Is Future Given?

According to the classical points of view, nature would be an automaton. However, today we discover instabilities, bifurcations, evolution everywhere. This demands a different formulation of the laws of nature to inculude probability and time symmetry breaking. We have shown that the difficulties in the classical formulation come from a too narrow point of view concerning the fundamental laws of Dynamics (classical or quantum). The classical model has been a model of integrable systems (in the sense of Poincaré). It is this model, which leads to determinism and time reversibility. We have shown that when we leave this model and consider a class of non-integrable systems, the difficulties are overcome. We show that our approach unifies Dynamics, thermodynamics and probability theory.

Is Future Given, Ilya Prigogine (Nobel Laureate in Chemistry, 1977), World Scientific Publishing Co. Pte. Ltd., Singapore, 2003, p., 8)

Reklamlar

Tohum, doğurgan rahim ister!

Uluer Aydoğdu

Çöküşün kaotik kalbinden ortaya çıkarak büyüyüp gelişmek isteyen ve kendini bilen yeni, cesur, ilk’el, yani dolaylanmamış, etrafı bir yığın imge ve simgelerle çit’lenerek nefes alıp veremez hale getirilmemiş bir dünyanın şimdi, buradaki tezahürü, sureti olmak istiyor musun, istemiyor musun, mesele budur artık! Yani, içeriden ve dışarıdan enerji akışlarına ihtiyaç vardır. Aha işte, 1977 Nobel Kimya Ödüllü ‘eşik cini’m “Ilya Prigogine, 1960’larda klasik sonuçların yalnızca toplam enerji seviyesinin her zaman korunduğu kapalı sistemler için geçerli olduğunu göstererek termodinamikte bir devrim yaratmıştı”. Peki ve güzel “Sistemin içine ya da dışına yoğun bir enerji akışına imkan verilirse (yani sistem denge durumundan uzaklaştırılırsa), mümkün tarihsel sonuçların sayısında ve tiplerinde büyük bir artış gözlenecektir.”

Tamam, buraya bir ‘geçiş taksimi’ koyabilir miyim? Evcil düşürülmektense gözden kaybolan Neandertaller’dir benim atalarım. Başka yazılarda söylemiştik bunu, ama tekrarlamak da fayda var. “Doğa ve insanları tahakküm altına almanın ve bu tahakkümün arkasındaki araçsal aklın uygarlığın en derin katmanlarından kaynaklandığını” görebilen Horkheimer, geç gelmiş bir Neandertal’dir, örneğin. Sonra, “insanın kendisini doğuran Doğa Ana’yı reddettiğini ve bu hareketin bizatihi boyun eğmeye giden yolu açtığını” bütün açıklığıyla gösterir, bir ‘eşik cini’ olduğundan hiç kuşku duymadığım Bataille, hürmetler. Tabii, “mevcudiyetten sürgüne” gönderilmeye, kibirli, zorba ve cahil bir kendini bilmezliğin (kendini bil) özü gürlüğümüzü budama, kundaklama, hadım etme hareketlerine karşı tarihte birçok direniş oldu. Ancak tohum hiçbir şeydir, atıldığı toprak, ortam, çevre onu yeşertebilecek imkân ve kabiliyetlerden yoksunsa…

Bu arada, John Zerzan’ın, Makinelerin Alacakaranlığı’nda son on-on iki bin yıldır “katı olan her şey buharlaşmıyor”, daha çok “her zaman olduğu haliyle kalıyor” demesi de çok önemli, hayati bir noktaya dikkat çekiyor. Tekrarlayacağız ama içeriden ve dışarıdan enerji akışlarının engellendiği kapalı sistemlerde, sistemin toplam enerji seviyesi hep aynı, sabit kaldığı için, herhangi bir faz değişimini tetikleyebilecek kritik seviyeye gelemez ve doğal olarak sistem stabil kalır. Şunu söylemeye çalışıyorum: “Ahlaki ve entelektüel iflasın eşiğinde”ki bir toprakta yenilikçi, ilerici bir tohum çalışmaz, çalışamaz. Tohuma su, mineral, yani enerji verip yeşertecek bir ortam, çevre, toprak lazımdır. Bir ağaç, dallar, yaprak ve meyvelerden daha fazlasıdır, içinde gömülü olduğu toprak, toprağın yer aldığı ortam, çevre… Hepsinin gömülü olduğu bir alandan söz ediyorum. Görünmese de aslında son derece fiziksel, nesnel bir şeydir bu alan. Bir ağ, matris, doğurgan rahim…

Dengedeyken madde sleepwalker (uyurgezer)’dır

Uluer Aydoğdu

Big Bang (Büyük Patlama), başlangıcın, tekilliğin, yani uzay-zaman eşsizliğinin (singularity) kanıtı sayılıyordu önceleri. Hatta, Stephen Hawking’in doktora tezi bu konudadır. Sonrasında ise bunun tam tersini düşünmeye başlayacak ve bu doğrultuda Stephen Hawking olacaktır.

(http://aykiriakademi.com/dusunce-balonu/dusunce-balonu-gorus-analiz/herseyin-teorisi-burasi-sicrama-diyari-uluer-aydogdu)

1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine de “Big Bang’i, termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası” olarak kabul eder. Burada biraz daha eşelenecek olursam: Big Bang (Büyük Patlama), baharı karşı konulmaz kılan bir enerji birikiminin ilk anlarda müthiş bir tazyikle boşalıp zamanla giderek azalan hızlarda yayılıp dağılmasıdır. Kışın ya da uykudayken biriken enerji baharda patlar, öyle değil mi? Ama anlaşılacağı üzere ortada patlayan bir şey yoktur, az önce de söylediğim gibi ilk anlardaki boşalma öyle tazyiklidir ki bu yüzden patlama denmiştir. Simetri kırılması, düzen bozulmasıdır olan. Denge, uzak dengeye doğru bükülmüştür. Uykudan birden bire fırlar ayağa kalkarsın. Aslında ölünün dirilmesidir bir anlamda da, ama daha çok batımı takip eden doğumdur. Nitekim, Nietzsche de, “eğer, duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük” diyerek dengenin aslında, aynı zamanda da uzak denge olduğunu söylemiştir. Düzen, mutlak bir düzen olmayıp için için ve dışın dışın kaostur da. Tersini düşünecek olursak, ah, evet azgın nehir de aynı zamanda düzenli ve dengede bir akıntıdır.

Ancak, “Dengedeyken madde kördür, çünkü zamanın oku yoktur”. İlya Prigogine, dengedeyken maddenin sleepwalker (uyurgezer) olduğunu özellikle vurgular ki bu durumu ‘var, ama yok, yok ama var’ şeklinde de ifade edebiliriz. Kapalı sistemlerin durumu tam da budur. İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiği için sistem var olan uyku ya da uyurgezerlik ve körlük durumunu sürdürme eğilimindedir. Bu yüzden, uygarlığımızın etos’unun, yani “kültürel değerler sistemi”nin tahmin edileceği üzere “eleştiriyi körelten” bir karakter taşımasına hiç şaşırmamak gerekir. Oysa ucu açık sistemlerde madde uyanık ve yakın/uzak çevresiyle dayanışmaya, işbirliğine, mübadeleye açıktır. Aynı zamanda da çevresindeki farklı değerler sistemine sahip olan ‘öbekleşmeleri’, ‘toplamları’ var olan düzene karşı bir tehdit olarak algılayıp görüldüğü yerde ezilmelidir sistematiği içinde değerlendirmez. Değerlendirmez çünkü uyanık olduğu için körlemesine, uyurgezer bir şekilde hareket etmez, tam tersine yeniliklerin, “ölümcül sıçramaların” tam da Marx’ın vurguladığı üzere ayrı anlam, değer ve kurallar dizinine sahip olanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan doğacağını bilir. Hiç kuşkusuz “yaratma cesaretidir” bu. Yaratmak için cana kıymak gerekir. Yerleşik, verili olanın canına kıymak sahayı, sahneyi boş, beyaz bir sayfa yapıp bilinci yaratmaya kışkırtacaktır. Yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek / henüz zamanımız gelmedi diyor şair / ‘ilahi Eliot, daha ne zaman’ kabilesinden geliyorum ben.

Valery’nin dediği gibi “Zaman Burada Uzaylaşıyor”

Uluer Aydoğdu

Mutlubaharlarevi, İzmir

Frijot Capra’nın “gelecekteki tarihçiler tarafından çağımızın en etkili düşünürlerinden birisi olarak değerlendirilecek” dediği Gregory Bateson, “Dünya karmaşıklığı arttıkça daha bir güzelleşir” diyor ve “kalıpların ötesindeki modelleri ve yapıların altındaki süreçleri araştırmak suretiyle çeşitli bilimlerin temel varsayımlarına ve metotlarına meydan okuyan” bir bilim insanı olarak “ilişkinin her türlü tasvirin temeli olması gerektiğini söylüyordu” ısrarla. “Başlıca gayesi” ise “gözlemlediği fenomenlerdeki organizasyon ilkelerini keşfetmekti.” Buna “her şeyi birbirine bağlayan model” diyen Bateson için “öyküler, kıssalar ve metaforlar insan düşüncesinin, insan aklının temel ifadeleri” olup “öykülerin vazgeçilmezliği, ilişkilerin vazgeçilmezliğiyle” ilişkilidir. Öyle ki “doğmakta olan yeni paradigmanın ana unsuru nesnelerden ilişkilere geçiştir” artık. Diğer bir deyişle “Biyolojik yapı (form) ilişkilerin bir araya gelmiş şeklidir, parçaların değil.” Bu doğrultuda “Bir öyküde önemli olan, dikkate alınması gereken şey konu, olaylar veya öyküdeki şahıslar değil bunların kendi aralarındaki ilişkilerdir.” Bana bir ilişki ver sana bir dünya yaratayım.

Esas olan karşılıklı ilişkiler ve birbirine bağımlılıktır. Öyle ki, Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’den hareketle “Birbirine bağımlılığı vurgulamakla canlı (hayat) ve cansızlığın düşman olmadıklarını gösterebiliriz.” Zaten böyle de olmak zorundadır. “Çünkü aksi durumda bir tarafımızda mekanik bir dünya diğerinde biyolojik ve ondan sonra da mutlak engellerle (sınır) ayrılmış bir insan dünyası olacaktı.” Burası zaten düğümlendiğimiz yer olup “bu engellerin ötesine geçmek için birtakım transcendental/aşkın bilgilere başvurmak” zorundayız hep. Prigogine’ye göre buna gerek yoktur.

Çizgisel Olmayan Tarih

Kâinat, bir embriyo gibi, her an bir bütün olarak oluşan bir organizmadır. Bu bağlamda karşılıklı ilişki, etkileşim ve birbirine bağımlılıktır önemli olan. Burada elbette zamanın oku geleceği göstermekte ve organizma geri-dönüşümü olmayan bir şekilde geleceğe doğru hareket etmektedir, ama parçalar ya da ilişkiler/süreçler arasında bir öncelik/sonralık ya da önemli/önemsiz ayrımı yoktur ve parçaların ya da ilişkilerin/süreçlerin karşılıklı ilişki ve etkileşimine yaratıcı faaliyet olarak bakmak gerekir. Tek başlarına hiçbir anlamı olmayan süreçler bir araya gelince örneğin bir bedenin bütünlüğünü ve geçici, ama verimli döngüsünü ortaya çıkarırlar. Tam da bu yüzden birtakım aşkınlıklardan medet ummak yerine kâinatı bir bütün olarak oluşum, süreçler içre süreçler, ‘ilişkiler birlikteliği’ olarak görmek bana daha doğru ve anlamlı geliyor. Özetle çizgisel olmayan, geri-dönüşümsüz bir yol izler kâinat. Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih/ Bin Yılın Öyküsü (Türkçesi: Ebru Kılıç, Metis, İstanbul, 2006.) adlı muhteşem kitabında “birbirini izleyen bu oluşumlar, giderek artan mükemmellik aşamaları olarak ilerlemek şöyle dursun, yalnızca farklı tipte malzemenin birikimleridir; peş peşe gelen her katmanın kendi içine kapalı bir dünya oluşturmadığı, tam tersine farklı türde etkileşimlere ve bir arada yaşama tarzlarına vardığı birikimlerdir bunlar” diyerek bütünselliğe olduğu kadar süreçler arasındaki o büyüleyici etkileşime de dikkat çeker.

“Farklı biçimlere bürünen madde-enerjinin” geri-dönüşümsüz akışıdır söz konusu olan ve burada ilerlemekten ya da gerilemekten daha çok bu “farklı biçimlerin çoğulluk içinde bir arada bulunuşu ve bu biçimler arasındaki etkileşim” söz konusudur. Nicelikler birikip belli doygunluklara geldikçe faz geçişleri yapan ve giderek karmaşıklaşan bir oluş’tur (oluşum/konfigürasyon) kainat.  Aynı zamanda da yapısal oluşumların, bir kere oluştuktan sonra karışıma eklendiklerini ve kendilerini üreten/yaratan akışı engellemeye çalıştıklarını ya da yoğunlaştırdıklarını, yani sıçramalar için önünü açtıklarını da sık sık vurgular Landa. “Birçok bakımdan asıl önemli olan bu dolaşımın ortaya çıkmasına yol açan belli biçimler değil, dolaşımın kendisidir.” Landa şöyle diyor: “Doğumumuzda, bu akışın belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde yığınına dönüştürür.” Büyüleyici değil mi?  

Çekim merkezleri ve çatallaşma noktaları

Bir bakıma, yaşayan sistemler çok iyi organize bir fabrikayı andırır”. Öyle ki bu fabrikalar “bir yanda çok sayıda kimyasal dönüşümlere sahne olurken, öbür yanda tekdüzelikten oldukça uzak bir dağılım gösteren biyokimyasal materyaliyle göz alıcı bir ‘mekân-zaman’ organizasyonu”durlar. Bu doğrultuda sistemler imkân ve kabiliyetlerini tüketinceye, yani tekdüzeleşinceye kadar kararlı haller sergiler. Yeni “çekim merkezlerinin kurulması” varolan düzenin kararlılığını kaybettiğine işarettir ve bu yeni “çekim merkezleri” sisteme yeni iletişim yolları sağlayan konfigürasyonlardır. Artık görece “determinist kuşaklar”dan geçilmiş ve “çatallaşma noktası” denen yere gelinmiştir. Ancak bundan sonrasını tam olarak kestiremeyiz. “Burada, bir zarın atılışındakine çok benzer şans olayları ile karşı karşıyayızdır. İşin daha büyülü tarafı ise simetrinin kırılmasıdır. Aslında henüz doyurucu yanıtlar olmasa da, doğada sınırlı ve kısmi simetrilerin kırılarak değişimlerin oluştuğu şeklinde bir görüşün yeni yeni belirdiğini, başka imkân ve kabiliyetlerin kokusunu alan kimi süreçlerin uyanan süreçlerle yeni dayanışmalara, işbirliklerine gittiğini söyleyebiliriz. Sistem dengedeyken “… genellikle ‘gürültü’ diye adlandırılan dış akıştaki rastgele dalgalanmalar, önemsiz nüanslar olmak şöyle dursun çok daha karmaşık reaksiyon şemaları demek olan yeni tür davranışlar üretir.”

“Çatallaşma noktası”, sistemin “birden fazla olası gelecek arasında seçim yaptığı” sıçrama noktasıdır. Ancak, Prigogine ve Stengers’in [(Ilya Prigogine-Isabelle Stengers, Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, İstanbul, 1998. Kitabın orijinal adının Man’s New Dialogue with Nature (İnsanın Doğayla Yeni Diyalogu) olduğunu düşünecek olursak doğmakta olan yeni paradigmanın eski, bildik anlam, değer ve kurallarla bir işinin olmadığını söylememek mümkün.] de özellikle vurguladıkları gibi “… bütün ve parçaların davranışı arasındaki ilişkileri açıklamak için bir karmaşık organizasyon kavramı gereklidir.” Çünkü, “Mutlak bilginin mümkün olduğuna inanan determinizmiyle/gerekirciliğiyle klasik bilim anlayışı toleranssızlığa ve nihayetinde şiddete öncülük etmektedir.” İnsanbiçimsel olduğu kadar aynı zamanda da dogmatik bir “körlüktür” bu. İşin daha kötüsü sistemin bu halde kalması için uygulanan şiddetteki artış öyle bir hale gelir ki sistem denge halinde bir ölüye dönüşür. Ancak ölü bir sistem size güvenli/istikrarlı bir dünya sunabilir.

Kaostan düzen doğar

Frijot Capra’nın Fiziğin Tao’su (Fritjof Capra, (Türkçesi: Kaan H. Ökten), Arıtan Yayınevi, İstanbul, 1991) adlı kitabının alt başlığı ilginçtir: Şiva’nın Raksı. Frijot Capra,  atom altı parçacıkların dansını eski Hint tanrısı Şiva’nın raksına benzeterek Şiva‘nın Raksı, adlı bir makale yazar (Yeni Bir Düşünce, Fritjof Capra, (Türkçesi: Mustafa Armağan), Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992) Bu makale daha sonra Fiziğin Tao’su adlı kitaba dönüşecektir. Diğer yandan Kaostan Düzene’de Weber, Prigogine’ye “Şimdi bilim, Şiva’nın dansıyla sembolize edilebilir mi?”, diye sorar. Prigogine’nin yanıtı şöyledir: “Evet, Hintli bir arkadaşımdan, Şiva’nın bir elinde bir müzik aletini, bir davulu; diğerinde ise bir alevi tuttuğunu duymuştum. Alev, yok etme; davul ise yaratmadır. Ruh, hem yok etmeyi hem de yaratmayı birleştiriyor.” Weber’in, Lama Goinda gibi Budist bilim insanlarından aktardığı üzere “… Şiva’nın dönüştürmeci kozmolojideki dinamik prensip olarak algılanmasıyla” Prigogine ve Stengers’in “kaostan düzen doğar” şeklindeki yaratıcı kâinatının uyumlu olduğunu söyleyebiliriz.

Valery’nin dediği gibi “zaman inşadır”. Diğer bir deyişle an ve an yeniden yapılanır durur kâinat bir bütün olarak şimdi, şu an, burada. Parsifal’da ne deniyordu: “Zaman, burada uzaylaşıyor”.

Ölümcül sıçrama

Uluer Aydoğdu

Mutlubaharlarevi, İzmir

Dile getirmek, ‘ağrı’ ve yolunda gitmeyen süreçler arasında bir ilişki olduğunu düşünmüşümdür hep. Hintli bilim adamı ve bilgesi, Phiroz Mehta, “Kendi vücudunu düşün. Sağlıklı olduğun zaman vücudundaki sayısız parçacığın hiçbirinin farkında değilsin. Bilincin tek bir organizma olduğu yolundadır. Ancak bir şeyler yanlış gittiği zaman göz kapaklarının ve guddelerinin farkına varırsın…” derken bir yerimiz ağrıdığında, orası, nasıl yerini/konumunu ve durumunu belli edip farklı bir gramerle, farklı bir ‘anlam, değer ve kurallar dizini’ ile konuşuyorsa insanın da o ağrıyan yer, yani farklı anlam, değer ve kurallar dizini olduğunu söylemek mümkün: Kâinatın Ağrıyan Yeri, İnsan!

65 milyon yol önce dünyanın “aynı, ortak kurallar dizinini” paylaşmadığı bir göktaşı ya da bir kuyruklu yıldızla rastlaşması, karşı karşıya gelmesi, çarpışması dinozorları yok ederken insanın ortaya çıkma sürecini başlattı. Yenilikler, farklı anlam, değer ve kural dizin”leri, diğer bir deyişle sıçramalar ancak bu şekilde ortaya çıkıyor. Marx, “ölümcül sıçrama” diyordu buna. Pekâlâ, ‘doğumcul’ ya da ‘gülümcül’ sıçramalar da diyebiliriz bu an’lara.

Ilya Prigogine ve Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene/İnsanın tabiatla yeni diyaloğu adlı kitabına (İz Yayıncılık, 1998) Takdim yazan Alvin Toffler ise “Bu devrimci anda -yazarlar ona bir “yalnız an” veya “çatallanma noktası” diyorlar- değişmenin hangi yönde olacağını önceden kararlaştırmak doğal olarak imkânsızdır” der ve Sistem, dağılıp bir kaos’a mı dönüşecek, yoksa yeni, daha farklılaşmış, daha yüksek seviyede bir “düzen”e veya onların “dissipatif yapı” dedikleri organizasyona mı atlayacak?” diye sorar. Tam da burada “Prigogine’ci şartlarda bütün sistemlerin sürekli “düzensiz bir şekilde değişen” alt-sistemleri içerdiğini” ve “Zaman zaman bir tek düzensiz değişimin veya bunların bir bileşiminin olumlu geri beslemenin bir sonucu olarak o kadar güçlü bir hale gelebileceğini” hemen ekleyelim. Bu “düzensiz değişim” o kadar güçlüdür ki “var olan düzeni paramparça eder.” Diğer yandan ise “Bu gibi fiziksel ve kimyasal yapıların dissipative diye adlandırılmalarının nedeni, kendilerinin yerini aldıkları daha basit yapılara oranla bunların o daha basitleri koruyabilmeleri için daha çok enerjiye ihtiyaç duymalarıdır”.