceki kuşaktan <strong>Kemal Tahir</strong>’dir”,
Yalçın Küçük’te. </p>



<p><strong>Fareler
ve insanlar</strong>… WordPress.com’da rastladığım bir şiir. Şairin
adı yok, <strong>Lacivert</strong>, diye yazarsan
sevinirim, dedi. Aldım kattım Denizsuyukâsesi’ne. Saygımla. &nbsp;</p>



<p><strong>İbrahim Yıldız</strong>… WordPress’te blogu
var: </p>



<p><strong>Yangında Samimi Yüzler</strong>, adlı yazısında <strong>Gernika’nın Bombalanması </strong>ve devamında <strong>Paul Eluard</strong>’ın <strong>Gernika’nın Zaferi</strong> adlı şiirinin çevirisi var. “Bu şiir 1938 yılında bombardımandan bir yıl sonra yazılmıştır. Benim şiire rastlamam 2006 yılına denk düşer. Uzun süren arayışlarıma rağmen bu güzel anlatının Türkçesine maalesef rastlayamadım. İşte bu nedenle kendim çevirmeye karar verdim. Bu benim için naçizane ilk şiir çevirisi denemesidir. Okuyucunun bunu da dikkate almasını rica eder, insanlığın haklı çıkacağı günlerin gelmesini dilerim”, diye bir not düşmüş İbrahim Yıldız. Teşekkür ediyorum. </p>



<p>Ve ben. <strong>Şiirden hisse</strong>, adlı bir köşe… <strong>Şiirden hisse</strong>’de <strong>Onur Behramoğlu</strong>’nun bu yıl <strong>Kırmızı Kedi</strong>’den çıkan kitabı <strong>Kalbim Ağır İşçim Sevgilim</strong> hakkında kısa bir değini, &nbsp;<strong>Cem Uzungüneş</strong>&#8216;in Nisan 2019&#8217;da <strong>Yakın Yayınları</strong>&#8216;ndan çıkan dördüncü şiir kitabı <strong>Sessizlik Korkusu</strong>’dan bir yudum ve çevirisini <strong>Tamer Gülbek</strong>’in yaptığı <strong>Alfred Lord Tennyson</strong>’ın Kasım 2018&#8217;de <strong>VakıfBank Kültür Yayınları</strong>&#8216;ndan çıkan <strong>Enoch Arden’inden (1864) bir ısırık olacak, hisseden varlıklara öneriyorum.</strong></p>



<p>Ve <strong>B’ulu’s Şiirlemeleri</strong>, sayfalar arasında
rastlayacağınız. Neye sayarsanız artık: <strong>Blues</strong>,
<strong>şekerleme</strong>, <strong>tekerleme</strong>, <strong>miirleme</strong>, <strong>zenzen</strong> ya da <em>aman sen de</em>… Taktir elbette sizin.&nbsp;
</p>



<p>Bu arada <strong>Denizsuyukâsesi</strong>’nin ana kapak görselinde ve <strong>Mahmut Aksoy</strong>’un <strong>Balıkların Bilmediği</strong> adlı şiirinin kapağında kullandığımız desen <strong>Derya Aslan</strong>’a aittir. Çok teşekkür ediyorum.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/img_20190907_193512_056.jpg?w=576" alt="" class="wp-image-3077" /></figure>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/">Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019 &#8211; SAYI 48</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3093</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
