DENİZSUYUKÂSESİ – YAZ 2019 – SAYI 48 – pdf

DENİZSUYUKÂSESİ – YAZ 2019 – SAYI 48 – pdf

Karıncanın, saksağanın, vaşağın bedeni dışında anlam, değer ve kuralları yoktur. Yoktur, çünkü balinanın bedeni anlam, değer ve kuralların kendisidir. Aha işte ortada somut, fiziksel ve nesnel bir beden varken, onun ötesinde, yanında, içinde, üstünde, altında anlam, değer ve kural arama ve bulma işi mi, metafiziktir. Öyleyse, geçmiş olsun.   


Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar…

“Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak imkânsız. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akış ve oluşlar…

Şiir de dolaşımdır, akış ve önemli olan şiirin dolaşımı, değiş tokuşudur. Ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Hobaaa… Potlatch!

Potlatch, unutulmuş bir şey! Kızılderililer, verilen armağana (gift) sessiz kalmazlardı, karşılığında bir şey verirlerdi hiç tereddüt etmeden. Marcel Mauss -işbölümü teorisini ortaya atan Emile Durkheim’ın yeğeni ve çalışma arkadaşı- The Gift (Armağan) adlı kitabında “potlatch’ı bölünmenin olumsuzlanması, bütünün onaylaması” olarak görür. “Bu”, der Mauss potlatch için, “hiç kimsenin dışlanmasına gerek olmayan -ya da dışlanması imkânsız- ilk yuvarlak masaydı.” Potlatch, Mauss’a göre Altın Çağ’ın bir yankısıdır da aynı zamanda. Buraya bir parantez açarsak: 1930’de Luis Bunuel’in çektiği L’age Do’r (Altın Çağ) filmi örneğin… Modern zamanlara küfürdür,  varoluştan kaçarken yakalandığımız girdaba esaslı bir karşı çıkış.

Potlatch, hiç de yabancı olmadığımız bir alışveriş biçimi aslında. Nefes alırken az önce aldığım nefesi vermek zorundayım. Aldığımı vermekten, verdiğimi almaktan söz ediyorum. Son derece karmaşık ve bilmem kaçıncı nesil bir bedenin yapıp ettiği işten… ‘Ben’ denilen şeyin bu alışverişte bir dahli yoktur. Beden, kendi kendine nefes alıp verir.

Bir şiiri, şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini kolaylaştırır. Böylece içinden geçilmesi gereken kodlar oluşur. Örneğin iyi-kötü şiir kodu.

‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Anbean bütün anlam, değer ve kuralları yok eden “her şeyi yadıysan ruh” iş başında… Hem Özyapım hem de Özyıkım’dır varoluş. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade, söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.”

Bu satırlar on sene öncesinden. Mühür dergisinin Mart-Nisan 2009 tarihli 24. sayısında yayımlanan Dolaşımı-İnternet, adlı yazımdan.Buradayım. Bahar bahar baharıyorum:

İnternet öncesi “bir yerden, belirli merkezlerden çok yere, her yere” anlam, değer ve kurallar üretimi, dağıtımı, dolaşımı şimdilerde merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden, her yerden çok yere, her yere” şeklinde eviriliyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için hiyerarşik, tekelci anti pazarlar (kapitalist) için hiç kuşkusuz tehdittir. Dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir merkezi karar alıcı’nın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor, düşünsenize.

Düşünce demişken söyleyeyim, düşünmek, taşınmakla sıkı sıkıya bağlı bir edimdir. Yani düşündüğünüzde var olan konumunuzdan başka bir yere taşınırsınız. Değilse ezber!

Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar… Şimdinin şekli şemalı öncekine benzemez, feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır tıpkı köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez. Akışlara blok koyan pıhtılaşmaların yanı sıra akışları geçiren yapılanmalar da vardır… İnsanlar akışların kendi üzerlerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışların sürekliliği esastır. Deleuze’e gidip sorsak insanların en çok korktuğu şeyin sel olduğunu söyleyecektir hemen. Doğru, akışın (varoluş doludizgin ve azgın bir akıştır) bizi savurup sürüklemesinden korkarız. Ama nafile; akışlar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden akıp geçer her defasında aşındırıp var olanı yeniden yapılandırarak. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak varoluş sürer, oluşur durur her defasında yeniden, var olur.

“Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı?

Soru bu ve hayati…

Denizsuyukâsesi – YAZ 2019 SAYI 48 – “Yetinmek Sevindirir”* – Adil İzci

Son günlerde, hayır efendim, son aylarda ne kadar sık yineliyorum bu dize-sözü bir bilseniz. Elleri dert görmesin o ozan dostumun! Elleri dert görmesin de bu değerde yeni dize-sözlerini de okuyalım! Sen Marmara’nın bir adasındasın, o Ege’nin bir kıyı kasabasında, nasıl duyar bu dileklerini, derseniz, ben de dünyanın ta öbür ucunda(n) bile dostlar birbirini duyar derim. Oldu mu?

            Bizim Karamel (bir Rus finosu), on günden beri yanımda. Evi ne kadar sevse de sokakların yeri ayrı. Canı ne zaman isterse yüzüme öyle bir hevesle bakıyor, oralı değilsem öyle bir “hev hev” tutturuyor ki sokaklarda dar alıyoruz soluğu. Yalnız kim kimi gezdiriyor, orası belirsiz…

Neden böyle dedim? Hangi sokağı isterse dalıyor. Aman iri bir hemcinsi ya da azgın, gözü kara bir kedi, evet kedi saldırır maldırır korkusuyla ben de hemen o sokağa dalıyorum. Bakıyorum ki bir tehlike yok, ortalık alabildiğine sakin, Karamel ufacık adımlarıyla bir burayı kokluyor, bir orayı. Eh, arada izini de bırakıyor elbet.

Döne döne neleri kokluyor bilmem. Kokluyor da ne oluyor, onu da bilmem. Haydi, yeter bu kadarı, gidelim artık desem, belki de gücenecek. O zaman ısrarla yüzüme bakar, yerinden bir adım olsun kımıldamaz. Kafa tutar kısacası. Keyfine uyuyorum ister istemez. O koklar dururken ben de sağı solu, evleri seyrediyorum. Oldum bittim severim seyrin böylesini. Yeter ki eski sokaklar, eski evler olsun bana. Adada da bu gibi sokaklardan, evlerden eh epeyce var.

Buraların pek yabancısı sayılmam aslında, ama uzun uzun, alıcı gözlerle seyrettin mi derseniz, yok, o kadarı yeni kısmet oluyor. Peki, iyi mi oluyor, kötü mü, orasında kararsızım. Evlerin arasında bir ev görüyorum, bu ev değil, tam tamına bir sanat yapıtı dememe kalmadan ıssız, hem de nicedir ıssız, kısacası bilmem ne kadar yıl önceleri kendi haline terk edilen bir ev olduğunu anlıyorum. Camları kırık bir pencerenin kirli, herhalde bir yerlerden sızan yağmur sularıyla dantelalı eteğine kadar sarı sarı leke kesilen perdesi küf, nem, daha kötüsü ölüm kokulu bir havayla kıpır kıpır… Sokak kapısının o artık has bir ustasını mumla arasanız zor bulunur vitrayları bile toz topraktan bulanık; yer yer kırık… Diyelim ki zamanlardan bir zaman birileri, sere serpe oturalım, ömrümüzün en güzel hazlarına erelim diyerek bu evleri yaptırdılar. Tam da öngördükleri gibi oldu hepsi. Sonra, nice bir zaman sonra da birer birer öldü-ler; belki öyle olmadı da yerlerinden kalkamaz hallere geldiler artık. Ya kızları oğulları tembellikten mi, dert saymaktan mı, hor görmekten mi, neden sildiler gönüllerinden bu güzelim evleri? Yoksa büyük kentin bin bir türlü “lüksü” (!) arasında unuttular mı?

Yakın yıllarda yapıldığını ya da yenilendiğini sandığım bazı evlerse tam tersine… Bir beğenisizlik, bir sevimsizlik ki ancak o kadar olur.  Nedir sur gibi duvarların, kalın kalın demir kapıların ardındaki o iri yarılık, nedir o kat kat üstünelik? Nedir alınlarındaki o herhalde parıltılı metalden birtakım yuvarlaklar? Güya aydınlık pencereleri mi?

Ya o kaba saba palmiyeler? Bu iklimin onca güzel, onca seyretmelere doyum olmaz ağacı dururken kimler aldı getirdi bunları adalara? Getirdi de ne buldu? Sonra o plastikten masalar, sandalyeler, oyuncaklar, kuzular, kazlar, ördekler falan filan nedir? Birazcık olsun anlamaz mı insan, adalar bir yana, hayata ne kadar aykırı olduğunu bu ıvır zıvırların?

Evet, bir de o türlüsü var: Evlerin, dükkânların önündeki kaldırımlar, daha ötesi sokak bile bir boydan öbür boya kadar birilerinin. Mutlaka engin bir doğa sevgisiyle (!) iri iri saksılardan bir sıra dizmek, abuk sabuk bir kameriye uydurmak yeterli. Asfalt yolun dört yerinden kazıldığını, oralara dikilen birtakım gür dallı bitkilerin, hanımelilerin, yasemenlerin üst katlara bağlandığını ve bu yolla hepimize ait kaldırımlardan güya (dürüst olayım; kimisi aslında gayet güzel!) birer kameriye elde edildiğini de gördüm desem, inanır mısınız? Fakat bunlar “kapatılan” birtakım yerlerin yanında nedir ki? Biraz iyimserlik gösterirsek, ne yapsınlar, evleri ya da dükkânları dardır, havasızdır, soluk alacak bir yer gereksinimi alt tarafı diye bazı hafifletici nedenler bile bulabiliriz.

            Ekmeğini kazanmak uğruna bir yerlere sığınmayı, oralarda bütün bir gün alın teriyle didinmeyi sanıyorum hepimiz anlarız. Gönlümüzün gücünce de kollarız o insanları, belleri bir an önce doğrulsun, en azından iyi kötü birtakım güvenceleri olsun isteriz; sevgimiz saygımız da cabası. Onlara ne sözüm olabilir? Asıl tepkim, ötekilere, kaldırımları da bir yana bırakalım, doğrudan doğruya sokakları üstelik plastik masa ve sandalyelerle, kiralık bisikletlerle babalarının tapulu malı gibi kapatanlara… Yanı sıra insaf nedir bilmeyenlere… Özellikle de günübirlik gezgin kaynayan tatil günlerinde… Bire, bilemediniz ikiye elde edilen, sekize ona o satılır mı? Satılırsa da buna yok efendim alın teri, yok efendim ekmek parası denebilir mi? 

            II

            Hemen hepimizin birtakım tuhaflıkları vardır ya, benim de vardır. Sözgelimi zaman zaman kendimi bir onarıcı gibi (de) duyumsarım. Olabilir, ne haddime olabilir. Yine de bir iki satır söz edeyim. Nasıl olsa kimseye bir zararı dokunmaz o kadarının. Daha fazlasının da dokunmaz ya, bilmem neden(se) bir iki satır dedim.

            Karamel, nazına oynayacağımı bilmenin rahatlığıyla gezisini sürdürsün bakalım bu sırada. Ben de bir gözüm onda, hayalleyeyim: 

            Bütün bu gördüklerim yalan… Neden mi yalan? Hepsi eskiden olduğu gibi de ondan…

            O sokak kapısı vitraylı olan evde uzun yıllardır bir müzisyen oturuyor.

            Gün olur balkonundan, pencerelerinden önce birtakım akort sesleri duyarım. Ardından da hafif boğuk bir ses… Genizden gibi… Keyifli olduğu kadar sitemli de… Sonu gelmez ki bu adamın tutkunluğunun. Sanıyorum memnundur da bu durumundan. Bana sorarsanız, tam bir “hercai gönüllü” demek haksızlık… o halde yarı “hercai gönüllü” sayalım. Yoksa sevmeli mi bu huyunu? Her yeni tutkunluğu, yeni besteleri demek ya! Sözlerinden anladığıma göre, endamlı… esmer… ela gözlü… ama ne yazık ki yine ilgisiz bir güzele tutkun!

            Kimdir acaba o güzel, bizim adadan olabilir mi diye bazı varsayımlar yürütebilirim. Yok, en iyisi orada durmak! Özel hayata girmez mi bu türlü konular? Yanı sıra, haydi anladım diyeyim, benim neyime gerek? Güzel, onun güzeli! 

            Müzisyenin evinin sağ yanındaki, her görenin hayran kaldığı mavi boyalı evse marangozundur. Öyle sıradan bir marangozun değil, ustaların ustası bir marangozun. Tamam, öbür adaları hesaba katmayayım; ama bu adada alın terinin sinmediği bir ev arasanız belki bulursunuz, belki bulamazsınız! Bir kusuru, sözünü pek tutmaz, büyük olasılıkla ister ama tutamaz. Ha bugün ha yarın… Bitivermez mi bir hafta daha… Eh, biraz pahalıcıdır da…

            Onun yanındaki, hani basamakları kıvrım kıvrım olan ev… Bir sürü tembel sokak kedisi uzanıyor ya avlusunda… Birisi de pencerenin önünde… Tekir… Orası da anasının gözü Rum bakkalın evi. Bütün kazıklarını tatlı bir dille attığından, öyle ha deyince kızamazsınız da…

Sözün kısası, bütün bu evler var oldukları yıllardan beri sakinleriyle, ona göre de süreğen canlılıklarıyla eskiden olduğu gibidir!

Issız eski evleri, bir gözüm ömür törpüsü Karamel’de, birer an da olsa, iyi dönemlerindeki gibi hayalledim diyeyim. Ya bu yakın yılların her yanından bir beğenisizlik, bir sevimsizlik… akan evlerini ne yapmalı? Haydi onlar da yalan olsun bitsin! Yosunlu yosunlu kırmızı kiremitlerin altındaki güzelim ada evlerinden sayayım onları da! Ya o surlar gibi kalın kalın görünenler mi? Duvarları mı diyorsunuz; ne ilgisi var efendim, lütfen biraz daha yakından bakın; taflan öbekleri onlar! Ardındakiler de, ah yine yanıltıyor sizi gözleriniz, plastikten olur mu; herhalde ceviz ağacından sade bir masa ve sandalyeleri! O ıvır zıvırlar mı? Hani, nerede? 

Ya o kaba saba palmiyeler? Onlarda mı yalan? Fakat canlı olanlara, tıpkı biz insanlar, hayvanlar gibi soluk alanlara ne yapılabilir ki? Göz(lerimi) yummak? Bir bakıma yok saymak? Hayır, gönlüm elvermiyor. Zaten, adada kendi kendilerine bitmedikleri halde bir sürü kötü söz ettim. Neyse, bu kadarla kalsın, her yeri sarmasınlar da… biz asıl bundan sonrasına bakalım: Yakıcı yaz günlerine bir serinlik aramaksa derdimiz, diyelim koyuca gölgeleriyle salkımsöğütler olamaz mı? İnanın bir zamanlar gölgelerinde saatlerce oynadığımdan, diplerinden akan derecikte dallarını, yapraklarını, masmavi, tek bulut olsun gezinmeyen yaz göğünü saflıkla izlediğimden, kâğıttan gemiler yüzdürdüğümden falan öne sürmüyorum!

Biliyorum, en zoru bundan sonrası… Önüne gelenin babasının tapulu malı gibi koca koca saksılar sıraladığı, kameriyeler düzenlediği, masa ve sandalyelerle kapattığı kaldırımları, sokakları arındırmaya benim hayal gücüm falan sökmez. Ne olacak peki? Hepsi olduğu gibi kalacak mı? Ne yazık ki öyle görünüyor. Mal mülk hırsı bu, para pul hırsı… Yanı sıra insafsızlığın hazzı… En kötüsü ne biliyor musunuz? Bütün bunlara kimselerin ses etmemesi, belki de edememesi… Olabilir, bizim bilemeyeceğimiz birtakım hesaplar da olabilir.

Bu nedenle daha söze girerken, Ege’nin bir kıyı kasabasındaki ozan dostumu, onun “Yetinmek sevindirir” dize-sözünü andım ya! Duyan biri(leri) olur mu aralarından bu güzelim sözü? Sanmam. İnanın sanmam ama umutsuz da olmuyor ki…

            * Sina Akyol’dan

Denizsuyukâsesi – YAZ 2019 – SAYI 48

Denizsuyukâsesi’nin Yaz 2019, 48. sayı

 

Alacalandı mı üzüm

durmaz yürür şaraba

sonrası şiir kerim

“Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak çok zor. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akış ve oluşlar…

Şiir, dolaşımdır, akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Hobaaa potlatch! Potlatch, unutulmuş bir şey… Kızılderili kabilelerindeki alışverişe verilen isimdir potlatch. Kızılderililer, verilen armağana (gift) sessiz kalmazlardı, karşılığında bir şey verirlerdi hemen hiç tereddüt etmeden. Marcel Mauss -işbölümü teorisini ortaya atan Emile Durkheim’ın yeğeni ve çalışma arkadaşı- The Gift (Armağan) adlı kitabında “potlatch’ı bölünmenin olumsuzlanması, bütünün bir onaylaması” olarak görür. “Bu” der Mauss potlatch için, “hiç kimsenin dışlanmasına gerek olmayan -ya da dışlanması imkansız- ilk yuvarlak masaydı.” Böyle bir ilişki ve iletişim biçimi olarak Potlatch, Mauss’a göre Altın Çağ’ın bir yankısıdır da aynı zamanda. Buraya bir parantez açabilir miyim: 1930’de Luis Bunuel’in çektiği L’age Do’r (Altın Çağ) filmi örneğin, modern zamanlara küfür olarak izlenmelidir. Aslında potlatch hiç de yabancı olmadığımız bir ilişki ve iletişim biçimi. Yeni bir nefes alırken biraz önce aldığımız nefesi vermek zorundayız. Aldığımız vermekten, verdiğimizi almaktan söz ediyorum. Hoş, son derece karmaşık ve bilmem kaçıncı nesil bedenlerimizin yapıp ettiği bir şeydir bu ve ‘ben’ denilen şeyin bu işte bir dahli yoktur. Beden, kendi kendine nefes alıp verir. İsterseniz deneyin, ne demek istemediğimi anlayacaksınız.

“Şiir, dolaşımdır, akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun”da kalmıştık, devamla: Bir şiiri, şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basitinden iyi-kötü şiiri kodu.

‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Her an bütün anlam, değer ve kuralları yok eden o “her şeyi yadıysan ruh” kendi kendine kendini de yadsıyarak hareket ediyor. Hem Özyapım hem de Özyıkım’dır o. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.” Hobaaa”

Bu satırlar on sene öncesinden. Mühür dergisinin Mart-Nisan 2009 tarihli 24. sayısında yayımlanan Ağ Dolaşımı-İnternet, adlı yazımdan. Buradayım. Bahar bahar baharıyorum:

İnternet öncesi “bir yerden, belirli merkezlerden çok yere, yani her yere” anlam, değer ve kurallar üretimi, dağıtımı şimdilerde merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden, her yerden çok yere, her yere” şeklinde değişiyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için hiyerarşik, tekelci anti pazarlar (kapitalist) için hiç kuşkusuz tehdittir. Şimdilerde, dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir merkezi karar alıcı’nın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor.

Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar… Şimdi, burada oluşanın şekli şemalı öncekine benzemez, feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır tıpkı köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez. Akış, akışları denetleyen ya da akışa, akışlara blok koyan pıhtılaşmalar vardır. Akışları geçirebildiği gibi onları engelleyen pıhtılaşmalar… İnsanlar akışların kendi üzerilerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışın, akışların sürekliliği esastır. Deleuze’ün özellikle vurguladığı gibi insanlar en çok selden korkar. Yani akışın (varoluş, doludizgin ve azgın bir akıştır) kendilerini savurup sürüklemesinden… Ama nafile; akışlar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden, dışından akıp geçer her defasında aşındırıp var olanı yeniden yapılandırarak. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak yaşam sürer, oluşur durur her defasında yeniden, var oluruz. Yaşamın ya da varoluşun “telafi edici” gücüdür bu.

Aldı varoluş cini olduğundan hiç kuşku duymadığın Mephisto, Goethe eliyle:

“Hep yadsıyan o ruhum ben

 çünkü oluşan her şey,

 yok olmayı hak eder” diye

uçsuz bucaksız bir ovayı

bir sabah pattadan önüne bırakıverdi

bunu hatırlıyorsun

o ovada gezinirken

“doğum, dışa ölmekse

içe doğmaktır ölüm”, demiştin sen de.

Bir şiirlemem var

Her aldığım nefeste kâinatı içime çekiyor her verdiğim nefeste geri veriyorum. Hiçbir şey bende kalmıyor, ben hiçbir şeyde kalmıyorum. Kendi kendime kendimi soluyor, kendi kendime kendimi soludukça kendimi var ediyorum. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça var eden bir şeyim ben, bir nesne, bir beden. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça var eden bu şeyin, bu nesnenin, bu bedenin aklı, kalbi, bilinciyim ben. Dünya hakkında bir dünya, güneş sistemi hakkında bir sistem, Samanyolu Gökadası hakkında bir ada… Şimdi, şu an, burada her şeyle, her nesneyle, her bedenle (börtü böcekle, kuarklarla, atomlarla, moleküllerle, yıldızlarla, süper novalarla, nötrinolarla, lemurlarla, kertenkelelerle, dağlarla, çakıl taşlarıyla, nehirlerle, vadilerle) birlikte yalnızca var oluyorum. Var olmaktan başka ne bilirim! Bunun bilgisi, bunun bilinciyle her şeyi, her nesneyi, her bedeni saygıyla, sevgiyle, şefkatle selamlıyorum.

Çilliplopom Diyarı

Biz burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz.

Biz burada, kötülüğü var edeceği için hiçbir şeye iyi demeyiz.

Biz burada, önemsize işaret edeceği için hiçbir şeye önemli demeyiz.

Biz burada her şeyi birbirine bağlayan ortak kalıpla ilgiliyiz. Ve bu kalıp uyarınca karmaşıklaştıkça daha çok, daha çok bağlanıyoruz birbirimize ve her şeye.

“Var”, dediğimde “Yok” kendiliğinden var olur. Yani “Var”, “Yok”u var eder. “Yok”, dediğimde ise “Var” kendiliğinden var olur. Yani “Yok”, “Var”ı var eder.

“Kötüye” işaret edeceğinden “İyi” ya da “İyiye” işaret edeceğinden “Kötü” diye bir şey yoktur Çilliplopom Diyarı’ında.

Ya da “Var”, “Yok”tur; “Yok”, ” Var”dır.

Kötülüğü mü yok etmek istiyorsun iyiliği ortadan kaldır öyleyse!

Şunu açık etmeli: Birbirini dışarılayan her şey aslında birbirini buyur edip içeriye alıyor, yani içeriliyor. Bu yüzden mutlak, yüzde yüz bir varlık/yokluk, ölüm/dirim, kış/bahar, düzen/kaos, uyku/uyanıklık, denge/uzak denge yok. Tabii, bunu söylediğim anda “Var”a da işaret etmiş oluyorum.

İskambil kâğıtları kulesidir bu! İkilikler üzerinden yükselip yapılanan. Ancak kâğıtlardan bir tanesini aradan çekersem kule kendiliğinden yıkılır.

Pirelenme süreci

Büyüklüklere ve küçüklüklere kafayı takmış bir uygarlığımız var, yani niceliğe. Ve bu yüzden bir damla suyun okyanus gibi davrandığını kafamızda canlandıramıyoruz. Ya da kasırganın aslında bir esinti olduğunu…

Aldı Amerikalı bilim insanı ve matematikçi ve aynı zamanda da eşik cinim Benoît B. Mandelbrot, Jonathan Swift üzerinden:

“Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”

Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun, konuşun!  

“Olumlama” ve “Değilleme” yapmadan konuşmak Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in  (Collège de France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz.

Bu yüzden “bu, iyidir” dersem aldırmayın edin, “şu, kötüdür dersem” boş verin. Aha işte aldı bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke:

I’m so afraid of peoples’s words.

They say everything so clearly:

And this is called dog, and that is called house,

And here is the beginning and the end is there.

Ah canım benim, fırlatma rampam, kaçış çizgim nerden buldun bunları, kim fısıldadı bunları sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama:

İnsanların sözleri beni de çok korkutuyor be dostum

Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:

Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,

İşte burası başlangıç, şurası da son.

Haydi, bu şudur, şu budur demeden, olumlama ve değilleme yapmadan konuşalım, konuşalım, konuşalım… Kalbim, kaburgalarımın altında küçük bir gök cismi ve ben, ne buyurduysa kalbim onu yaptım, diyeceğim kalbi varsa yürünesi, koşulasıdır… Kadim bir ayettir bu, kalbi olmayan hayali ve kurgusal yolların akıştan bizi ayrı düşürdüğüne, bizi bir girdaba sürüklediğine dikkat çeken işaret parmağıdır, kaydediyorum.

Büyük Boşalma

Hava giderek kararıyor sevgilim, ateşi koruyalım, ateş bizim dinimiz. Var olmanın dayanılmaz hafifliği mi, hadi oradan be, var olmanın büyüsünden, o tek, o eşsiz ve biricik ağırlığından, sorumluluğundan, karanlığa kızmadan aydınlığı sevmenin şekli şemalından söz etmek istiyorum. İzin verin, biraz eşeleneyim burada. Etrafımızda gördüğümüz her şey; nesneler, bedenler, kafamızı kaldırdığımızda gördüğümüz yıldızlar, güneş, ay; aha işte yakınlardaki bir tepenin yamacında hışırdayarak ilerliyor bir yılan, şiir orada, git katıl, o, kendilerini anbean daha büyük bir ben, yani daha büyük bir bütün olan atomlara açan kutlu bir halktır kurklar, hiç geri kalır mı, kendilerini moleküllere açan başka kutlu bir halk, atomlar ve etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içine çektiğimiz, yediğimiz içtiğimiz her şey dengeden uzak dengeye, bir başka deyişle düzenden kaosa müthiş bir akışın, trafiğin mahsulü… Tabii bu akışın (flux, olmaktan oluşa, from being to becoming,  diyordu buna uz görüşlü bir bulut olduğundan emin olduğum Nietzsche) tersi de var. Şunu söylemeye çalışıyorum: Denge ve uzak denge; düzen ve kaos aynı bütünün, akışın mutlak, yüzde yüz olmayan iki uğrak yeridir. Bu yüzden varoluşta her şey mümkün değil, zorunludur. Düşünelim: Başlangıçta, tabii görece bir başlangıçtır bu, 60’lı yıllarda termodinamikte bir devrim yaratmış ve bu yüzden termodinamiğin şairi olarak da bilinen ve 77’de Nobel Kimya Ödüllü adamım, eşik cinim Ilya Prigogine, Big Bang (Büyük Patlama)’i bir başlangıç olarak değil de termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası olarak görür, saygılarımı yazıyorum, ne diyordum, başlangıçta (başlangıçsızlık ve sonsuzluktan söz ediyorum) her şey mükemmel bir denge ve düzendedir her şey, sonra yavaş yavaş ve hızlı hızlı denge ve düzenden uzak denge ve kaosa doğru uzaklaşır.

Baharı karşı konulmaz bir enerji biriktirir doğa, kışın

Hep denge ve düzendeysen; tiril tiril ve ütülü bir gömlek gibi askıdaysan, katlanıp bir yere konulmuş bir battaniye isen, bir divana serilmiş hiçbir kırışıklığı, buruşukluğu olamayan bir çarşaf gibiysen, o gömleğin, battaniyenin, çarşafın bir hikâyesinin, bir hayatının olmadığı gibi senin de bir hikâyen, hayatın olmaz, olmayacaktı. Diyeceğim düzen bozulmasıdır hayat, simetri kırılması. Denge ve düzen gerilme, enerji biriktirme uğrağıdır. Sonra patlama, öyle bir tazyiki vardır ki o yalnız, o devrimci anın, bu yüzden büyük patlama deniliyor Big Bang için, yoksa bir yumurtanın falan patlaması değildir. Yalnızca dengede biriken enerjinin müthiş bir tazyikle boşalmasıdır, boşalıp, başta hızla ve giderek yavaşlayarak yayılıp dağılmasıdır.

Yaylanıp oklanan, oklanıp yaylanan tipik bir tırtılın, ok-yay canlısının, belki de bir tırtıldır evren, ileriye doğru hareketi, boşalması, yayılması, dağılması, pervasızlığı ve isyanıdır. Bugün büyük patlama hala sürüyor, evren genişlemeye, yayılmaya devam ediyor ama başlangıçtaki hızıyla değil, giderek yavaşlıyor. Sonra termodinamik bir dengeye (ısıl ölüm) ulaşıp çökecek gibi görünüyor. Bilinmez ama yönetmenliğini Ian Sftley’in yaptığı Kevin Spacey, Jeff Bridges ve Mary McCormack’ın başrollerini paylaştığı 2001 yapımı bir bilim kurgu film olan K-PAX’da, Kevin Spacey, yani Prot (K-PAX isimli bir gezegenden geldiğini iddia etmektedir) filmin sonunda kendisini tedavi etmeye çalışan doktoru Mark Powell’a şöyle der: “Sana bir şey söylemek istiyorum Mark, henüz bilmediğin bir şey, ama biz K-Pax’liler bunu keşfedecek kadar uzun suredir varız. Evren genişleyecek ve sonra tekrar içine çökecek, sonra tekrar genişleyecek. Bu işlemi sonsuza dek tekrarlayacak. Ama bilmediğin; evren tekrar genişlediğinde her şey yine şimdiki gibi olacak. Bu arada ne hata yaptıysan bir sonraki geçişinde tekrar yaşayacaksın. Yaptığın her hatayı tekrar yaşayacaksın. Tekrar ve tekrar, sonsuza dek. Sana tavsiyem bu sefer doğru olanı yapman. Çünkü bu an, elindeki tek şey.”

Hürmetler! Mis kokulu çiçekler.

Küçük İskender… Sevenlerinin başı (yarası) sağalsın!  

Küçük İskender öldü. Yolu açık olsun. Böyle diyorum çünkü “Doğduğumuzda, akışın (varoluşun, U. A.) belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde yığınına dönüştürür.” Daha sonraki uzay-zaman düzenlemeleri için. İşte fiziksel olarak bu hammadde yığınının ‘rahmetli’ olması için dilekte bulunmaktır “yolu açık olsun” demek.

Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı

belki de bir evin tuğlası?

Bunu bilemeyiz elbette, kaç tane gül yetiştirir bir ceset?

Şair Küçük İskender’e gelirsek: Aha işte Küçük İskender, son model, bilmem kaçıncı nesil son derece karmaşık ve kendi aklı, kendi kalbi, kendi bilinci olan bir beden vasıtasıyla görüp işittiği, dokunduğu, kokusunu içine çekip yediği, içtiği şeylerin, nesnelerin, bedenlerin toplamıdır. Doludizgin ve azgın akışta rastladığı ki rastlamak kapıp çalmak demektir, kapıp çaldığı, toplayıp biriktirdiği bir deneyim yumağı, yaşantılar silsilesi, dünya hakkında bir dünya… Burada ‘ben’ denilen şey ise bu nesnel, fiziksel şeyin, nesnenin, bedenin aklının, kalbinin, bilincinin ötesinde kallavi bir tarih ve kallavi bir coğrafya baskısıyla, yani arka plan ışımasıyla oluşan, oluşturulan bir şey. Şunu açık etmeye çalışıyorum: “Bir eko sistemde enerji ve mineral akışları, belli türdeki hayvanlar ya da bitkiler olarak tezahür eder (Ian, G. Simmons, Biogeography: Natural and Cultural (Londra: Edward Arnold, 1979), s. 79).” Yani Küçük İskender kallavi bir dönem baskısının ürünüdür, bunu göz ardı edemeyiz. Bana ekosistemini söyle sana kim ya da ne olduğunu söyleyeyim!

Osman Çutsay, “Öfke-Türk Çürümesinde Sanatın Rolü” adlı son kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye kayıt koyup “Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük İskender, Elif Şafak…” gibi isimleri öne çıkararak “Bu isimlerin birer direniş abidesi olduğunu ileri sürecek olan var mı?” diye sorar: “Herhalde yoktur”.

Ah, evet usta bir şairdir Küçük İskender. Bunun aksini kimse söyleyemez. Ve “Gücü yetenler şiire iltica etsin. Hele imkânı olanlar tez zamanda… Son sözüm bu olsun”, https://www.artigercek.com/haberler/kucuk-iskender-siire-iltica-edin-son-sozum-de-bu-olsun , diyerek öldü. Ama hangi şiire?

Bir daha söyleyeyim Küçük İskender’in şairliğini tartışmıyorum. Öyle ki “Yaşam alanı azınlık oluştur. Deli dolu çağlayan bir ırmak gibi ya da tıslamalarını kâğıda geçiren bir kaplan gibi ya da bir taşın üzerinde güneşlenen bir kertenkele gibi yazar” Küçük İskender: “Yaşamın hanesine hep bir şeyler bırakır; bir cıvıltı, bir kükreme, bir yaralı oluş manisi, yaşam cinsinden bir tıslama, çöl rengi, orman tekinsizliği, oluş sesleri…” Bu satırlar 11 yıl önce kendisiyle ilgili yazdığım yazıdan. Kendisine de göndermiştim. “Bir dergiye gönder”, demişti. Nitekim Sınır’da dergisine yayımlanmıştı.

Tabii işi abartanlar da var. Aha işte “Nâzım Hikmet nasıl 20’nci yüzyılda Türk şiirinin temsilcisiyse, o da (Küçük İskender) 21’inci yüzyıldaki temsilcisidir” http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/kucuk-iskender-cirilciplak-siir-41266004 diyor Haydar Ergülen. Abi be yüzyılın bitmesine daha 80 yıl var!

Neyse… Aslında şöyle bir bakıldığında bile, özellikle de 80’den sonra, birkaç istisna dışında, Türk şiirinin ka’ale, çerçeveye alınabilecek bir isim çıkarmadığı, çıkaramadığı hemen görülecektir. Kibirli, buyurgan, zorba, baskıcı sistemin son zamanlarda herhangi bir şairi tehdit olarak görüp ciddiye aldığını bilen, gören, işiten var mı? Yoktur. Çünkü direnen, “varolmanın dayanılmaz hafifliği”ne karşı çıkan, bu ‘satha’ yayılan bir şair yok. Şiirin, başlı başına bir “reddiye” olduğunu unutmuş görünüyor şairler. ‘İmgeveleyip’ duruyorlar işte. Sözüm ona sanat yapıyor, ‘iç’lerini döküyor, sayıklıyorlar. Sanki bir ‘iç’leri varmış, sanki ortada bir ‘iç’ kalmış gibi. Herhangi bir tehdit, yani şiir içermediklerinden kimsenin umurunda bile değiller. Hatta kolektif egonun teminatı olduklarını bile söylemek yanlış olmaz.

Şu iyice bilinmeli: “Birçok bakımdan asıl önemli olan”, aslında “bu dolaşımın ortaya çıkmasına yol açtığı belli biçimler değil, dolaşımın kendisi”dir. Dolaşım dediğimiz şey akış, akıntı, varoluş… Öyleyse, çevremizde gördüğümüz her şey; bizler, anlam, değer ve kurallar, börtü böcek, hayvanlar bu enerji, mineral akışının ürünü şeyler, nesneler, bedenlerdir ve “Bu anlamda organik bedenlerimiz, bu akışların geçici pıhtılaşmalarından başka bir şey değildir”. Hatta biraz daha ileri gidip doğum dediğimiz şeyin aslında dünyanın ya da eko sistemin daha küçük ölçekte kendi benzerini yaratması, dolayısıyla da kendi kendine kendini tekrarlamasıdır diye buraya yeni bir başlık açmak bile mümkün. Şeyler, nesneler, bedenler ise akışı, yani deneyimi, yaşantıyı mümkün kılan birer şey, birer nesne, birer bedendir.

“Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı?

Soru bu ve hayati… Hayati, çünkü “içeriden ve dışarıdan enerji akışlarının” engellendiği son derece kibirli, buyurgan, zorba, yani emperyalist ve aynı zamanda da cahil (cahil’i burada bütünden / dünyadan kopmak, bütüne yabancılaşmak anlamında kullanıyorum), başka bir söyleyişle de insanbiçimsel anlam, değer ve kurallarıyla kapalı bir sisteme (tipik bir monologdur)  dönüştüğümüz artık kılavuz istemeyen bir köy. Doğrusu, nesnel gerçekliğe uymayan zihinsel bir yapılanmamız, gerçekliğimiz var. Tamam, yapılanmamız gerçek, ama hayali ve kurgusal.  

Çöküş, kapalı sistemlerin olmazsa olmaz (sine qua non) geleceğidir. Oysa çevremizde gördüğümüz her şey ucu açık bir evrenin ürünüdür. Örneğin, kendilerini an be an daha büyük bir bütün, yani ‘ben’ olan atomlara açan kutlu bir halktır kuarklar. Yalnızca kuarklar mı? Değil elbette. Atomlar, moleküllere, moleküller çevremizde gördüğümüz şeylere, çevremizde gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içimize çekip yediğimiz, içtiğimiz şeyler ise dünyaya açar kendilerini. Başka bir söyleyişle bütün bu şeyler, nesneler, bedenler dünya hakkında birer dünyadır.

Kapalı sistemler ancak laboratuarlarda olur. Kim bilir belki de deneye tutulduğumuz ya da kendimizi deneye tuttuğumuz bir laboratuardır dünya, olamaz mı? Ve imkân ve kabiliyetlerini tüketinceye kadar evirilen kapalı sistemler sandığımızdan çok daha hızlı ve hayal edilmesi imkânsız sonuçlarıyla birdenbire çökerler. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” diyordu, anımsayalım. Aha işte John Zerzan da “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi” dediği bu durumun, iki milyar yıl Aden’de yaşadıktan sonra son on-on iki bin yıldır, Neolitik (Tarım) kalkışmasından bu yana, özellikle şiddetini ve baskısını artırdığını sık sık vurgular.

Bir denklemim var

Doğumu uzun süren şeylerin, nesnelerin, bedenlerin, örneğin dağların ölümü de uzun sürer. Şöyle de denilebilir daha az akışkan şeyler, örneğin, katı, sert ve hareketsiz gibi görünen şeyler ağırdan alıp zamana yayarlar kendilerini.

Ancak, ne diyordu Nietzsche: Eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük. Yani düzen ve kaos ya da uyku ve uyanıklık ya da denge ve uzak denge mutlak olmayan iki uğrak yeridir. Diğer bir deyişle yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi yüzde yüz bir kaos da yoktur. Düzen ve kaos iç içedir.

Şöyle kalp irisi bir mana irisi bulabilir miyim diye epey eşelendim. Taktir elbette sizin.

Şimdi fasıl zamanı, tabii önce fasıl heyeti:

Bu benim hayatım, kimse karışamaz diye kasım kasım kasılarak gezinirsin etrafta, ama damperli bir kamyon ya da seken bir kurşun ya da canlı bir bomba gelip karışıverir hayatına. Şöyle diyebiliriz öyleyse: Asıl olarak bir bütünün hayatı, hikâyesi var. Sen de hiç kuşkusuz bir bütünsün, ama daha büyük bütünlerin içinde. Ailenin, yakın/uzak çevrenin, okulun, toplumun, anlam, değer ve kuralların, eko sistemin, bir ülkenin, dünyanın, evrenin… Tabii bütünle karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Bir başka deyişle yapıp ettikçe yapılıp edilen, yapılıp edildikçe yapıp eden bir organizmasın. Yani hayatım dediğin şey başka hayatlarla, başka hikâyelerle, başka anlam, değer ve kurallarla çevrili. İç içesin her şeyle, yani hep bir bütün söz konusu. Savaşlar ya da hastalıklar ya da terör bu yüzden hepimizi ilgilendiriyor. Aha işte akademisyen Serhat Tuna, zaman zaman televizyonlardaki tartışma programlarından da bildiğimiz, TERÖR KAVRAMINA FELSEFİ BAKIŞ, adlı yazısında terörü Albert Camus’tan Susan Sontag’a, Dr. İoanna Kuçuradi’den Güney Florida Üniversitesi‘nde Profesör Randy Borum’a çeşitli isimleri referans alarak her yönüyle tartışıyor. Saygılarımı sunuyorum.  

Üstadım Adil İzci’den bir öykü: “YETİNMEK SEVİNDİRİR”. Adından anlaşılacağı üzere Sina Akyol’la ilgili bir öykü. Ayrıca, Adil İzci’nin, bu yaz İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Mavi Kitap/Yazınımıza Saygı ve Sevgi kitabı da olacak bu sayıda. Teşekkür ediyorum.

Akademisyen, şair, çevirmen, editör Volkan Hacıoğlu… “Güz Müzesi“ adlı şiiriyle: “Açılan kapılardan biri sensin diğeri yalnızlığım.“ Ustam teşekkürler.

Enoch Arden, deyince aklınıza kim gelir? Elbette Alfred Lord Tennyson… Aha işte, Enoch Arden (1864), Kasım 2018’de VakıfBank Kültür Yayınları‘ndan usta şair ve çevirmen Tamer Gülbek‘in nefis çevirisiyle çıktı. Kısa bir tanıtımı olacak. Ayrıca Tamer Gülbek’ten iki şiir. Biri kendi şiiri, diğeri ise Seamus Heaney (1939-2013)’den çeviri. Sağ olasın sevgili Tamer Gülbek.

Özkan Satılmış, Denizsuyukâsesi’nin ilk sayılarından bu yana hep şiir ucumuzda yer aldı. Bu sayıda da Delik Deşik Bir Gece, adlı şiiriyle. Sağ olasın Özkan Satılmış.

Mustafa Eroğlu’ndan kısa bir şiir: Kumun Zamanı. Bakın Hüseyin Peker “… sallayan, silkeleyen, yerinden kıpırdatan bir şairle karşı karşıyayız. Tamamıyla doğaçlama, içinden geldiği gibi, saklamadan, çer-çöpünü bozmadan konuşuyor. Usunda toplanmış kelimelerle, içindeki yokuştan aşağı boşalmış hızı kesmeden yazıyor”, diyor Eroğlu hakkında. Denizsuyukâsesi’ne hoş geldin sevgili Mustafa Eroğlu.

Mahmut Aksoy (Balıkların Bilmediğidir), Burak Nefesoğlu (Uzaklar İçin), Mustafa Şanlı (Iskalanmış), Rojda Erdem (Salça Kutusuna Ekilen Şahadet Parmağı) şiirleriyle Denizsuyukâsesi’nde… Mahmut Aksoy ile Mustafa Şanlı’yı epeydir tanıyorum. Burak Nefesoğlu ve Rojda Erdem, takipçinizim. Teşekkürler.

NÂZIM HİKMET VE YALÇIN KÜÇÜK

Osman Çutsay

http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/

“Yaşadığı zamanı aşan kaç yazarımız var? Daraltarak yineleyelim, 21’inci yüzyılda olduğumuzu unutmadan: Henüz başlarında sayılırız 21’incisinin, tamam, ama 20’nci yüzyılı aşabilmiş kaç yazarımız var? Kendisine kalanı, hazır bulduğunu yani, darmadağın eden ve kendisinden sonrasını da damgalayabilen kaç düşünürümüz, yazarımız var? İlk bakışta “İşte o!” diyebileceğimiz kadar özgün ve etkili kaç yazarımız var? Kaç aydınımız?

İki.

Biri geçen yüzyıla bir bıçak gibi girmişti ve hâlâ rüzgârını hissediyoruz. Eskitilemiyor. Diğeri, Türkçeden, yüzyılın son çeyreğinde bir bıçak gibi çıkmıştı ve hâlâ aramızda; rüzgârı yüzümüzde, sırtımızda.

İki genç devrimci bunlar, iki yazı ustası. Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük, Türkçenin yazı dünyasında, geçen yüzyıldan bu yüzyıla etkisi derinleşerek süren iki benzersiz müdahaledir. İki doruk. Başkalarıyla karıştırılamayacak kadar özgün ve ileri zamanlar üzerinde de etkili.”

Bu satırlar, Osman Çutsay’ın Nazım Hikmet ve Yalçın Küçük adlı yazısından. Buradayım. Yazının devamını  

http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/

adresinden okuyabilirsiniz.

Asyıkıcı Cephe

Açıkça “Cumhuriyet’in karşısında” bir cephe var ve bir sürüler. Yalçın Küçük’ten hareketle, sürüleştirmek için insanı sürüleşmişlerdir. Sürü olunca ağıllar da olacaktır tabii, geleceği ortadan kaldırınca çoğunluğun yönelmekte zorlanmayacağı, bir “deh, yürü” demenin yeterli olduğu gerici anlam, değer ve kurallar…  Kimi “uvertürdür” bunların,  “irili ufaklı piyasa dergilerinin neredeyse tüm ucuz şöhretleri”, kimi de ‘asçürütücü’ ve ‘asyıkıcı’. Öyle ki, görüyoruz, “Yıkın, daha çok yıkın haykırışındadırlar” hepsi koro/sürü halinde ve üstelik utanmazlar: “Yıkıntıdan şehvet çıkarıyorlar” bir de. Sürünün elebaşları “Murat Belge, Ahmet Altan, Orhan Pamuk ve daha önceki kuşaktan Kemal Tahir’dir”, Yalçın Küçük’te.

Fareler ve insanlar… WordPress.com’da rastladığım bir şiir. Şairin adı yok, Lacivert, diye yazarsan sevinirim, dedi. Aldım kattım Denizsuyukâsesi’ne. Saygımla.  

İbrahim Yıldız… WordPress’te blogu var:

Yangında Samimi Yüzler, adlı yazısında Gernika’nın Bombalanması ve devamında Paul Eluard’ın Gernika’nın Zaferi adlı şiirinin çevirisi var. “Bu şiir 1938 yılında bombardımandan bir yıl sonra yazılmıştır. Benim şiire rastlamam 2006 yılına denk düşer. Uzun süren arayışlarıma rağmen bu güzel anlatının Türkçesine maalesef rastlayamadım. İşte bu nedenle kendim çevirmeye karar verdim. Bu benim için naçizane ilk şiir çevirisi denemesidir. Okuyucunun bunu da dikkate almasını rica eder, insanlığın haklı çıkacağı günlerin gelmesini dilerim”, diye bir not düşmüş İbrahim Yıldız. Teşekkür ediyorum.

Ve ben. Şiirden hisse, adlı bir köşe… Şiirden hisse’de Onur Behramoğlu’nun bu yıl Kırmızı Kedi’den çıkan kitabı Kalbim Ağır İşçim Sevgilim hakkında kısa bir değini,  Cem Uzungüneş‘in Nisan 2019’da Yakın Yayınları‘ndan çıkan dördüncü şiir kitabı Sessizlik Korkusu’dan bir yudum ve çevirisini Tamer Gülbek’in yaptığı Alfred Lord Tennyson’ın Kasım 2018’de VakıfBank Kültür Yayınları‘ndan çıkan Enoch Arden’inden (1864) bir ısırık olacak, hisseden varlıklara öneriyorum.

Ve B’ulu’s Şiirlemeleri, sayfalar arasında rastlayacağınız. Neye sayarsanız artık: Blues, şekerleme, tekerleme, miirleme, zenzen ya da aman sen de… Taktir elbette sizin. 

Bu arada Denizsuyukâsesi’nin ana kapak görselinde ve Mahmut Aksoy’un Balıkların Bilmediği adlı şiirinin kapağında kullandığımız desen Derya Aslan’a aittir. Çok teşekkür ediyorum.

Mavi Kitap

Yazınımıza Saygı ve Sevgi

Hazırlayan: Adil İzci

Mavi Kitabın arka kapağı:

Ozan ve yazar Adil İzci, bu kitabı elli yıllık bir okur kimliğiyle yer yer belgeliğinden de yararlanarak hazırladı. Amacı, yazınımıza bir sevgi ve saygı sunumu… Rıfat Ilgaz, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret Aksal, İlhan Berk, Vüs’at O. Bener, Oktay Akbal, Sami Karaören, Can Yücel, Halil İbrahim Bahar, Erhan Bener, Talât Sait Halman, Adnan Özyalçıner, Nihat Ziyalan, Özdemir İnce, Doğan Hızlan, Güngör Tekçe, Eray Canberk, Yüksel Pazarkaya, Nurer Uğurlu, Tuncer Uçarol, Sennur Sezer, Refik Durbaş, Necati Tosuner, Nazlı Eray, Hüseyin Peker, Ahmet Ada, Selim İleri, Necati Güngör, Sina Akyol, Kamil Masaracı, Gültekin Emre, Enis Batur, Abdülkadir Budak, Zeynep Aliye, Metin Cengiz, Semih Poroy, Arife Kalender, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Osman Serhat Erkekli, Yusuf Alper, Salih Bolat, Haydar Ergülen, Turgay Fişekçi, Yunus Koray, Ayşe Sarısayın, Muzaffer Kale, Ahmet Ertan Mısırlı, Mustafa Köz, Mete Özel, Uluer Aydoğdu, Murat Batmankaya, Osman Çakmakçı, Hikmet Hükümenoğlu, Erkut Tokman, Erol Özyiğit, Nurduran Duman, Kenan Yücel, Kadir Aydemir, Onur Caymaz, Gonca Özmen, Harun Atak… O saygı ve sevgi sunumunu hak edenlerden ancak bir bölümü…

Önsöz Yerine’den

“Bu kitabı, biraz okurluğun (…) kazanımlarını vurgulamak, biraz okurluğu özendirmek, yok, eksik kalacak, okurluğu kutsamak -haddime mi değil mi orasını bilmem- asıl da Cumhuriyet Dönemi yazınımızı var eden bütün değerli ozan ve yazarlarımıza bir saygı ve sevgi sunumu amacıyla hazırladım. Az birazı kendi adımaysa, kalanı nitelikli okurlar adına…

Kasım 2018″

Adil İzci

Mavi Kitap, Yazınımıza Saygı ve Sevgi, Hazırlayan: Adil İzci, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019.

Adil İzci‘ye çok teşekkür ediyorum. Saygımla… Uluer Aydoğdu

Nietzsche’nin ne kadar uz görüşlü bir bulut olduğudur

“İnsan aşılması gereken bir şeydir.”

Meraklanma Nietzsche, kainatın zamanı çok.

Bin sekiz yüzlü yıllarda bir kuzgundun Amerika’da
bir pazar günü Poe’nin şiirine doğru süzülüşünü hatırlıyorsun
Kleist’ı, Holderline’ı, Ergin Günçe’yi
diğerlerine göre Nietzsche’nin ne kadar uz görüşlü bir bulut olduğunu.