İçindeymişim meğerse içimde olanın

I’m so afraid of peoples’s words.

They say everything so clearly:

And this is called dog, and that is called house,

And here is the beginning and the end is there.

Rilke

Kültür, yani anti-doğa, var olanın, mevcut ve hazır olanın etrafını kibirli olduğu kadar buyurgan, zorba, cahil anlam, değer ve kurallarla, simge ve imgelerle çevirip böylece kendini sözde güvenli bir alana kapatmaktan başka bir şey değil. İlk elden (ilkel) olanın dolaylanmasından söz ediyorum. İlk elden olanın yerine düşüncelere, inançlara, mitlere, şablonlara takılıp kalmış saplantılı, nevrozlu bir gerçekliğin ikame edilmesinden. Dünyanın sorgulanmayan verili bir şeye, gerçekliğe indirgenmesinden.

Jean Jacques Rousseau, iyi bilinen kitabı Toplum Sözleşmesi‘nde birisinin gelip bir arazi parçasının etrafını çevirerek burası benim demesinde sorun olmadığını; asıl sorunun diğerlerinin bunu kabul etmesinde olduğunu vurgular. Bizi mahveden de bu olmuştur. Toplum Sözleşmesi budur işte. Yapılıp edildiğimiz gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine biz yapıyoruz. Senin, benim dışavrumum toplum. Öyledir, buyuran dil de etrafımıza insanbiçimsel bir duvar örer. Çık çıkabilirsen artık. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” der, bütün mis kokulu çiçekler ona.

“Her şeyin bir kabul olarak değil, bir soru olarak anlaşılması gerektiğini” söylüyordu Nobel ödüllü Danimarkalı fizikçi Niels Bohr. Tabii, “bu şudur, şu budur” diye ahkam kesip doğal olanın etrafını çitlerle çevirmiş bir dilin (iletişimden çok dikte eder dil, buyurur ve kendinden emindir) içinde bunu yapmak çok zor. Verili bir dünya, gerçeklik o kadar içimize işlemiş ki… Zaten toplum da, dünyamız da senin, benim, hepimizin dışavurumu, yansıması, yukarıda söylemiştik.

Bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke, bakın:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there,

yani,

İnsanların sözlerinden çok korkuyorum
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son
.

diyor.
 
Ah fırlatma rampam benim, kaçış çizgim aldım kalp hizama koydum seni, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi!

Anbean yeni, diri ve doğal olanı, şimdi, burada gürül gürül ve doludizgin akanı seçtim ben. Var olmaktan söz ediyorum, mevcut ve hazır olmaktan.

Quad (Hangi Noktaya ya da Nereye Kadar?), 1980 yılında, Samuel Beckett tarafından yazılıp ertesi yıl da televizyon için çekilmiş bir oyun. Oyunda, “belirli bir koreografik düzene sahip (…) olay mahali” bir karedir ve ‘sınırlı değerler sistemine’ karşılık gelir. Dört oyuncu vardır ve bunlar (1, 2, 3, 4), her biri kendi belirli güzergâhlarında ilerleyerek verili alanı arşınlar. Bizler de tıpkı Quad oyununda olduğu gibi sahneye girip verili bir alanı, dünyayı sorgulamadan, öylece kabul edip yaşıyor (?) ve ayrılıyoruz. Oyuncular değişiyor, seriler başlayıp bitiyor ama verili alan hiç değişmiyor. Yapılıp edildiğimiz, içinde dönüp, çırpınıp, debelenip durduğumuz gerçekliği/dünyayı yapıp ediyoruz çünkü. Şu an olmakta olan tam da bu. Ve bitecek, sonlanacak gibi görünmüyor. Peki, ne için ve nereye kadar

İçinde olduğumuz gerçeklik içimizde. İçindeymişim meğerse içimde olanın. Uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ediyorum işte yapılıp edildiğim gerçekliği.

Var olanı, gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma, yani olumlama ve değilleme yapmadan olduğu gibi, tek parça bir bütün olarak fark ettiğimde ise bir fark eden olurum. İçinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğum bu girdaptan uyanıp/dirilip doludizgin akan nehre/varoluşa dönerek var olurum. Var olmak, var olanı bir bütün olarak fark etmek, onu olduğu gibi bilmektir.

Var olanı, gerçeği, kendini bilmiyorsan var, mevcut ve hazır olduğunu kimse söyleyemez. “Mevcudiyetten sürgünlük” diyor bu duruma John Zerzan. Nizam verilmek üzere ne idüğü aslında belirli bir ‘ilerleme şablonu” uyarınca itile kakıla geçirildiğimiz bir nizamiyeden başka bir şey değil uygarlaşmak, modernleşmek. Zerzan’ın saptamasıyla “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi”… Bazen bir “deh” demenin kafi olduğu.