<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sartre arşivleri - Uluer Aydoğdu</title>
	<atom:link href="https://ulueraydogdu.com/etiket/sartre/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ulueraydogdu.com/etiket/sartre/</link>
	<description>Kalbim, kaburgalarımın arasında minik bir gök cismi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Jul 2019 15:20:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">183529364</site>	<item>
		<title>VARLIK ve OLUŞ/UM</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/07/01/varlik-ve-olus-um/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/07/01/varlik-ve-olus-um/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 15:20:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Açık Yapıt]]></category>
		<category><![CDATA[Artaud]]></category>
		<category><![CDATA[becoming]]></category>
		<category><![CDATA[being]]></category>
		<category><![CDATA[Being and Time]]></category>
		<category><![CDATA[cisim]]></category>
		<category><![CDATA[Guattari]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[I heart Huckabees]]></category>
		<category><![CDATA[Ilya Prigogine]]></category>
		<category><![CDATA[raks eden kaos]]></category>
		<category><![CDATA[Sartre]]></category>
		<category><![CDATA[selforganization]]></category>
		<category><![CDATA[Tesadüfler]]></category>
		<category><![CDATA[uzak denge]]></category>
		<category><![CDATA[varlık]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık ve Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=2531</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uluer Aydoğdu “Niçin hiçbir şey yerine her şey var?” İnsan oluş, vatan oluş, şair oluş, çiçek oluş&#8230; Bütün mesele “olmak ya da olmamak” değil ‘oluşmak ya da oluş(a)mamak’. Çoğu zaman kendimizi sıkışıp kalmış gibi hissederiz. Doğrudur, çıkış yok gibidir: Acaba hakikaten çıkış yok mu? Belki de hakikaten saplanıp kaldık buraya. Tam da bu noktada, Nietzsche’den [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/07/01/varlik-ve-olus-um/">VARLIK ve OLUŞ/UM</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1 class="wp-block-heading" style="text-align:center;">Uluer Aydoğdu</h1>



<p style="text-align:left;" class="has-medium-font-size"><strong>“Niçin hiçbir şey yerine her şey var?” </strong></p>



<p>İnsan oluş, vatan oluş, şair oluş, çiçek oluş&#8230;
Bütün mesele “olmak ya da olmamak” değil ‘oluşmak ya da oluş(a)mamak’. Çoğu
zaman kendimizi sıkışıp kalmış gibi hissederiz. Doğrudur, çıkış yok gibidir:
Acaba hakikaten çıkış yok mu? Belki de hakikaten saplanıp kaldık buraya. </p>



<p>Tam da bu noktada, Nietzsche’den söz etmemek olmaz: “Eğer görebilen gözler olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdü”. Sanırım, varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki çelişkiyi ya da iç içeliği bundan daha iyi anlatan bir cümle olamaz. </p>



<p><strong>Kendi
kendine kendini organize eden sistemler</strong></p>



<p>Kendini bakterilerle, virüs ve mikroplarla
olduğu kadar dinozorlardan tutun da sivri burunlu farelere, lemurlara,
ihtiyazorlara, bitkilerden böceklere, balıklara ve insana kadar enva-i çeşit
biçime dönüştürerek gerçekleştiren canlı bir organizma demek mümkün kâinat
için. Hatta, bu organizmaya jeolojik oluşumlar olan dağları, dereleri, vadileri
ekleyebileceğimiz gibi insansal anlam, değer ve kuralları da katabiliriz.
Ancak, üç boyutlu mekân ve doğrusal/çizgisel zaman algımız bütün bu şeyleri
(süreçler) bizden ayrı ve birbirinden kopuk, yani müstakil olarak görme eğilimindedir.
Deliler, işte, bu bloke olmuş enerji kalıplarının (varlık) akmasına öyle ya da
böyle izin veren kişilerdir. Örneğin, sarhoş olup esridiğimizde, kısmen de
olsa, günlük, bildik dünyanın gerçekliğinden çıkıp daha farklı bilinç
düzeylerini yaşarız. Deliler bu okyanusta kontrolsüz bir şekilde batarlarken
normal dediğimiz insanlar inşa ettikleri gündelik yaşam adacığında yaşarlar. Sanatçılar
ise bu iki çelişik bilinç düzeyini bir yollu birleştirebilmiş insanlardır. Ancak,
kişi-üstü yaşantılardan referans alan bu insanların kesif gerçeklik ve üç
boyutlu mekân ve doğrusal/çizgisel zaman algısı için tehdit oluşturdukları, yani
tekin olmadıkları kesin. Hiyerarşik örgütlenmelerin sanatçılara karşı kuşku duymaları
bu yüzdendir. Her ne kadar sistemin içinde yer alsalar da, sanatçılar
akışkanlıklarla, akış ve oluşlarla bağlantılarını koparmazlar. </p>



<p>Nietzsche’nin sözüne geri dönecek olursak
kayanın aslında bir süreç olduğunu görürüz. Örneğin, şu her gün kullandığımız
kalemin kapladığı uzayda ağırlığı, biçimi, yani bir varlığı var. Ama aynı
zamanda da atomlar, atom altı parçacıkları, moleküller harıl harıl çalışıyorlar
kalemin içinde. Hareketli ve dolayısıyla da canlı bir şeydir kalem. Bu yüzden uyukluyor
gibi göründüğüne aldanmayın. Diyeceğim o ki, taş ya da kaya dediğimiz şeyler de
birer süreç, görece olarak katılaşmış akışlar ya da oluşlardır. Eğer hakikaten
görebilseydik aslında kalemin de tıpkı Nietzsche’nin kayası gibi dans eden bir
kaos olduğunu görürdük. Bu bağlamda, örneğin Sanskritçede cisim ya da nesne
sözcükleri yerine süreç, ilişki sözcükleri vardır. Zaten, bilim de nesnelerden
süreçlere geçerek nesne dediğimiz şeylerin süreçler içre süreçler, bir
ilişkiler ağı olduğunu kabul etme noktasında bir ‘zihinsel dönüşümün’
eşiğindedir. Şöyle de diyebiliriz: Hepimiz oluşlardan, yani süreçlerden, yani
ilişkilerden başka bir şey değiliz. Hatta, oluştan, oluşlardan başka bir
varlığımız yok. </p>



<p><strong>Peki
bütün bu varlıklar, biçimler, nesneler nerden geliyor?</strong></p>



<p>Heidegger, <strong>Being and Time</strong> (Varlık ve Zaman)’da “Niçin hiçbir şey yerine her şey var?”, diye sorar. Binlerce yıldır tartışılan, bir çoğumuzun zaman zaman kendine sorduğu, insanı çileden çıkaran, insanın canını yakan, “birazcık daha düşünecek olursam delireceğim” dediği bir sorudur bu. Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine ise böyle bir sorunun “anlamlı bir soru olduğundan emin olmadığını” belirterek “Belki de bu soru, dünyamızın dışında olan ve bu dünyayı yaratmakla yaratmamak arasında tercih yapabilen Biri’nin bakış açısıyla sorulabilir” der. Onun yerine, “sahi, en altta ne var” diye sormak daha anlamlı bir soru gibi geliyor bana. Çünkü, yukarıdan aşağıya değil de aşağıdan yukarıya bakmak, içeriden doğru bir bakış olacağından, bütünü anlayabilmek kadar kendi kendine, kendini örgütleme konusunda da bize birtakım ipuçları verecektir. </p>



<p><em><strong>Sahi
en altta ne var?</strong></em></p>



<p><em>Artaud’un bir şiirinde geçen </em><em>Organsız Beden</em><em>’den söz etmek istiyorum burada. Ancak, organsız beden, en altta yer
almakla birlikte hiçbir şeyin dayanağı ya da üzerinde mekânın oluştuğu bir
yüzey değildir. İlle de tarif etmek gerekirse </em>“Katmanlaşmamış,
şekilsiz, yoğun maddedir, yoğunluk matrisidir, yoğunluğu sıfıra eşit maddedir… Sıfırdan
başlayan yoğun bir büyüklük olarak gerçeğin üretilmesidir.”<a href="#_ftn1">[1]</a> de
diyebiliriz. “Organsız beden” tamlamasını alıp biyolojik, sosyolojik, kültürel
süreçlere olduğu kadar jeolojik süreçlere de aktaran Deleuze ve Guattari’ye
göre bütün bu süreçler “organsız beden”deki geçici ve kısmi oluşumlar,
pıhtılaşmalardır. Tabii bu pıhtılaşmalarla “organsız beden” ya da uzay-zaman
arasındaki karşılıklı yoğun geri beslemeyi hep göz önünde bulundurmak
gerekiyor.</p>



<p><strong>Organsız
Beden</strong></p>



<p>David O. Russell’ın &nbsp;&nbsp;<strong>I Heart Huckabees</strong>/ I
Love Huckabees (Tesadüfleri Seviyorum) (<strong>Jason Schwartzman</strong>, <strong>Isabelle
Huppert</strong>, <strong>Dustin Hoffman</strong>, <strong>Lily Tomlin</strong>) adlı filminde, Dustın
Hoffman elinde bir battaniyeyi tutarak “Bu battaniye dünyadaki bütün madde ve
enerjiyi temsil ediyor diyelim” der ve öyle görünüyor ki böylelikle <em>Organsız Beden</em>’e giriş yapar: Bu
bağlamda, ‘her birimiz, battaniye üzerindeki ayrı ayrı, irili ufaklı
kabartılarından biriyiz’ demek mümkün. Örneğin, başka kabartılar daha yapalım,
onlar da kanser ya da orgazm ya da kin, kalleşlik, hasret olsun.&nbsp; Ya da aile, kabile, klan… Sahi bir dağı
ütülesek ne kadar cevher eder? Her şey, yüzeyde, birbirinden ayrı görünse de
varoluş sahanlığında birbirlerinin içine geçmişlerdir. Bu anlamda, bizim
çiçeklenen bir ağaçtan, bir dağ oluşumundan en azından teknik olarak bir
farkımız yok. Tıpkı yeryüzü şekilleri gibi, varoluş şekilleri var diyebiliriz. Diğer
yandan ise kâinat oluşan bir şey, kendi kendine, kendini var ettikçe varolan,
var oldukça da kendini var eden bir organizma/sistem. Bizler her ne kadar
‘olmak tabanlı’ bir zihniyetle hareket etsek de özde ‘oluş tabanlı’yız. Bir
akış, bir sel&#8230; Deleuze’e göre insanların en korktukları şey de sel. Yani bir
şeyin bizi sürüklemesini, bir şeye kapılıp gitmek istemiyoruz. Ama nafile!
Umberto Eco’nun, <strong><em>Açık Yapıt </em></strong>adlı muhteşem kitabında gösterdiği gibi “evrensel
entropi eğrisi” her an iş başındadır ve bizim sahile/hayata bırakmaya
çalıştığımız ayak izlerini bir darbe ile siler atar. Sonra yeniden, tıpkı <strong>Sisyphos Efsanesi</strong>’nde olduğu
gibi. Her nesil yeniden başlar. Ancak, yine de “incelikli bir umut
duygusu” da yok değildir hani. Umalım ki 2015 (2015 tane 1’dir) yılı kaosun
kalbinden bize kozmik dengeye açılan bir kapı olur. Öyledir, her hastalık yeni
bir sağlık arayışıdır. Öyledir, her yeni yıl kolektif bir sezgisiyle o kapının
açılmasını beklediğimiz için, her şeye rağmen, coşkulu ve umutluyuzdur.</p>



<p>Oluşmanın yerine
olmak. Olan şey, göçebe oluşun tam tersidir. Böylece kasabalara, şehirlere,
anlam, değer ve kurallara yerleşilir. Sınırlar, çitler, duvarlar böyle böyle
ortaya çıktı. Süreç düşüncesinde yapısal hiçbir şey bulamazsınız, bu yüzden de
giriş, gelişme ve sonuç ya da temel, temel kazma, dolayısıyla yapı diye bir şey
yoktur. Yapı yoksa kirişler, kolanlar da olmayacaktır. “Yükseltin tavan
kirişlerini ustalar” diyordu Salinger, Amerikalı. ‘Özgürlükler coğrafyası’
belli ki dar geliyordu. Darlığı ortadan kaldırmak için en iyisi kirişleri (kirişi)
kırıp kaçmak. Gelecek ise ancak başımıza geldikten sonra bilebileceğimiz bir
şey. </p>



<p>Ne diyordu Sartre: “İnsan asla bilemeyeceği
bir hakikatin işçisidir.”<br></p>



<hr class="wp-block-separator" />



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Çizgisel Olmayan Tarih/ Bin Yılın Öyküsü, Manuel De
Landa (Çeviren: Ebru Kılıç), Metis Yayınları, İstanbul, 2006,s. 337. </p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/07/01/varlik-ve-olus-um/">VARLIK ve OLUŞ/UM</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/07/01/varlik-ve-olus-um/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2531</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
