Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (II)

Akıştan, akıntıdan kaçarken girdaba yakalanmak

Deleuze’e gidip sorarsak,  insanların en korktukları şeyin sele kapılmak olduğunu söyleyecektir hemen. Varoluşa kapılmaktan ödümüz patlıyor ve kendimizi akıntıda görece daha az hareketli, yani sabit, aşınmaz gibi duran, görünen bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sert, katı bir düzenin ya da determinist bir hikayenin yanına, arkasına, içine atıyoruz. Sözüm ona kendimizi sağlam bir kazığa bağlıyoruz ama kendimize, varoluşa sağlam bir kazık atmadığımız ne malum?  Bir metafor değil bu, fiziksel bir şeyden söz ediyorum. Korktuğumuz için kaçtığımız bir kayanın arkası ya da yorulduğumuz için mola verdiğimiz bir çıkıntı… Varoluşu azgın bir nehre benzetebiliriz pekâlâ. İşte, Riccardo Manzotti ve Tim Parks (biri İtalyan filozof, öğretim görevlisi, psikolog, diğeri romancı, çevirmen ve öğretim görevlisi) Zihnin Ucu Bucağı adlı nefis kitaplarında azgın dağ nehirlerinde kanoyla akıntıda doludizgin giderken akıştan/akıntıdan kurtulmanın yolunu Parks, Manzotti’ye şöyle anlatıyor: “Her kayanın ya da nehir yatağındaki çıkıntının arkasında bir girdap oluyor. Su orada hapsolup döndükçe dönüyor. Girdabın içine girdiğinde akıntıdan kurtulmuş oluyorsun.” Hobaaa…  

Düşünelim: Birdenbire azgın bir nehirde sürüklenen, akıntıya kapılmış bir bedende buldun kendini. Bir kenarda dursun şimdilik bu, buraya hayat algımızla ilgili birkaç cümle kurmak istiyorum: Hayat mucizeymiş, kutsalmış, bize özgü benzersiz bir şeymiş, tamam, bunlarda bir gerçeklik payı var. Ancak, başka dünyalarda yaşam ortaya çıkarsa, hayatın hiç de bize özgü, benzersiz bir şey, yani kutsal ya da mucize olmadığı anlaşılacaktır, bir… Hatta başka, başka yerlerde de olduğu gözlenirse, hayat dediğimiz şey giderek sıradan, ucuz bir şeye dönüşecek, iki… Ve üzerimizdeki baskıyı, tonaliteyi kaldıracağından bu durum, “organik bir şovenizm” ve insanbiçimsel kibirle kundaklanmış buyurgan, zorba ve cahil uygarlığımızın, kısmen de olsa önünü açacaktır, üç…

Nerede kalmıştık, azgın nehirde, yani varoluşta, devamla…“Birçok bakımdan asıl önemli olan”ın, aslında “bu dolaşımın ortaya çıkmasına yol açtığı belli biçimler değil, dolaşımın kendisi” olduğunu da anlamamız gerekiyor. Dolaşım dediğimiz şey akış, akıntı, sel, varoluş… Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih (Bin Yılın Öyküsü)” adlı eşsiz kitabında Biyocoğrafyacı Ian G. Simmons üzerinden şunları söylüyor bu konuda: “Bir eko sistemde enerji ve mineral akışları, belli türdeki hayvanlar ya da bitkiler olarak tezahür eder (Ian, G. Simmons, Biogeography: Natural and Cultural (Londra: Edward Arnold, 1979), s. 79).” Öyleyse, çevremizde gördüğümüz her şey; bizler, börtü böcek, hayvanlar bu enerji, mineral akışının, akıntısının ürünü şeyler, nesneler, bedenlerdir ve “Bu anlamda organik bedenlerimiz, bu akışların geçici pıhtılaşmalarından başka bir şey değildir”. Yani, akışın, akıntının içindeki şeyler akıştan, akıntıdan ayrı, farklı birer şey olamaz. Bu, şuradan da belli: “Doğduğumuzda, bu akışın belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde yığınına dönüştürür.” Akıştan ayrı ve farklı bir şey olsalardı bu şeyler, nesneler, bedenler akışı nasıl yakalayacaklardı? Zaten görece olarak daha düzenli ve dengede bir akış ya da akıntıdan başka bir şey değil ki bu pıhtılaşmış şeyler, nesneler, bedenler. Azgın nehre göre daha az azgın, yani daha dengede ve düzenli şeylerden söz ediyoruz. Hatta, biraz daha ileri gidip doğum dediğimiz şeyin aslında dünyanın ya da eko sistemin daha küçük ölçekte kendi benzerini yaratması, dolayısıyla da kendi kendine kendini tekrarlamasıdır diye buraya yeni bir başlık açmak bile mümkün. Şeyler, nesneler, bedenler ise akışı, yani o deneyimi, o yaşantıyı mümkün kılan birer şey, birer nesne, birer beden.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, cennet ve cehennem, doğum ve batım (Doğumun karşıtı ölüm değil batımdır. Doğrusu, ölümün ne demek olduğunu ben bilmiyorum, bana daha çok nesnel, yani fiziksel olmayan hayali ve kurgusal bir gerçekliğin sayıklaması gibi geliyor. Kasvetli, ürkütücü bir şey. Hele bir batım demeye başlayın olsa olsa biraz hüzünlenirsiniz) birbirini dışarılıyor gibi görünen ama aslında birbirini buyur edip içine alan, bütünleyen mutlak, yani yüzde yüz olmayan iki hâlden başka bir şey değil varoluş sahanlığında. Eğer mutlak bir denge ya da düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı.

Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (I)

Evcil düşürülmektense / düşmektense yok olmayı göze alabilen Neandertaller’dir benim atalarım

“Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı?

Soru bu ve hayati… Hayati, çünkü “içeriden ve dışarıdan enerji akışlarının” engellendiği son derece kibirli, buyurgan, zorba, yani emperyalist ve aynı zamanda da cahil (cahil’i burada bütünden / dünyadan kopmak, bütüne yabancılaşmak anlamında kullanıyorum), başka bir söyleyişle de insanbiçimsel anlam, değer ve kurallarıyla (tipik bir monologdur) kapalı bir sisteme dönüştüğümüz artık kılavuz istemeyen bir köy. Doğrusu, nesnel gerçekliğe uymayan zihinsel bir yapılanmamız, gerçekliğimiz var. Tamam, yapılanmamız gerçek, ama hayali ve kurgusal.  

Çöküş, kapalı sistemlerin olmazsa olmaz (sine qua non) geleceğidir. Oysa çevremizde gördüğümüz her şey ucu açık bir evrenin ürünüdür. Örneğin, kendilerini an be an daha büyük bir bütün, yani ‘ben’ atomlara açan kutlu bir halktır kuarklar. Yalnızca kuarklar mı? Değil elbette. Atomlar, moleküllere, moleküller çevremizde gördüğümüz şeylere, çevremizde gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içimize çekip yediğimiz, içtiğimiz şeyler ise dünyaya açar kendilerini. Başka bir söyleyişle bütün bu şeyler, nesneler, bedenler dünya hakkında birer dünyadır.

Kapalı sistemler ancak laboratuarlarda olur. Kim bilir belki de deneye tutulduğumuz ya da kendimizi deneye tuttuğumuz bir laboratuardır dünya, olamaz mı? Ve imkân ve kabiliyetlerini tüketinceye kadar evirilen kapalı sistemler sandığımızdan çok daha hızlı ve hayal edilmesi imkânsız sonuçlarıyla birdenbire çökerler. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” diyordu, anımsayalım. Aha işte John Zerzan da “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi” dediği bu durumun, iki milyar yıl Aden’de yaşadıktan sonra son on-on iki bin yıldır, Neolitik (Tarım) kalkışmasından bu yana, özellikle şiddetini ve baskısını artırdığını sık sık vurgular, hürmetler.

Başka gezegenlerde yaşam ortaya çıkarsa, yaşamın hiç de benzersiz bir şey, yani kutsal ya da mucize olmadığı anlaşılacaktır

NASA: Mars’ta yaşam izlerine ulaşmaya yakınız ama insanlar buna hazır değil

https://tr.euronews.com/2019/10/04/nasa-mars-ta-yasam-izlerine-ulasmaya-yakiniz-ama-insanlar-buna-hazir-degil

Hayat mucizeymiş, kutsalmış, bize özgü benzersiz bir şeymiş, tamam, bunlarda bir gerçeklik payı var.

Ancak başka yerlerde de olduğu gözlenirse, hayat dediğimiz şey giderek sıradan, ucuz bir şeye dönüşecek. Ve üzerimizdeki baskıyı, tonaliteyi kaldıracağından bu durum, “organik bir şovenizm” ve insanbiçimsel kibirle kundaklanmış buyurgan, zorba ve cahil uygarlığımızın önünü açacaktır.