Yolunda gitmeyen süreçler ve varoluşsal kimi şifreler (I)

Uluer Aydoğdu

Bu yazıda anlatacağım düşünce ve duygular bir an’da ortaya çıkmadı. Yavaş yavaş ve hızlı hızlı oluşan bir süreç söz konusu. ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’*e ilgim 80’li yılların başında başladı. Henüz on altı yaşındaydım ve vücudumda birtakım şeyler yolunda gitmiyordu. Bu sürecin bende nasıl da ‘dağıtıcı’ (cana kıyıcı), dolayısıyla da ‘yaratıcı’ bir işlevinin olduğunu birazdan anlatacağım, ama önce ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’in yeni bir yol arayışı olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’, kabaca dengede olmayan süreçlerdir. Öyleyse, başlangıçta bir denge vardı diyebiliriz. Bu bağlamda her canlı sistemde olduğu üzere başlangıç koşullarına karşı bir duyarlılık söz konusudur. Daha da açacak olursam: Zaman içinde dengeden yavaş yavaş ve hızlı hızlı uzaklaşan bir sürecim ben. Hayat dediğimiz süreç de aslında bu ‘uzaklaşmanın’ tarihidir ve böylece herkesin kendi evrimsel tarihi ortaya çıkar. Örneğin; kendimi, şimdi, burada, şu an gözlemliyor olmam benim daha önce şu ya da bu hallerden geçtiğim anlamına gelir. Diğer yandan ise herkesin olduğu gibi benim kendi bireysel evrimimde de bir dolu ‘çatallanmalar’ vardır. Yeri gelmişken, Ilya Prigogine’in KESİNLİKLERİN SONU adlı harika kitabında göstermiş olduğu üzere ‘çatallanmalar’ arasında “determinist kuşaklar”ın, yani görece denge süreçlerinin olduğunu söylemeliyim. “Çatallanma noktaları” ise görece denge süreçlerinin bitimine doğru ortaya çıkan “olasılıkçı davranış noktaları”dır. Bu süreç ve hallere yazı boyunca zaman zaman döneceğim.

‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’ için, her canlı sistemin kendinde, kendi kendine, kendini var etmek için örgütlediği süreçler diyebiliriz (Self-organization). Bu süreçleri belirleyen en önemli şey ise her şeye nüfuz etmiş zamanın sistemi ya da organizasyonu geri-dönüşümsüz bir biçimde geleceğe doğru hareket ettirmesidir. Ancak, gelecek başımıza geldikten sonra bilebileceğimiz bir şey.

‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’, benim kendi tanımım. 80’li yıllardan bu yana ilgilendiğim, zaman zaman yoğunlaşıp zaman zaman uzaklaştığım bir konu. İnsanın, ayrıksı bir canlı olduğunu düşündüm her zaman. Burada biraz eşelenecek olursam, öyle görünüyor ki, insanın ayrıksılığı yalnızca insanla betimlenecek bir durum değil. Diyeceğim, bu ayrıksılığın aslında doğaya ait olduğu… Yani, insanın ayrıksılığı doğaya, giderek dünyaya ve kâinata dahil bir süreç. Bu bağlamda doğal ile yapay arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesinde fayda var.

BERFİN BAHAR DERGİSİ, Ekim 2012 / 176. sayı


* Aslında, “hiçbir şey yolunda gitmez, çünkü herhangi bir yol yoktur”, demek bile mümkün. 

Reklamlar