Yolunda gitmeyen süreçler ve varoluşsal kimi şifreler (IV)

Yaşlı Büyücünün Memeleri

Uluer Aydoğdu

O yıllar kuşkusuz canımı yakan, moralimi bozan bir süreçti. Şimdi, bu yazıyı yazarken o yıllardaki duygularımı, tepkilerimi tam olarak anımsamıyorum, ama korku duyuyor ve kendimi her şeye alabildiğine yabancı hissediyordum.

Korku ve yabancılık… Özellikle bu iki sözcüğü seçtim. Korkuyordum, çünkü varlığım (being) tehdit altındaydı. Ancak, diğer yandan tuhaf bir şekilde, aslında ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’e uygun, korkuyor olmakla birlikte varolan yapıya yabancılaşmıştım. Diğer bir deyişle, var olamayacağım bir yerde var olmaya çalışmaktansa var olabileceğim bir hale açıyordum kendimi. Bu yüzden olmalı, yolunda gitmeyen bu sürece hiç müdahale etmedim. Yo, hayır, o kabartıları yok saymadım, vardılar, ama onları, tıpkı yeryüzü şekilleri gibi, kendi varlığımın şekilleri olarak kabul ettim. Üzerlerine gidip yok etmeye çalışsam, muhtemelen, buna direneceklerdi, aynen böyle düşünüyordum ki çok sonraları, 90’lı yılların hemen başında doktorum psikiyatr Gülseren Günçe (şair Ergin Günçe’nin eşi) ile “bütün bunların varoluşsal bir dönüşüm için benim tarafımdan örgütlenmiş düzenlemeler”; varolandan, yani gerçek’ten, olası olanlara açılmamı sağlayan bir çatallanma olabileceği yönünde konuşmalar yaptığımızı anımsıyorum. Bana öyle geliyor ki her ne olduysa, varolandan, yani katı ve acımasız gerçekten olası olanlara açılmamı sağlayan çatallanma süreciydi o yıllar. Denge halinden uzak denge hallerine taşınırken en azından olabilirlikleri hayal etmiş olmam az bir şey midir? Whitehead’in SÜREÇ ve GERÇEKLİK adlı başyapıtında vurguladığı gibi “… olabilirlik, tüm usçul kozmoloji için temel bir kategori olmalıdır.” Bu doğrultuda 1994 yılında yayımladığım YAŞLI BÜYÜCÜNÜN MEMELERİ ve daha sonra 2005’te çıkan HAYAL/ET HİÇ BİTMEYECEK ÇÜNKÜ adlı şiir kitaplarım, en azından adları itibariyle, ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’e olan yoğun ilgimin yansımaları olarak düşünülebilir.

Rimbaud’un “Bırak geberecekse gebersin dünya, gerçek ilerleme budur, haydi ileri” dizelerini dillendirdiğim bir arkadaş toplantısında herkes üzerime yürümüştü: “Bu dünyanın içinde biz de varız ve yok olup gitmek istemiyoruz”, diye. O kadar şaşırmıştım ki ne diyeceğimi bilememiştim. Tıpkı Rimbaud gibi gebermesini istediğim bu dünyanın anlam, değer ve kuralları yaşlı bir büyücünün memeleri gibi bana süt vermediği gibi zevk de vermiyordu. Belki benim algıladığım gibi halimiz o kadar da vahim değildi, ama var olanın içinde ne pahasına olursa olsun olduğu gibi kalmaya çalışmak, yaratıcı ve yenilikçi girişimlerin önündeki en büyük engeldir. Belki de evrenselden kozmik olana geçemeyişimiz bu yüzden. Ilya Prigogine’nin şu sözleri bu bağlamda çok anlamlı ve yerinde, kaydediyorum: “Bunu defalarca denedik, ama başaramadık, umarım bu kez başarabiliriz.”

Reklamlar

Yolunda gitmeyen süreçler ve varoluşsal kimi şifreler (I)

Uluer Aydoğdu

Bu yazıda anlatacağım düşünce ve duygular bir an’da ortaya çıkmadı. Yavaş yavaş ve hızlı hızlı oluşan bir süreç söz konusu. ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’*e ilgim 80’li yılların başında başladı. Henüz on altı yaşındaydım ve vücudumda birtakım şeyler yolunda gitmiyordu. Bu sürecin bende nasıl da ‘dağıtıcı’ (cana kıyıcı), dolayısıyla da ‘yaratıcı’ bir işlevinin olduğunu birazdan anlatacağım, ama önce ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’in yeni bir yol arayışı olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’, kabaca dengede olmayan süreçlerdir. Öyleyse, başlangıçta bir denge vardı diyebiliriz. Bu bağlamda her canlı sistemde olduğu üzere başlangıç koşullarına karşı bir duyarlılık söz konusudur. Daha da açacak olursam: Zaman içinde dengeden yavaş yavaş ve hızlı hızlı uzaklaşan bir sürecim ben. Hayat dediğimiz süreç de aslında bu ‘uzaklaşmanın’ tarihidir ve böylece herkesin kendi evrimsel tarihi ortaya çıkar. Örneğin; kendimi, şimdi, burada, şu an gözlemliyor olmam benim daha önce şu ya da bu hallerden geçtiğim anlamına gelir. Diğer yandan ise herkesin olduğu gibi benim kendi bireysel evrimimde de bir dolu ‘çatallanmalar’ vardır. Yeri gelmişken, Ilya Prigogine’in KESİNLİKLERİN SONU adlı harika kitabında göstermiş olduğu üzere ‘çatallanmalar’ arasında “determinist kuşaklar”ın, yani görece denge süreçlerinin olduğunu söylemeliyim. “Çatallanma noktaları” ise görece denge süreçlerinin bitimine doğru ortaya çıkan “olasılıkçı davranış noktaları”dır. Bu süreç ve hallere yazı boyunca zaman zaman döneceğim.

‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’ için, her canlı sistemin kendinde, kendi kendine, kendini var etmek için örgütlediği süreçler diyebiliriz (Self-organization). Bu süreçleri belirleyen en önemli şey ise her şeye nüfuz etmiş zamanın sistemi ya da organizasyonu geri-dönüşümsüz bir biçimde geleceğe doğru hareket ettirmesidir. Ancak, gelecek başımıza geldikten sonra bilebileceğimiz bir şey.

‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’, benim kendi tanımım. 80’li yıllardan bu yana ilgilendiğim, zaman zaman yoğunlaşıp zaman zaman uzaklaştığım bir konu. İnsanın, ayrıksı bir canlı olduğunu düşündüm her zaman. Burada biraz eşelenecek olursam, öyle görünüyor ki, insanın ayrıksılığı yalnızca insanla betimlenecek bir durum değil. Diyeceğim, bu ayrıksılığın aslında doğaya ait olduğu… Yani, insanın ayrıksılığı doğaya, giderek dünyaya ve kâinata dahil bir süreç. Bu bağlamda doğal ile yapay arasındaki ilişkinin yeniden düşünülmesinde fayda var.

BERFİN BAHAR DERGİSİ, Ekim 2012 / 176. sayı


* Aslında, “hiçbir şey yolunda gitmez, çünkü herhangi bir yol yoktur”, demek bile mümkün. 

Bir denklemim var – I have an equation

Uluer Aydoğdu

Uzak denge ürünü olmasına rağmen görece olarak daha az akışkan, yani daha düzenli ve dengede olan, yani daha az titreşen şeylerin, nesnelerin, bedenlerin ömrü daha uzundur. Örneğin kayalar, örneğin dünya, örneğin güneş…

Düşünelim: Kayaların, dünyanın, güneşin yapılıp edilmeleri çok uzun sürdüğünden hayatları da daha uzun olacaktır.

Öyleyse şöyle bir formül kurabiliriz: Doğumu uzun süren şeylerin, nesnelerin, bedenlerin, örneğin dağların ölümü de uzun sürer.

Şöyle de denilebilir daha az akışkan şeyler, örneğin, nesneler, bedenler ağırdan alıp zamana yayarlar kendilerini.

Ancak, yine de bütün şeyler, bütün nesne ve bedenler şartlı, biçimli ve zamanlı yapılanmalardır. Ne diyordu Nietzsche: Eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük. Yani düzen ve kaos ya da uyku ve uyanıklık ya da denge ve uzak denge mutlak olmayan iki uğrak yeridir. Diğer bir deyişle yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi yüzde yüz bir kaos da yoktur. Düzen ve kaos iç içedir.

Aha işte “Büyük Patlama” da zaten, sistem dengedeyken biriken enerjinin büyük bir tazyikle boşalarak yayılıp dağılmasıdır.

Ilya Prigogine (1977 Nobel Kimya Ödülü) de “Büyük Patlama“yı termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası olarak ele alır. Bir tekillik ya da başlangıç değildir.

I have an equation

Although it is a far balance product, the life of things, objects, bodies, which are relatively less fluid, more regular and in balance, ie less vibrating, is longer. For example rocks, for example the earth, for example the sun …

Let’s think: The rocks, the world, the sun will take longer to build and their lives will be longer.

So we can form an equation that: For example, the death of the mountains takes longer. Because their birth takes a lot of time.

It can be said that less fluid things, for example objects and bodies make themselves slowly and spread over to time.

However, all things, all objects and bodies are conditional, formal and timed configurations. What Nietzsche was saying : If our senses were good enough, we would see that a sleeping rock is the dancing chaos.
So order and chaos or sleep and wakefulness or balance and distant balance are two frequented non-absolute places. In other words, there is no one hundred percent order or one hundred percent chaos. Order and chaos are intertwined.

Here is The Big Bang is the discharging and distribution of the energy accumulated in the balance with a huge pressure.

Ilya Prigogine (1977 Nobel Prize in Chemistry) considers the Big Bang as any point of thermodynamic instability. It is not a singularity or beginning.

Yığılımlar/Öbekleşmeler

Uluer Aydoğdu

Üzerine titrediğimiz varlıklarımız varoluş sahasında gelip geçici içsel uzay-zaman düzenlemelerinden başka bir şey değil. Burada içsel derken; kendi kendine, kendini örgütleyen (self-organization) yaratıcı ve yenilikçi bir sistemden söz ettiğim sanırım anlaşılıyordur. Böylece bu yazıya herhangi bir aşkınlığın giremeyeceğini umuyorum.

Diğer yandan oluşları anlayabilmek için hem Ludvig Boltzmann’ın hem de Darwin’in üzerinde düşündükleri “yığılımlar (popülasyon)” düşüncesine şöyle bir bakıp burada birazcık eşelenirsek: “Darwin, bir seçim sürecine bağlı bireysel değişkenliğin nasıl bir sapmaya yol açtığını anlamamızı sağlayan şeyin bireylerin değil, uzun sürelerde yığılımların incelenmesi olduğunu göstermiştir. Aynı şekilde, Boltzmann, bireysel dinamik yörüngelerin betimlenmesine bağlı kalınırsa, önceden bildirdiği ikinci ilkenin ve entropinin kendiliğinden yükselmesinin anlaşılamayacağını savunmuştur. Bunlar, entropi artışının izlediği, global sapmayı oluşturan bir parçacıklar yığılımındaki sayısız çarpışmalardır.” Bu bağlamda kâinat, anbean, yeniden, yeniden yapılanarak düzensizleşip dengeden uzaklaşırken bileşenlerini açığa çıkaran bir var etme süreci içinde geleceğe doğru hareket eder. Başlangıçta sisteme, sistemin bütünlüğü içinde körlemesine hizmet eden bileşenler/parçacıklar dengeden uzak hallerde aralarındaki sayısız çarpışma ile sistemi yeni bir dengeye götüren bir işlerlik kazanırlar. Diyeceğim ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’ aslında yeni bir yol arayışıdır. Tıpkı düzensizliklerin yeni bir düzen/gramer, hastalıkların da yeni bir sağlık arayışı olduğu gibi.

Öyle görünüyor ki, bir sistemi oluşturan bileşenlerin birbirleriyle etkileşimli süreçler olabilmesi için sistemin dengeden uzak bir halde olması gerekiyor. Çünkü ancak bu haldeyken uyanan ve böylece “görmeye başlayan” madde birbirleriyle etkileşerek, çarpışarak, dayanışmalara girişerek yapılıp edilecekleri bütünü yapıp edebiliyorlar. Bu da yaratıcı ve yenilikçi olmak anlamına geliyor. Dolayısıyla, Ilya Prigogine’nin de söylediği gibi “eğer sistem, etkileşimsiz bir parçacıklar sistemine indirgenebilirse, ne çarpışmalar ne de korelasyonlar akısı olacaktır.” Bu, istikrarlı, ama ölü bir sistem anlamına mı gelir bilmiyorum, ama böyle bir sistemde yaratıcı ve yenilikçi süreçlerin olamayacağını söyleyebiliriz.

Unutmayalım ki, “Zaman oku görünmüyorsa madde görmez, dengeye körü körüne bağlı kalır. Zamanın oku ortaya çıktığındaysa, madde dengeden uzaklaşmış olarak görmeye başlar!”

Kendine karşı koymak ya da kendine karşı çıkmaya nasıl cesaret edilir?

Uluer Aydoğdu

Rollo May, Yaratma Cesareti, adlı eşiz kitabında, ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’in var olan yapılanmaya genellikle bir tehdit olarak algılanarak ‘görüldüğü yerde ezilmeli’ şeklinde bir anlayışla değerlendirildiğini vurgular. Pek denenmeyen, kabul görmeyen ayrıksı da diyebileceğimiz diğer bir anlayışa göre ise ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’ yaratıcı ve yenilikçi süreçlerin kaynağı olabilir. Hatta biraz daha ileri giderek ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’in var olan sistem tarafından var edildiğini, yaratıldığını düşünecek olursak, böyle bir keşifle, varoluşsal kimi şifreleri çözmeye biraz daha yakınlaşmış oluruz. Çünkü ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’i doğanın kurduğu cümleler olarak kabul edersek dünyanın, giderek kâinatın bizle diyalog içinde olduğunu söylemek sanırım abartı olmayacaktır. Ancak, öyle görünüyor ki, biz doğayla gerçek bir diyalog kurmaktansa kendimize göre, bize uygun bir doğanın peşindeyiz İşte bu ‘insanbiçimsel monolog’ içeriden ve dışarıdan enerji akışlarının/alışverişin olmadığı kapalı devre bir sistem uygarlığımızın köklü özelliğidir. Oysa iyi biliyoruz ki “bize ilginç gelen olayların çoğu aslında açık sistemler, kendi çevreleriyle enerji veya madde (ve birisi bunlara bilgiyi de ekleyebilir) mübadele ediyorlar. Biyolojik ve sosyal sistemler elbette açıktırlar”. Diyeceğim sorularımıza bize göre yanıtlar vermesini bekliyoruz doğadan, hatta apaçık buna zorluyoruz doğayı. Oysa “Her gerçek diyalogda olduğu gibi yanıtlar çoğunlukla beklenene uymaz.” Örneğin mühendis, makine, mekanik sözcükleri… Bu üç sözcüğün benzer anlamlarının olduğunu söyler Prigogine ve Stengers ve eklerler: “Bu sözcükler bir rasyonel bilgiyi değil, bir tür kurnazlığı ve çıkarcılığı ima ederler. Doğal süreçleri öğrenmekteki amaç, onları daha verimli kullanmak değil, doğayı aldatmak, onu kendine karşı mekanize etmekti, yani eşyaya “doğal düzenin”in dışında birtakım işler yaptırmak ve ürünler verdirmektir.”

Doğada “her düzeyde sendelemeler, yön değiştirmeler, kararsızlıklar keşfederiz”, ama iş kendimize geldiğinde sendelemekten, yön değiştirmekten, karasızlıklardan korkarız. Bütün bunlarda bir yanlışlık olamaz mı? İnsan hiçbir şeyden kuşku duymadan nasıl yaşar? Belki de işin henüz çok başındayız, ancak buna rağmen dünyadaki çeşitliliğe bakacak olursak bu çeşitliliğin nasıl oluştuğunu sormak, gözümüzün önünde duran yanıta yönelmek çok önemli. Çünkü “Yeni bir atom bileşeni olan yenilik”lerin olabilmesi için atomların çarpışması kaçınılmazsa her şeyin karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşim içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ancak, “Demokritos’un takipçisi olan Epikuros, dünyanın boşlukta hareket eden atomlardan oluştuğunu ve atomların koşut yolları izleyerek tümünün aynı hızla düştüğü kanısındaydı.” Peki, “bu durumda nasıl çarpışabiliyorlardı? Yani bir atom bileşeni olan yenilik nasıl oluşabilirdi?” Epikuros’un buna yanıtı “öngörülemeyen zamanlarda atomların koşut düşüşünü fark edilemeyecek bir şekilde bozan, ad hoc (uygun) bir öğenin katılmasıyla sistemi kurtaran klinamen”di. Ah, evet “düşünce tarihinde temelsiz bir varsayım örneği”dir bu.

Öyle görünüyor ki yeni bir zihniyete gereksinim duyuyoruz. Bu zihniyet “ilk önce fizik yasalarımıza evrimsel boyutu katmalıdır, çünkü bu boyut olmadan çelişmeli bir gerçeklik anlayışına mahkûm oluruz. Belirlenemezciliği ve zaman simetrisizliğini fizik yasalarına yerleştirmek, bugün Epikuros ikilemine verebileceğimiz yanıttır.” Diğer yandan şunu da kabul etmek durumundayız: Determinist bir evren düşüncesi ile kendi kendine, kendini yaratan evren düşüncesi (Çin’de ve Japonya’da “doğa, kendi kendine var olan” anlamına gelir)  arasındaki uçurum yakın bir zamanda kapanacak gibi görünmüyor. Hatta an ve an yeniden, yeniden yaratıcı ve yenilikçi olan bir evren betimlemesinin determinist evren savunucuları karşısında uçuk kaçık kaldığını da söylemek mümkün.

“Bilim zamanı yeniden keşfediyor”

Uluer Aydoğdu

Geriye dönüp bakarsak, Newton’un “saatin çarkları gibi tam bir ahenk içinde çalışan” evren modelinin beraberinde bu makineye benzeyen “yönetim makineleri”[1] getirdiğini görürüz. Böylece toplumların, halkların denetimi sağlanacak ve yönetilmeleri kolaylaşmış olacaktı. Bundan sonradır ki, Avrupa’da, ‘mühendislik şemaları’ uyarınca toplum mühendisliği uygulamaları hız kazanmıştır. Bu uygulamalar bilimsel başlıklar altında günümüzde de sürüyor. Ancak, yeni yeni anlaşılmaktadır ki; evren, Newton’un ortaya koyduğu gibi mekanik hareketler sergileyen bir makine olmayıp tam tersine canlı bir organizma/sistem. Daha doğru bir deyişle Alvin Toffler’in, Ilya Prigogine ve İsablle Stengers’ten yola çıkarak vurguladığı gibi “… evrenin bazı parçaları makine gibi işleyebilir, ama bunlar kapalı sistemlerdir ve kapalı sistemler olsa olsa fiziksel evrenin ancak küçük bir parçasını oluştururlar. Bize ilginç gelen olayların çoğu, aslında açık sistemler, kendi çevreleriyle enerji veya madde (ve birisi buna bilgiyi de ekleyebilir) mübadele ediyorlar. Biyolojik ve sosyal sistemler elbette açıktırlar ki bu, şu demektir: Onları makine şartlarında anlamaya çalışmak başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur.”[2] 

Newton’un evreninde ‘zaman’ yokken şimdi çok iyi biliyoruz ki “geri dönüşümsüz” bir şekilde geleceğe doğru akan bir evrende yaşıyoruz. Yakın zamanlara kadar bildiklerimizin Whitehead’ın dediği gibi artık “bilimsel filenin ilmikleri arasından kaydığını” görürüz.  Aslında “Sürtünmesiz bir sarkacın hareketi ya da dünyanın güneş etrafındaki hareketi gibi bize determinist (gerekirci) ve geri-dönüşlü görünen fenomenlerin varolduğu doğrudur. (…) Fakat bununla birlikte bir de bir zaman istikameti (oku) ihtiva eden geri-dönüşsüz süreçler vardır. Eğer bir kap içine su ve alkol koyarsanız, tecrübe ettiğimiz gibi zaman ilerledikçe karışma eğilimi gösterirler. Hiçbir zaman suyla alkolün ahenkli bir şekilde ayrıştığı ve saf su ve saf alkolün ortaya çıktığı tersine bir sürece şahit olmamışızdır. Dolaysıyla bu geri-dönüşsüz bir süreçtir.” Her şeyden önce şu anlama gelir bu: “Klasik görüşte tabiatın temel süreçleri determinist (gerekirci) ve geri-dönüşlü olarak kabul edilip düzensizlik ve geri-dönüşsüzlük içeren süreçler sadece istisna olarak düşünülüyordu. Bugün her yerde düzensizliklerin ve geri-dönüşsüz süreçlerin etkilerini görüyoruz.”[3] 

Öyle ki “Bilim zamanı yeniden keşfediyor.”[4]


[1]Örneğin bu anlayış “Amerikan Anayasasını hazırlayanları, saatin çarkları gibi tam bir ahenk içinde çalışan hükümetin kontrolünü sağlayacak bir yönetim makinası yapmaya yöneltti.” Bkz. Bkz. Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 11, 12.

[2]Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 14.

[3]Ilya Prigogine-Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1998, s. 27.

[4] a.g.y., s. 28.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok

Ben kimim? Yanlış soru. Ben neyim? Aha işte, doğru soru bu. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, tattığım şeylerim ben, bütün bu şeylerin toplamı, bu şeylerden oluşan bir dünya. Fiziksel dünyanın bir parçası ve onunla çevrili. Videodaki kumrular gibi fiziksel bir beden, bir nesne, bir şey.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok. Diğer şeyler, nesneler, bedenler gibi dünya hakkında bir dünyayım, dünyanın dibine düşmüş bir not ya da ana metin dünyaya açılmış bir parantez…

Karşılaştığım, koklaşıp öpüştüğüm, dokunduğum, yaslandığım, sırtımı dayadığım, üzerine bastığım, üzerimde gezinen, kavga ettiğim, dinleyip keyif aldığım, alıştığım ama ayrılınca deli gibi özlediğim şeylerin toplamıyım. Diğer bir deyişle bir dolu ben var bende, benden dışarı… Bunun ötesinde, berisinde herhangi bir şey yok. Varsa hayali ve kurgusaldır. Yanılsamadan, illüzyondan söz ediyorum. Tamam, yanılsama gerçektir, ama adı üstünde yanılsamadır. Zihinsel bir yapılanma.

Nesnel gerçeklikten kaçarken yakalandığımız girdaptan söz ediyorum. Dünya, o devasa cüssesine rağmen akıp giderken bu akıntının içinde ama akıntıyı görmezden gelen, akıntıya burun kıvıran, şiir kıvıran bir gerçelikten… Nesnel, fiziksel, yani ana metnin zihinsel kurgu ve kuruntulardan, sayıklamalardan bağımsız olduğundan… Ancak zihinsel bu yapılanmayı, gerçekliği aradan çekersek, insan diye bir varlık, onun varoluştan kopan ve giderek uzaklaşan tarihi, dolayısıyla da bu süreçte ortaya çıkan dilden sanata, bilimden kültürel varlıklara kadar devasa bir toplam ya da kesit ortadan kalkar. Bu anlamda hiçbir şekilde görmezden gelemeyeceğimiz hayali ve kurgusal bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Ana metinden sapmış bir metin bu, ama hep gözümüzün önünde durmalı! Değilse gerçekçi olamayacağımız kesin.

Kapılmış gidiyorum varoluşumun bahtına. Azgın akıntıda görece olarak daha düzenli, daha dengeli bir şeyim. Kaosun içinde daha az kaotik bir nesne, bir beden. Bütün şeyler, bütün nesneler, bütün bedenler, dünya dahil, gezegenler, yıldızlar, gökadaları dahil, akıntının pıhtılaşmış hallerinden başka bir şey değil. Belirip belirip kaybolan, kaybolup kaybolup beliren kabarcıklar, öbekleşmeler, toplamlar. Örneğin taşlar, kayalar ya da dağlar, daha düzenli ve dengede şeyler oldukları için, daha uzun ömürlüler, ama Nietzsche’nin de dediği gibi “eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı, uyuklayan bir kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdük”.

Öyleyse, dengenin ya da düzenin mutlak olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yüzde yüz bir düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı. Şimdi, şu an bunu okuyor olmazdınız. Ben de bunları yazamazdım zaten. Başka bir söyleyişle etrafımızda gördüğünüz her şey uzak dengenin ürünü. Peki ve güzel. Demek ki bir zamanlar bir denge, bir düzen vardı. Öyleyse denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, kış ve bahar varoluş sahanlığında doğurgan birer rahim olan uğrak yerlerinden başka bir şey değil. Birbirinin anaları!

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Sonra küçük bir Big Bang (Büyük Patlama). Olan tam da budur baharda. Biriken enerji öyle bir tazyikle boşalır ki patlamaya benzer, oysa patlayan bir şey yoktur, yalnızca biriken enerji, gerginlik boşalıp yayılıyor, dağılıyordur. Bana ne diyemezsiniz. Tam da bu yüzden “Nisan, ayların en zalimidir”. Aferin T. S. Eliot’a. Tabii büyülü bir şey bu, ölünün dirilişi, uyanış, ayağa kalkmak… Big Bang (Büyük Patlama)’da zaten budur. O ilk anlardaki tazyikten dolayı patlama denmiştir. Diğer yandan 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre de “Big Bang (Büyük Patlama), termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır”, başlangıç ya da tekillik ya da uzay-zaman eşsizliği (singularity) değil.

(Devam edeceğiz, çünkü bu toprak tam da eşeleneceğim türden)