Kırlangıç Uşakları Sokağı

Mutlubaharlarevi, İzmir, Nisan, 2020

Aldı eşik cinlerimden Henry Miller ve kunt bir sesle ünledi: “Beni dünyadan ayıran büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum, tekrar balık olabilmek.”

Son anda, ölürken, bana şartsız, biçimsiz ve sonsuz bakışını gördüm ve aklımı kaçırdım, dostum Asmin için

Buyurun bir de buradan göğe bakalım flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden.

Asmin, bir süre birlikte yaşadığımız bir köpek. ‘Köpek’ diyorum ama kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir şey bu. Kendini, dünyayı bilmezlik… Eşik cini (Birçok eşik cinim var benim. Eşik cinleri, ‘olasılıkçı sıçrama noktaları’nda, o yalnız ve devrimci anlarda, insanın kulağına şiir şeyler, gelecek şeyler, billur şeyler, cesur şeyler fısıldarlar) olduğundan emin olduğum Rilke, I’m so afraid of peoples’s words. / They say everything so clearly: / And this is called dog, and that is called house, / And here is the beginning and the end is there, diye sitem ediyor, bakın: Ah, adamım benim, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama: İnsanların sözleri beni çok korkutuyor / Her şey o kadar açık ve net ki onlar için: / Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar, /İşte burası başlangıç, şurası da son.

Dil, iletişimden daha çok insan biçimsel gerçekliğimizi dayatmak, bu şudur, şu budur diye buyurmaktır artık. Monologdan söz ediyorum. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarının olmadığı kapalı bir kaptan. Bir gerçekliğin, sanki dışarlıklı bir efendiymiş gibi diğer gerçekliklere zulmü, zorbalığı değildir de nedir bu!  Oysa bütün gerçekliklerle birlikte aynı dünyanın mahsulü ve tohumlarıyız aynı evrenin mahsulü ve tohumu. Yegâne ortak paydamız bu. Bunun dışındaki her şeyin bölüp ayırdığını söylüyorum.

Gérard de Nerval, yatırıldığı hastaneden Alexandre Dumas’ın karısına yazdığı mektupların birinde “Hastayım dedirtinceye kadar insan içine salmadılar beni, gururumla oynadılar, yalan söylettiler. Bir zamanlar büyücüler ve münkirlere yapıldığı gibi, kabul et, kabul et diye haykırıyorlardı başımda. Doktorlar teslim aldı beni sonunda, tıp sözlüğünde sözü geçen Théomanie ya da Démonomanie gibi hastalıklar yüklediler üstüme”, diye onları şikâyet eder. Doktoru Blanche tarafından ruhunun çalındığını düşünür çünkü.

Hele hele, Jules Janin, bilen, hatırlayan var mı, iyice çıldırtmış olmalı Nerval’i. Gerard’ın Ruhuna Yazıt diye bir makale yazarak hayattayken diri diri gömer onu. Bütün bunlardan dolayı mıdır, bilmiyorum ama Nerval’in, Paris sokaklarında bir ıstakozu tasmayla dolaştırdığı söylenir. Nerval, bana göre, kendini harıl harıl kaynayan kazana / dünyaya diri diri atılmış bir ıstakoz gibi hissediyordu. O ıstakozun çığlıklarıdır şiirleri.

Ölümün Sütü adlı makalesinde, Sarkis’in, 2005 yılında Villejuif’teki atölyesinde çektiği 3 dakika 26 saniye süren video film, au commencement, l’apparition (başlangıçta beliriş)’dan söz eden Georges Dıdı-Huberman, “Önce sadece bir küvetin dibini görüyoruz”, der: “Görüntü yok henüz: bekleyiş”.

“Haznenin dibine hafif eğik, kalın, kocaman, kırmızı bir K çizilmiş -kalın fırçayla, lak pigmentle.” Sonra, “sağdan, ekranın üst köşesinden süt dökülmeye başlar ve ince ince, durmadan akar”. Ve “Süt akmaya devam ediyor.” Aktıkça “bir derinlik yaratıyor. Bu derinlikte dibinde süte gömülüp yitmiş kırmızı harfi bir kez daha ortaya çıkaran küçük bir girdap” oluşuyor.” Ve “Birkaç kabarcık beliriyor, sonrasında beyazlığın içinde kayboluyorlar. Her şey sakinleşiyor.” O kabarcıklara ne kadar benziyor bütün hayatlar, öyle değil mi!

Vitae nomen quidem est vita, opus autem mors.[1] Hayat, hayat ismiyle anılır, ama gerçekte ölümdür o. Ya da işlevi ölüm olan bir süreçtir. Aha işte, dağlar aşınıyor. Öyledir, katı, sert, hareketsiz gibi görünen şeyler de akıştır. Akış, bu görece daha düzenli ve dengede öbekleşmelerin, imparatorlukların, inanç ya da dogmaların, düşünce sistemlerinin etrafından dolaşır, ama için için, dışın dışın, alttan alta bunları oyar, parçalar, ufalar.

Akıştan başka bir varlığım, varlığımdan başka bir akış yok.

Sağlam kazık diye bağlandığımız anlam, değer ve kuralların, ideallerin, hayallerin, inançların, mitlerin kendi kendimize attığımız sağlam kazıklar, olduğunu mu söylüyorum, evet. Çünkü yapılıp edildiğimiz gerçekliği, sefaleti, zulmü, adaletsizliği, zorbalığı, buyurganlığı, kibri, cehaleti uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp eden biziz. Yani yargıladığımız, kıyaslamalar yaptığımız, kendimize yontup kendimize göre düzenlemeye, bahaneler üretip haklı çıkmaya çalıştığımız gerçekliğe dahiliz. Adil olasın ki adalet aramızda dolaşmaya başlasın.

Dünyayı gözlemliyorum. Bir gözlemci olarak gözlemlediğim dünyayı (başka bir gerçeklik) gözlemleyen bir gerçekliğim var. Oysa ayrılmaz bir bütündür gözlemci ile gözlemlediği şey. Örneğin, dünyadan ayrı, farklı bir varlığım, varlığımdan ayrı, farklı bir dünya yok. Dünya hakkında bir dünyayım. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, işte, bu tek parça bütüne ne kadar dahil olduğumu ölçüyor.

“Birdenbire, ince bir gölge, ardından da bir insan parmağı beliriyor. Demek ki sanatçı oradaydı, hemen yakında. İşte bedeni. Parmak, usulca kararlı olduğu kadar hassas bir istençle, sütün “üstüne” değil de daha çok sütün “içine” konuyor.” Bir içkinlik kuvveti? Kendi kendine, kendini var edip var ettikçe kendi kendine var olan. Asla dışarıda değildir sanatçı.

Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor: Optima sors homini natum non esse, nec unquam / Adispexisse diem, flammiferumque jubar ./ Altera jam genitum demitti protinus Orco, / Et pressum mutla mergere, corpus humo[2]: İnsan için hiç doğmamış olmak, güneşin kavurucu ışığını hiç görmemiş olmak en iyisi olurdu, ama eğer doğmuşsa olabildiğince çabuk Hades’in kapılarına koşturmalı ve orada yerin altında huzur bulmalı.

Molloy’[3]un dediği gibi bütün diye bir şey yok, ya da ancak her şey sona erdikten sonra var. Belki de bütün diye bir şey var, ya da ancak her şey başlamadan önce yok.

Mühendis, makine, mekanik… Bu üç sözcüğün benzer anlamlarının olduğunu söyleyen Prigogine ve Stengers’e bakın hele, buradayım: “Bu sözcükler bir rasyonel bilgiyi değil, bir tür kurnazlığı ve çıkarcılığı ima ederler. Doğal süreçleri öğrenmekteki amaç, onları daha verimli kullanmak değil, doğayı aldatmak, onu kendine karşı mekanize etmekti, yani eşyaya “doğal düzenin”in dışında birtakım işler yaptırmak ve ürünler verdirmektir.”

Aha işte Johnny Rotten (Sex Pistols’un solisti), “No future, no future”, Gelecek yok, gelecek yok diye çığlık atıyor. Çığlık deyince aklıma hemen Edward Munch ve Çığlık adlı resmi nasıl yaptığını anlatan şiiri geliyor: Bir akşam / Kristiania yakınlarında / tepelik bir patikada yürüyordum – / iki dostumla birlikte. Hayatın ruhumu / yarıp içine aktığı bir vakitti. / Güneş batmaktaydı – ufukta / alevlere gömülmüştü. / Cehennemin yüzeyini kesip geçen / kanlı bir ateş kılıcı gibiydi. / Gökyüzü sanki kana bulanmıştı / – alev dilimleriyle kat kat kesilmişti – tepeler laciverde bürünmüş / fiyort – soğuk mavi, sarı ve kırmızı renklerle / lime lime olmuştu / Patikada ve ahşap çitin üzerinde – patlayan / kan kırmızısı / – dostlarım gözlerimi kamaştıran sarı – beyaz / lekelere dönüştüler – / – çok şiddetli bir çığlık / hissettim – ve duydum, / evet, çok şiddetli / bir çığlık doğanın çizgilerini – doğadaki renkleri – kırıverdi / – çizgiler ve renkler devinim içinde titreştiler – / – hayatın bu dalgalanmaları yalnızca gözlerimi değil / kulaklarımı da dalgalandırdı – / demem o ki, gerçek bir çığlık duydum – / sonrasında da Çığlık resmini yaptım.

Ortalığa dökülüyor sonra kaybolup gidiyoruz. Yapıp ettiklerimiz, “Yaşam Uğraşı”mız, “Tabutta Röveşata!” değil de ne! Derviş Zaim, mavi bir ışık göndermiş. Aldım kalbimin üzerine iliştirdim.

Aldı eşik cinlerimden Henry Miller ve kunt bir sesle ünledi: “Beni dünyadan ayıran büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum, tekrar balık olabilmek.[4]”  

Schopenhauer haklı: Hayat, maliyetini karşılamayan bir iş. Ancak varoluştan kaçarken yakalandığın bir girdapta / ağda / tuzakta dönüp, çırpınıp, debelenip duruyorsan.

Şartlar, biçimler, zaman anbean değişir: “Yahu bu da geçer”. Geriye daima boş sahne, beyaz perde, şartsız bilinç kalır.


[1] Herakleitos.

[2] Theognis.

[3] Samuel Beckett.

[4] Sexus.

Kırlangıç Uşakları

Uluer Aydoğdu

-Bana şartsız, biçimsiz ve sonsuz bakışını gördüm ve aklımı kaçırdım, dostum Asmin için-

Gérard de Nerval, yatırıldığı hastaneden Alexandre Dumas’ın karısına yazdığı mektupların birinde “Hastayım dedirtinceye kadar insan içine salmadılar beni, gururumla oynadılar, yalan söylettiler. Bir zamanlar büyücüler ve münkirlere yapıldığı gibi, kabul et, kabul et diye haykırıyorlardı başımda. Doktorlar teslim aldı beni sonunda, tıp sözlüğünde sözü geçen Théomanie ya da Démonomanie gibi hastalıklar yüklediler üstüme” diye sitem eder. Nerval, doktoru Blanche tarafından ruhunun çalındığını düşünmektedir.

Nerval’in, Paris sokaklarında bir ıstakozu tasmasıyla dolaştırdığı söylenir. Nerval, bana göre, kendini ıstakoz gibi hissediyordu. Yani, sokaklarda tasmayla dolaştırdığı ıstakoz kendisiydi. Bu yüzden de kaynayan kazana/dünyaya diri diri atılmış bir ıstakozun çığlıklarıdır şiirleri.

Jules Janin’i tanıyan, hatırlayan var mı bilmiyorum, ama tam da o günlerde Gerard’ın Ruhuna Yazıt diye bir makale yazarak Nerval’i hayattayken diri diri gömer. Ruhuna Fatiha kabilinden bir makaledir bu. Sözüm ona şifonu çekmiştir Janin.

Sarkis’in, 2005 yılında Villejuif’teki atölyesinde çektiği 3 dakika 26 saniye süren video film au commencement, l’apparitiondır (başlangıçta beliriş). Hiçbir şey yoktur başta. Aslında sonrasında da bir şey yok Hiçşey’den, Yokşey’den başka. Yalnızca şartsız, biçimsiz ve zamansız Bütün’den kopup ayrılarak içine girdiğimiz şartlı, biçimli ve zamanlı (ağırdan alıp zamana yaydığımız) bir dünyamız var. Harari’den hareketle söyleyecek olursak DNA’mızı aşan işlere giriştiğimiz nesnel gerçeklikten ve doğrulardan uzak hayali ve kurgusal bir dünya bu. Diyeceğim, fiziksel gerçekliğimize uymayan zihinsel bir yapılanmamız var.

Georges Dıdı-Huberman, Ölümün Sütü adlı makalesinde “Önce sadece bir küvetin dibini görüyoruz” diyor Sarkis’in video filmini anlatırken: “Görüntü yok henüz: bekleyiş”. Çilliplopom çilliplopom…

“Haznenin dibine hafif eğik, kalın, kocaman, kırmızı bir K çizilmiş -kalın fırçayla, lak pigmentle.” Sonra, “sağdan, ekranın üst köşesinden süt dökülmeye başlar ve ince ince, durmadan akar”. Ve “Süt akmaya devam ediyor.” Aktıkça “bir derinlik yaratıyor. Bu derinlikte dibinde süte gömülüp yitmiş kırmızı harfi bir kez daha ortaya çıkaran küçük bir girdap” oluşuyor.” Ve “Birkaç kabarcık beliriyor, sonrasında beyazlığın içinde kayboluyorlar. Her şey sakinleşiyor.” O kabarcıklara ne kadar benziyor bütün hayatlar, öyle değil mi! Vitae nomen quidem est vita, opus autem mors. Hayat, hayat ismiyle anılır, ama gerçekte ölümdür o. Ya da işlevi ölüm olan bir süreçtir. Aha işte, dağlar aşınıyor.

“Birdenbire, ince bir gölge, ardından da bir insan parmağı beliriyor. Demek ki sanatçı oradaydı, hemen yakında. İşte bedeni. Parmak, usulca kararlı olduğu kadar hassas bir istençle, sütün “üstüne” değil de, daha çok sütün “içine” konuyor.” Bir içkinlik kuvveti? Evet. Kendinde kendi kendine kendini var edip var ettikçe var olan. Asla dışarıda değildir sanatçı, her şeyin ortasındadır. Ortası vardır insanın, değil mi? Çalımları, başlama vuruşları, geri pasları. “Sıvı derinliği kat ediyor, içeri giriyor. Duruyor, zemine dokundu.”

Öyle ki “Çevresinde eğri büğrü bir ayla, kırmızı pigmentten küçük bir çevrinti oluşuyor. O zaman parmağın da kırmızıya (yapışıp kalmayan, dokunduğu beyaz sıvının içinde kendiliğinden dağılan bir suluboyayla) boyandığı görülüyor. Sonra parmak çekiliyor. O anda – büyüleyici bir an bu, “beliriş” sözcüğünü o sırada anımsıyor insan – suyun yüzeyinde kırmızı bir çiçek oluşuyor. Ne sabitleniyor, ne dağılıyor. Hayır, olası en yoğun noktasını arıyormuşçasına büzülerek, hafif hafif daralarak biçim kazanıyor. İçindeki bir şeyler zemine çekiliyormuş izlenimini yaratarak biçim alıyor. Çok güzel, biraz da kaygı verici bir görüntü bu. Sanki süt birden tahmin edildiğinden daha derin oluvermiş gibi.”

Hayatın bir bildiği olmalı, ben ne bilirim. “Yeniden her şey sakinleşiyor. Sonra, her şey baştan başlıyor.” Şiirdir inşallah, dün gece yin-yang oynayan çocuklar gördüm rüyamda. Bu karanlık sabaha çıkmaz diyorum, evet aydınlanıyor hava, ama tam aydınlandığında çoktan kararmaya başlamış olmuyor mu?

“Parmak geri geliyor, bekiniyor, zeminde biraz geziniyor. Rahatsız ediyor, “parmağını yaranın üstüne basmak” denir ya hani, onun gibi. Biçimsiz birikinti büyüyor. Parmak en sonunda çekiliyor. Bu kez daha büyük, en az öteki kadar güzel, özgür ve kusursuz bir kırmızı çiçek oluşuyor sütün içinde. Bir manzara resmi sanki – bir yandan da öylesine yakın, öylesine somut ki – ya da beyaz sıvıya basit dokunuştan doğan basit bir çiçeğin oluşturduğu bilinmeyen bir harf.”

Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor: Optima sors homini natum non esse, nec unquam / Adispexisse diem, flammiferumque jubar ./ Altera jam genitum demitti protinus Orco, / Et pressum mutla mergere, corpus humo. Theognis işte: İnsan için hiç doğmamış olmak, güneşin kavurucu ışığını hiç görmemiş olmak en iyisi olurdu, ama eğer doğmuşsa olabildiğince çabuk Hades’in kapılarına koşturmalı ve orada yerin altında huzur bulmalı.

Belki de Molloy’un dediği gibi bütün diye bir şey yok, ya da ancak her şey sona erdikten sonra var. Ya da bütün diye bir şey var, ya da ancak her şey başlamadan önce yok.

Mühendis, makine, mekanik… Bu üç sözcüğün benzer anlamlarının olduğunu söyleyen Prigogine ve Stengers’e bakın hele, buradayım: “Bu sözcükler bir rasyonel bilgiyi değil, bir tür kurnazlığı ve çıkarcılığı ima ederler. Doğal süreçleri öğrenmekteki amaç, onları daha verimli kullanmak değil, doğayı aldatmak, onu kendine karşı mekanize etmekti, yani eşyaya “doğal düzenin”in dışında birtakım işler yaptırmak ve ürünler verdirmektir.”

Aha işte Sex Pistols’un solisti canım Johnny Rotten “No future, no future”, Gelecek yok, gelecek yok diye çığlık atıyor. Çığlık deyince aklıma hemen Edward Munch geliyor: Bir akşam / Kristiania yakınlarında / tepelik bir patikada yürüyordum – / iki dostumla birlikte. Hayatın ruhumu / yarıp içine aktığı bir vakitti. / Güneş batmaktaydı – ufukta / alevlere gömülmüştü. / Cehennemin yüzeyini kesip geçen / kanlı bir ateş kılıcı gibiydi. / Gökyüzü sanki kana bulanmıştı / – alev dilimleriyle kat kat kesilmişti – tepeler laciverde bürünmüş / fiyort – soğuk mavi, sarı ve kırmızı renklerle / lime lime olmuştu / Patikada ve ahşap çitin üzerinde – patlayan / kan kırmızısı / – dostlarım gözlerimi kamaştıran sarı – beyaz / lekelere dönüştüler – / – çok şiddetli bir çığlık / hissettim – ve duydum, / evet, çok şiddetli / bir çığlık doğanın çizgilerini – doğadaki renkleri – kırıverdi / – çizgiler ve renkler devinim içinde titreştiler – / – hayatın bu dalgalanmaları yalnızca gözlerimi değil / kulaklarımı da dalgalandırdı – / demem o ki, gerçek bir çığlık duydum – / sonrasında da Çığlık resmini yaptım.

Ortalığa dökülüyor sonra kaybolup gidiyoruz. Hepsi hepsi “Tabutta Röveşata!”. Derviş Zaim mavi bir ışık göndermiş. Aldım şiir ucuma, kalp ucuma koydum.

Muhiyiddin-i Arabi, Fusul Hikem’de “İnsanın Allah’a ihtiyacı olduğu kadar Allah’ın da insana ihtiyacı var” diyor. Öyle ya bilinmek istedim insanı yarattım diyen bir Tanrı var karşımızda.

Schopenhauer haklı: Hayat, Maliyetini karşılamayan bir iş. Hiçliğe katlanamadığı için küçük ve sefil yazgısını kabul eder insan.