Görmek, en kallavi eylemdir

Kendini dünyadan ayrı, farklı ve bağımsız bir varlık olarak görüyorsan, “görmek yapmaktır”, birbirlerinden ayrı, farklı ve bağımsız şeylerin, nesnelerin, bedenlerin olduğu bir dünyayı yapıp ediyorsundur. Yapıp ettikçe yapılıp edildiğin. Oysa gören ile görülen ayrılmazcasına bir bütündür. Benden ayrı, farklı ve bağımsız bir dünya; dünyadan ayrı, farklı ve bağımsız bir ben yok. Dünya hakkında bir dünyayım; dünya, güneş sistemi hakkında bir sistem; güneş sistemi de Samanyolu Gökadası hakkında bir ada.

Var olmak, yapılıp edildiğin gerçekliği yapıp ettiğini fark edip kabullenmektir. Var olan neyse, o gerçekliği olduğu gibi tek parça bir bütün olarak fark etmekten, kabullenmekten söz ediyorum. Değilse var ama yok, yok ama var bir düzlemdesindir. Varsın, ama yapılıp edildiğin gerçekliği yapıp ettiğinin farkında olmadığın için yoksun. Yoksun, ama yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp ettiğin, yani o gerçeklik neyse ona hizmet edip onun ayakta kalmasını sağladığın için var.

Bundan yaklaşık olarak yüz yıl önce Kopenhag’da bir devrim oldu. Heisenberg, Belirsizlik İlkesi ile senin, benim dünyaya ne kadar gömülü olduğumuzun ölçümünü yaptı. Var olanın, dünyanın, evrenin tek parça bir bütün oluşunun ilkesidir Belirsizlik İlkesi. Bütün şeylerin, nesnelerin, bedenlerin (hisseden ve hissetmeyen bütün varlıkların) iç içe ve karşılıklı ilişki içinde oluşunun ölçümüdür aynı zamanda da. Kendini dışarlıklı bir varlık, bir efendi, bir otorite gibi görüp öyle davranıyorsan, yani daima yargılıyor, karşılaştırma yapıyor, yorumluyor, olup biteni kendine yontmaya, kendine göre düzenlemeye çalışıyorsan, bahaneler üretip üretip daima haklı çıkmaya çalışıyorsan bu seni iflah olmaz bir şekilde içinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğun ikiliklere (düalizm), ikilemlere, paradokslara bağlar. Apaçık girdaptır bu, kısır döngü, kapalı kap.

Tabii, girdaplar akışın, azgın, doludizgin ve gürül gürül akan nehirlerin içinde katı, sert, hareketsiz gibi görünen kayalıkların etrafında olur. Yani bağlıdırlar. Özgür değillerdir. Tutulmuşlardır. Bir yerlere, bir düşünceye, bir inanca, bir ideale takılıp kalmışlardır.

Özgür değilsen kısıtlıdır gördüğün, bölük pörçüktür. Yani gördüğün kadar bir dünyanın bildiğine, insafına kalmışındır. Güzel haberse şu: Geçicidir bu. Birdenbire, kendiliğinden biter. Geriye daima boşluk kalır. Dolup dolup boşalan, boşalıp boşalıp dolan. Kendi kendine, kendi var ettikçe var olup, var oldukça kendi kendine, kendini var etme işidir bu. Daima yeni ve diri olma eylemi.

İçindeymişim meğerse içimde olanın

I’m so afraid of peoples’s words.

They say everything so clearly:

And this is called dog, and that is called house,

And here is the beginning and the end is there.

Rilke

Kültür, yani anti-doğa, var olanın, mevcut ve hazır olanın etrafını kibirli olduğu kadar buyurgan, zorba, cahil anlam, değer ve kurallarla, simge ve imgelerle çevirip böylece kendini sözde güvenli bir alana kapatmaktan başka bir şey değil. İlk elden (ilkel) olanın dolaylanmasından söz ediyorum. İlk elden olanın yerine düşüncelere, inançlara, mitlere, şablonlara takılıp kalmış saplantılı, nevrozlu bir gerçekliğin ikame edilmesinden. Dünyanın sorgulanmayan verili bir şeye, gerçekliğe indirgenmesinden.

Jean Jacques Rousseau, iyi bilinen kitabı Toplum Sözleşmesi‘nde birisinin gelip bir arazi parçasının etrafını çevirerek burası benim demesinde sorun olmadığını; asıl sorunun diğerlerinin bunu kabul etmesinde olduğunu vurgular. Bizi mahveden de bu olmuştur. Toplum Sözleşmesi budur işte. Yapılıp edildiğimiz gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine biz yapıyoruz. Senin, benim dışavrumum toplum. Öyledir, buyuran dil de etrafımıza insanbiçimsel bir duvar örer. Çık çıkabilirsen artık. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” der, bütün mis kokulu çiçekler ona.

“Her şeyin bir kabul olarak değil, bir soru olarak anlaşılması gerektiğini” söylüyordu Nobel ödüllü Danimarkalı fizikçi Niels Bohr. Tabii, “bu şudur, şu budur” diye ahkam kesip doğal olanın etrafını çitlerle çevirmiş bir dilin (iletişimden çok dikte eder dil, buyurur ve kendinden emindir) içinde bunu yapmak çok zor. Verili bir dünya, gerçeklik o kadar içimize işlemiş ki… Zaten toplum da, dünyamız da senin, benim, hepimizin dışavurumu, yansıması, yukarıda söylemiştik.

Bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke, bakın:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there,

yani,

İnsanların sözlerinden çok korkuyorum
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son
.

diyor.
 
Ah fırlatma rampam benim, kaçış çizgim aldım kalp hizama koydum seni, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi!

Anbean yeni, diri ve doğal olanı, şimdi, burada gürül gürül ve doludizgin akanı seçtim ben. Var olmaktan söz ediyorum, mevcut ve hazır olmaktan.

Quad (Hangi Noktaya ya da Nereye Kadar?), 1980 yılında, Samuel Beckett tarafından yazılıp ertesi yıl da televizyon için çekilmiş bir oyun. Oyunda, “belirli bir koreografik düzene sahip (…) olay mahali” bir karedir ve ‘sınırlı değerler sistemine’ karşılık gelir. Dört oyuncu vardır ve bunlar (1, 2, 3, 4), her biri kendi belirli güzergâhlarında ilerleyerek verili alanı arşınlar. Bizler de tıpkı Quad oyununda olduğu gibi sahneye girip verili bir alanı, dünyayı sorgulamadan, öylece kabul edip yaşıyor (?) ve ayrılıyoruz. Oyuncular değişiyor, seriler başlayıp bitiyor ama verili alan hiç değişmiyor. Yapılıp edildiğimiz, içinde dönüp, çırpınıp, debelenip durduğumuz gerçekliği/dünyayı yapıp ediyoruz çünkü. Şu an olmakta olan tam da bu. Ve bitecek, sonlanacak gibi görünmüyor. Peki, ne için ve nereye kadar

İçinde olduğumuz gerçeklik içimizde. İçindeymişim meğerse içimde olanın. Uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ediyorum işte yapılıp edildiğim gerçekliği.

Var olanı, gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma, yani olumlama ve değilleme yapmadan olduğu gibi, tek parça bir bütün olarak fark ettiğimde ise bir fark eden olurum. İçinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğum bu girdaptan uyanıp/dirilip doludizgin akan nehre/varoluşa dönerek var olurum. Var olmak, var olanı bir bütün olarak fark etmek, onu olduğu gibi bilmektir.

Var olanı, gerçeği, kendini bilmiyorsan var, mevcut ve hazır olduğunu kimse söyleyemez. “Mevcudiyetten sürgünlük” diyor bu duruma John Zerzan. Nizam verilmek üzere ne idüğü aslında belirli bir ‘ilerleme şablonu” uyarınca itile kakıla geçirildiğimiz bir nizamiyeden başka bir şey değil uygarlaşmak, modernleşmek. Zerzan’ın saptamasıyla “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi”… Bazen bir “deh” demenin kafi olduğu.


 

Yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ettiğini fark ettiğinde bir fark eden olarak fark ettiğin gerçeklikten özgürleşip varolursun

Video: Hülya Özel Aydoğdu
https://ulueraydogdu.com/hulyali-kizin-bahcesi/

Aziz Kara, Nehirde Bahar’ın gözleri önünde adeta azizleşerek “Dünya, evren tek parça bir bütün. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Kendi kendine, kendi canına kıyabilmeli ki kendi kendine, kendini yaratabilsin. Kendi kendine, kendini varedebilme ki varolabilsin. Var ettikçe var olup var oldukça var eden bir organizmadan söz ediyorum. Var etmekle var olmanın ya da cana kıymakla yaratmanın aynı şey olduğundan”, diye konuşunca sahnede yeniden, yeniden tekrarlanan oyunun, perdede dönüp duran filmin, verili bir dünyaya şartlanmış zihninin, varoluşun ortasında ama varaoluşa yabancı, gürül gürül ve doludizgin akıştan kopmuş bir girdabın (hepimizin dönüp durduğu, çırpınıp, debelenip durduğu) tekrar tekrar gösterimi olduğunu fark edip varolan bu gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma yapmmadan tek parça bir bütün olarak olduğu gibi bildi Nehirde Bahar. Ve birdenbire sahne boşaldı kendiliğinden, perde beyazlaşıp başka bir dünyaya alamet bir açıklığa dönüştü zihni. Varolmak, varolanı fark etmekten başka bir şey değil, diye düşündü: Farkındalığındır, aha işte fark yaratacak olan!

Elinde dalgalanmalardan elinde savrulup sürüklenmelerden başka bir şey yok

Kasılmalarım kasılmak değil, yay

ben, ben değilim, ok

ortasında girdapların

ortasında ummanın, savrulmaların

ortasında yoldan çıkmaların salgıladığı enzimlerin

ortasında uyanıp kalınca vay anasına yeniden görmeye başlayan maddenin

ben şimdi buradan çeker giderim

bir büyük buradan gitmenin içinden geçip

ok gibi yaya kurulur

ok gibi atılır buradan giderim

gerginliğim fırlatma rampasıdır

böyle iyiyim

kuşlara doğru bükülmek çok iyi

arayadurun siz

ben buldum

varoluşsal bir açlıktır bulduğum

ben şimdi kendimi imha eder

buradan çeker giderim.