Yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ettiğini fark ettiğinde bir fark eden olarak fark ettiğin gerçeklikten özgürleşip varolursun

Video: Hülya Özel Aydoğdu
https://ulueraydogdu.com/hulyali-kizin-bahcesi/

Aziz Kara, Nehirde Bahar’ın gözleri önünde adeta azizleşerek “Dünya, evren tek parça bir bütün. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Kendi kendine, kendi canına kıyabilmeli ki kendi kendine, kendini yaratabilsin. Kendi kendine, kendini varedebilme ki varolabilsin. Var ettikçe var olup var oldukça var eden bir organizmadan söz ediyorum. Var etmekle var olmanın ya da cana kıymakla yaratmanın aynı şey olduğundan”, diye konuşunca sahnede yeniden, yeniden tekrarlanan oyunun, perdede dönüp duran filmin, verili bir dünyaya şartlanmış zihninin, varoluşun ortasında ama varaoluşa yabancı, gürül gürül ve doludizgin akıştan kopmuş bir girdabın (hepimizin dönüp durduğu, çırpınıp, debelenip durduğu) tekrar tekrar gösterimi olduğunu fark edip varolan bu gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma yapmmadan tek parça bir bütün olarak olduğu gibi bildi Nehirde Bahar. Ve birdenbire sahne boşaldı kendiliğinden, perde beyazlaşıp başka bir dünyaya alamet bir açıklığa dönüştü zihni. Varolmak, varolanı fark etmekten başka bir şey değil, diye düşündü: Farkındalığındır, aha işte fark yaratacak olan!

Tek parça çoğulluk ya da self-organization

En büyük ölüm başka doğum yok!
Ne kadar toprak eder şu kertenkele acaba
kaç tane gül yetiştirir bir ceset?
Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı
belki de bir evin tuğlası?
Önümüzdeki şiirlere bakacağız artık.

Uzaktan, dışarıdan bakıldığında tek parça bir bütün olarak görünen dünyanın, yakınlaşınca, içine girince enva-i çeşit şeyleri, nesneleri, bedenleri, renkleri, şekilleri ve giderek anlam, değer ve kuralları içerdiği görülür. İşte bu muazzam içerik kucaklaşıp birleşerek tek parça bir bütün olarak dışavuruyor. Dünya, yapılıp edildiği içeriği böyle böyle yapıp ediyor. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var ediyor. Anbean bir altüst/üstalt oluş bu. İçdış/dışiç oluş. Tohummahsül/mahsultohum oluş…

Kendi kendine, kendisiyle beslenen; kendi kendine, kendi canına kıydıkça kendini yaratan; kendi kendine, kendini yarattıkça da kendi kendine, kendi canına kıyan bir şey, bir nesne, bir beden. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Varolamayacağı yere varınca mahsul, yani imkan ve kabiliyetlerini tüketince, kendini gidip varolabileceği yere tohum olarak gömüp eker. Toprağın üstündekiler bi çalım, bi çalım dolaşa dursunlar, aslında sonraki uzay-zaman düzenlemelerinin tohumlarından başka bir şey değiller.

Kendi kendine, kendi harmanlıyor dünya. Harman ola, harman ola… Övgüm harman yeri dünyaya, övgüm harman oluşadır.

Yığılımlar/Öbekleşmeler

Uluer Aydoğdu

Üzerine titrediğimiz varlıklarımız varoluş sahasında gelip geçici içsel uzay-zaman düzenlemelerinden başka bir şey değil. Burada içsel derken; kendi kendine, kendini örgütleyen (self-organization) yaratıcı ve yenilikçi bir sistemden söz ettiğim sanırım anlaşılıyordur. Böylece bu yazıya herhangi bir aşkınlığın giremeyeceğini umuyorum.

Diğer yandan oluşları anlayabilmek için hem Ludvig Boltzmann’ın hem de Darwin’in üzerinde düşündükleri “yığılımlar (popülasyon)” düşüncesine şöyle bir bakıp burada birazcık eşelenirsek: “Darwin, bir seçim sürecine bağlı bireysel değişkenliğin nasıl bir sapmaya yol açtığını anlamamızı sağlayan şeyin bireylerin değil, uzun sürelerde yığılımların incelenmesi olduğunu göstermiştir. Aynı şekilde, Boltzmann, bireysel dinamik yörüngelerin betimlenmesine bağlı kalınırsa, önceden bildirdiği ikinci ilkenin ve entropinin kendiliğinden yükselmesinin anlaşılamayacağını savunmuştur. Bunlar, entropi artışının izlediği, global sapmayı oluşturan bir parçacıklar yığılımındaki sayısız çarpışmalardır.” Bu bağlamda kâinat, anbean, yeniden, yeniden yapılanarak düzensizleşip dengeden uzaklaşırken bileşenlerini açığa çıkaran bir var etme süreci içinde geleceğe doğru hareket eder. Başlangıçta sisteme, sistemin bütünlüğü içinde körlemesine hizmet eden bileşenler/parçacıklar dengeden uzak hallerde aralarındaki sayısız çarpışma ile sistemi yeni bir dengeye götüren bir işlerlik kazanırlar. Diyeceğim ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’ aslında yeni bir yol arayışıdır. Tıpkı düzensizliklerin yeni bir düzen/gramer, hastalıkların da yeni bir sağlık arayışı olduğu gibi.

Öyle görünüyor ki, bir sistemi oluşturan bileşenlerin birbirleriyle etkileşimli süreçler olabilmesi için sistemin dengeden uzak bir halde olması gerekiyor. Çünkü ancak bu haldeyken uyanan ve böylece “görmeye başlayan” madde birbirleriyle etkileşerek, çarpışarak, dayanışmalara girişerek yapılıp edilecekleri bütünü yapıp edebiliyorlar. Bu da yaratıcı ve yenilikçi olmak anlamına geliyor. Dolayısıyla, Ilya Prigogine’nin de söylediği gibi “eğer sistem, etkileşimsiz bir parçacıklar sistemine indirgenebilirse, ne çarpışmalar ne de korelasyonlar akısı olacaktır.” Bu, istikrarlı, ama ölü bir sistem anlamına mı gelir bilmiyorum, ama böyle bir sistemde yaratıcı ve yenilikçi süreçlerin olamayacağını söyleyebiliriz.

Unutmayalım ki, “Zaman oku görünmüyorsa madde görmez, dengeye körü körüne bağlı kalır. Zamanın oku ortaya çıktığındaysa, madde dengeden uzaklaşmış olarak görmeye başlar!”

VARLIK ve OLUŞ/UM

Uluer Aydoğdu

“Niçin hiçbir şey yerine her şey var?”

İnsan oluş, vatan oluş, şair oluş, çiçek oluş… Bütün mesele “olmak ya da olmamak” değil ‘oluşmak ya da oluş(a)mamak’. Çoğu zaman kendimizi sıkışıp kalmış gibi hissederiz. Doğrudur, çıkış yok gibidir: Acaba hakikaten çıkış yok mu? Belki de hakikaten saplanıp kaldık buraya.

Tam da bu noktada, Nietzsche’den söz etmemek olmaz: “Eğer görebilen gözler olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdü”. Sanırım, varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki çelişkiyi ya da iç içeliği bundan daha iyi anlatan bir cümle olamaz.

Kendi kendine kendini organize eden sistemler

Kendini bakterilerle, virüs ve mikroplarla olduğu kadar dinozorlardan tutun da sivri burunlu farelere, lemurlara, ihtiyazorlara, bitkilerden böceklere, balıklara ve insana kadar enva-i çeşit biçime dönüştürerek gerçekleştiren canlı bir organizma demek mümkün kâinat için. Hatta, bu organizmaya jeolojik oluşumlar olan dağları, dereleri, vadileri ekleyebileceğimiz gibi insansal anlam, değer ve kuralları da katabiliriz. Ancak, üç boyutlu mekân ve doğrusal/çizgisel zaman algımız bütün bu şeyleri (süreçler) bizden ayrı ve birbirinden kopuk, yani müstakil olarak görme eğilimindedir. Deliler, işte, bu bloke olmuş enerji kalıplarının (varlık) akmasına öyle ya da böyle izin veren kişilerdir. Örneğin, sarhoş olup esridiğimizde, kısmen de olsa, günlük, bildik dünyanın gerçekliğinden çıkıp daha farklı bilinç düzeylerini yaşarız. Deliler bu okyanusta kontrolsüz bir şekilde batarlarken normal dediğimiz insanlar inşa ettikleri gündelik yaşam adacığında yaşarlar. Sanatçılar ise bu iki çelişik bilinç düzeyini bir yollu birleştirebilmiş insanlardır. Ancak, kişi-üstü yaşantılardan referans alan bu insanların kesif gerçeklik ve üç boyutlu mekân ve doğrusal/çizgisel zaman algısı için tehdit oluşturdukları, yani tekin olmadıkları kesin. Hiyerarşik örgütlenmelerin sanatçılara karşı kuşku duymaları bu yüzdendir. Her ne kadar sistemin içinde yer alsalar da, sanatçılar akışkanlıklarla, akış ve oluşlarla bağlantılarını koparmazlar.

Nietzsche’nin sözüne geri dönecek olursak kayanın aslında bir süreç olduğunu görürüz. Örneğin, şu her gün kullandığımız kalemin kapladığı uzayda ağırlığı, biçimi, yani bir varlığı var. Ama aynı zamanda da atomlar, atom altı parçacıkları, moleküller harıl harıl çalışıyorlar kalemin içinde. Hareketli ve dolayısıyla da canlı bir şeydir kalem. Bu yüzden uyukluyor gibi göründüğüne aldanmayın. Diyeceğim o ki, taş ya da kaya dediğimiz şeyler de birer süreç, görece olarak katılaşmış akışlar ya da oluşlardır. Eğer hakikaten görebilseydik aslında kalemin de tıpkı Nietzsche’nin kayası gibi dans eden bir kaos olduğunu görürdük. Bu bağlamda, örneğin Sanskritçede cisim ya da nesne sözcükleri yerine süreç, ilişki sözcükleri vardır. Zaten, bilim de nesnelerden süreçlere geçerek nesne dediğimiz şeylerin süreçler içre süreçler, bir ilişkiler ağı olduğunu kabul etme noktasında bir ‘zihinsel dönüşümün’ eşiğindedir. Şöyle de diyebiliriz: Hepimiz oluşlardan, yani süreçlerden, yani ilişkilerden başka bir şey değiliz. Hatta, oluştan, oluşlardan başka bir varlığımız yok.

Peki bütün bu varlıklar, biçimler, nesneler nerden geliyor?

Heidegger, Being and Time (Varlık ve Zaman)’da “Niçin hiçbir şey yerine her şey var?”, diye sorar. Binlerce yıldır tartışılan, bir çoğumuzun zaman zaman kendine sorduğu, insanı çileden çıkaran, insanın canını yakan, “birazcık daha düşünecek olursam delireceğim” dediği bir sorudur bu. Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine ise böyle bir sorunun “anlamlı bir soru olduğundan emin olmadığını” belirterek “Belki de bu soru, dünyamızın dışında olan ve bu dünyayı yaratmakla yaratmamak arasında tercih yapabilen Biri’nin bakış açısıyla sorulabilir” der. Onun yerine, “sahi, en altta ne var” diye sormak daha anlamlı bir soru gibi geliyor bana. Çünkü, yukarıdan aşağıya değil de aşağıdan yukarıya bakmak, içeriden doğru bir bakış olacağından, bütünü anlayabilmek kadar kendi kendine, kendini örgütleme konusunda da bize birtakım ipuçları verecektir.

Sahi en altta ne var?

Artaud’un bir şiirinde geçen Organsız Beden’den söz etmek istiyorum burada. Ancak, organsız beden, en altta yer almakla birlikte hiçbir şeyin dayanağı ya da üzerinde mekânın oluştuğu bir yüzey değildir. İlle de tarif etmek gerekirse “Katmanlaşmamış, şekilsiz, yoğun maddedir, yoğunluk matrisidir, yoğunluğu sıfıra eşit maddedir… Sıfırdan başlayan yoğun bir büyüklük olarak gerçeğin üretilmesidir.”[1] de diyebiliriz. “Organsız beden” tamlamasını alıp biyolojik, sosyolojik, kültürel süreçlere olduğu kadar jeolojik süreçlere de aktaran Deleuze ve Guattari’ye göre bütün bu süreçler “organsız beden”deki geçici ve kısmi oluşumlar, pıhtılaşmalardır. Tabii bu pıhtılaşmalarla “organsız beden” ya da uzay-zaman arasındaki karşılıklı yoğun geri beslemeyi hep göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Organsız Beden

David O. Russell’ın   I Heart Huckabees/ I Love Huckabees (Tesadüfleri Seviyorum) (Jason Schwartzman, Isabelle Huppert, Dustin Hoffman, Lily Tomlin) adlı filminde, Dustın Hoffman elinde bir battaniyeyi tutarak “Bu battaniye dünyadaki bütün madde ve enerjiyi temsil ediyor diyelim” der ve öyle görünüyor ki böylelikle Organsız Beden’e giriş yapar: Bu bağlamda, ‘her birimiz, battaniye üzerindeki ayrı ayrı, irili ufaklı kabartılarından biriyiz’ demek mümkün. Örneğin, başka kabartılar daha yapalım, onlar da kanser ya da orgazm ya da kin, kalleşlik, hasret olsun.  Ya da aile, kabile, klan… Sahi bir dağı ütülesek ne kadar cevher eder? Her şey, yüzeyde, birbirinden ayrı görünse de varoluş sahanlığında birbirlerinin içine geçmişlerdir. Bu anlamda, bizim çiçeklenen bir ağaçtan, bir dağ oluşumundan en azından teknik olarak bir farkımız yok. Tıpkı yeryüzü şekilleri gibi, varoluş şekilleri var diyebiliriz. Diğer yandan ise kâinat oluşan bir şey, kendi kendine, kendini var ettikçe varolan, var oldukça da kendini var eden bir organizma/sistem. Bizler her ne kadar ‘olmak tabanlı’ bir zihniyetle hareket etsek de özde ‘oluş tabanlı’yız. Bir akış, bir sel… Deleuze’e göre insanların en korktukları şey de sel. Yani bir şeyin bizi sürüklemesini, bir şeye kapılıp gitmek istemiyoruz. Ama nafile! Umberto Eco’nun, Açık Yapıt adlı muhteşem kitabında gösterdiği gibi “evrensel entropi eğrisi” her an iş başındadır ve bizim sahile/hayata bırakmaya çalıştığımız ayak izlerini bir darbe ile siler atar. Sonra yeniden, tıpkı Sisyphos Efsanesi’nde olduğu gibi. Her nesil yeniden başlar. Ancak, yine de “incelikli bir umut duygusu” da yok değildir hani. Umalım ki 2015 (2015 tane 1’dir) yılı kaosun kalbinden bize kozmik dengeye açılan bir kapı olur. Öyledir, her hastalık yeni bir sağlık arayışıdır. Öyledir, her yeni yıl kolektif bir sezgisiyle o kapının açılmasını beklediğimiz için, her şeye rağmen, coşkulu ve umutluyuzdur.

Oluşmanın yerine olmak. Olan şey, göçebe oluşun tam tersidir. Böylece kasabalara, şehirlere, anlam, değer ve kurallara yerleşilir. Sınırlar, çitler, duvarlar böyle böyle ortaya çıktı. Süreç düşüncesinde yapısal hiçbir şey bulamazsınız, bu yüzden de giriş, gelişme ve sonuç ya da temel, temel kazma, dolayısıyla yapı diye bir şey yoktur. Yapı yoksa kirişler, kolanlar da olmayacaktır. “Yükseltin tavan kirişlerini ustalar” diyordu Salinger, Amerikalı. ‘Özgürlükler coğrafyası’ belli ki dar geliyordu. Darlığı ortadan kaldırmak için en iyisi kirişleri (kirişi) kırıp kaçmak. Gelecek ise ancak başımıza geldikten sonra bilebileceğimiz bir şey.

Ne diyordu Sartre: “İnsan asla bilemeyeceği bir hakikatin işçisidir.”


[1] Çizgisel Olmayan Tarih/ Bin Yılın Öyküsü, Manuel De Landa (Çeviren: Ebru Kılıç), Metis Yayınları, İstanbul, 2006,s. 337.

Valery’nin dediği gibi “Zaman Burada Uzaylaşıyor”

Uluer Aydoğdu

Mutlubaharlarevi, İzmir

Frijot Capra’nın “gelecekteki tarihçiler tarafından çağımızın en etkili düşünürlerinden birisi olarak değerlendirilecek” dediği Gregory Bateson, “Dünya karmaşıklığı arttıkça daha bir güzelleşir” diyor ve “kalıpların ötesindeki modelleri ve yapıların altındaki süreçleri araştırmak suretiyle çeşitli bilimlerin temel varsayımlarına ve metotlarına meydan okuyan” bir bilim insanı olarak “ilişkinin her türlü tasvirin temeli olması gerektiğini söylüyordu” ısrarla. “Başlıca gayesi” ise “gözlemlediği fenomenlerdeki organizasyon ilkelerini keşfetmekti.” Buna “her şeyi birbirine bağlayan model” diyen Bateson için “öyküler, kıssalar ve metaforlar insan düşüncesinin, insan aklının temel ifadeleri” olup “öykülerin vazgeçilmezliği, ilişkilerin vazgeçilmezliğiyle” ilişkilidir. Öyle ki “doğmakta olan yeni paradigmanın ana unsuru nesnelerden ilişkilere geçiştir” artık. Diğer bir deyişle “Biyolojik yapı (form) ilişkilerin bir araya gelmiş şeklidir, parçaların değil.” Bu doğrultuda “Bir öyküde önemli olan, dikkate alınması gereken şey konu, olaylar veya öyküdeki şahıslar değil bunların kendi aralarındaki ilişkilerdir.” Bana bir ilişki ver sana bir dünya yaratayım.

Esas olan karşılıklı ilişkiler ve birbirine bağımlılıktır. Öyle ki, Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’den hareketle “Birbirine bağımlılığı vurgulamakla canlı (hayat) ve cansızlığın düşman olmadıklarını gösterebiliriz.” Zaten böyle de olmak zorundadır. “Çünkü aksi durumda bir tarafımızda mekanik bir dünya diğerinde biyolojik ve ondan sonra da mutlak engellerle (sınır) ayrılmış bir insan dünyası olacaktı.” Burası zaten düğümlendiğimiz yer olup “bu engellerin ötesine geçmek için birtakım transcendental/aşkın bilgilere başvurmak” zorundayız hep. Prigogine’ye göre buna gerek yoktur.

Çizgisel Olmayan Tarih

Kâinat, bir embriyo gibi, her an bir bütün olarak oluşan bir organizmadır. Bu bağlamda karşılıklı ilişki, etkileşim ve birbirine bağımlılıktır önemli olan. Burada elbette zamanın oku geleceği göstermekte ve organizma geri-dönüşümü olmayan bir şekilde geleceğe doğru hareket etmektedir, ama parçalar ya da ilişkiler/süreçler arasında bir öncelik/sonralık ya da önemli/önemsiz ayrımı yoktur ve parçaların ya da ilişkilerin/süreçlerin karşılıklı ilişki ve etkileşimine yaratıcı faaliyet olarak bakmak gerekir. Tek başlarına hiçbir anlamı olmayan süreçler bir araya gelince örneğin bir bedenin bütünlüğünü ve geçici, ama verimli döngüsünü ortaya çıkarırlar. Tam da bu yüzden birtakım aşkınlıklardan medet ummak yerine kâinatı bir bütün olarak oluşum, süreçler içre süreçler, ‘ilişkiler birlikteliği’ olarak görmek bana daha doğru ve anlamlı geliyor. Özetle çizgisel olmayan, geri-dönüşümsüz bir yol izler kâinat. Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih/ Bin Yılın Öyküsü (Türkçesi: Ebru Kılıç, Metis, İstanbul, 2006.) adlı muhteşem kitabında “birbirini izleyen bu oluşumlar, giderek artan mükemmellik aşamaları olarak ilerlemek şöyle dursun, yalnızca farklı tipte malzemenin birikimleridir; peş peşe gelen her katmanın kendi içine kapalı bir dünya oluşturmadığı, tam tersine farklı türde etkileşimlere ve bir arada yaşama tarzlarına vardığı birikimlerdir bunlar” diyerek bütünselliğe olduğu kadar süreçler arasındaki o büyüleyici etkileşime de dikkat çeker.

“Farklı biçimlere bürünen madde-enerjinin” geri-dönüşümsüz akışıdır söz konusu olan ve burada ilerlemekten ya da gerilemekten daha çok bu “farklı biçimlerin çoğulluk içinde bir arada bulunuşu ve bu biçimler arasındaki etkileşim” söz konusudur. Nicelikler birikip belli doygunluklara geldikçe faz geçişleri yapan ve giderek karmaşıklaşan bir oluş’tur (oluşum/konfigürasyon) kainat.  Aynı zamanda da yapısal oluşumların, bir kere oluştuktan sonra karışıma eklendiklerini ve kendilerini üreten/yaratan akışı engellemeye çalıştıklarını ya da yoğunlaştırdıklarını, yani sıçramalar için önünü açtıklarını da sık sık vurgular Landa. “Birçok bakımdan asıl önemli olan bu dolaşımın ortaya çıkmasına yol açan belli biçimler değil, dolaşımın kendisidir.” Landa şöyle diyor: “Doğumumuzda, bu akışın belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde yığınına dönüştürür.” Büyüleyici değil mi?  

Çekim merkezleri ve çatallaşma noktaları

Bir bakıma, yaşayan sistemler çok iyi organize bir fabrikayı andırır”. Öyle ki bu fabrikalar “bir yanda çok sayıda kimyasal dönüşümlere sahne olurken, öbür yanda tekdüzelikten oldukça uzak bir dağılım gösteren biyokimyasal materyaliyle göz alıcı bir ‘mekân-zaman’ organizasyonu”durlar. Bu doğrultuda sistemler imkân ve kabiliyetlerini tüketinceye, yani tekdüzeleşinceye kadar kararlı haller sergiler. Yeni “çekim merkezlerinin kurulması” varolan düzenin kararlılığını kaybettiğine işarettir ve bu yeni “çekim merkezleri” sisteme yeni iletişim yolları sağlayan konfigürasyonlardır. Artık görece “determinist kuşaklar”dan geçilmiş ve “çatallaşma noktası” denen yere gelinmiştir. Ancak bundan sonrasını tam olarak kestiremeyiz. “Burada, bir zarın atılışındakine çok benzer şans olayları ile karşı karşıyayızdır. İşin daha büyülü tarafı ise simetrinin kırılmasıdır. Aslında henüz doyurucu yanıtlar olmasa da, doğada sınırlı ve kısmi simetrilerin kırılarak değişimlerin oluştuğu şeklinde bir görüşün yeni yeni belirdiğini, başka imkân ve kabiliyetlerin kokusunu alan kimi süreçlerin uyanan süreçlerle yeni dayanışmalara, işbirliklerine gittiğini söyleyebiliriz. Sistem dengedeyken “… genellikle ‘gürültü’ diye adlandırılan dış akıştaki rastgele dalgalanmalar, önemsiz nüanslar olmak şöyle dursun çok daha karmaşık reaksiyon şemaları demek olan yeni tür davranışlar üretir.”

“Çatallaşma noktası”, sistemin “birden fazla olası gelecek arasında seçim yaptığı” sıçrama noktasıdır. Ancak, Prigogine ve Stengers’in [(Ilya Prigogine-Isabelle Stengers, Kaostan Düzene (Türkçesi: Senai Demirci), İz Yayıncılık, İstanbul, 1998. Kitabın orijinal adının Man’s New Dialogue with Nature (İnsanın Doğayla Yeni Diyalogu) olduğunu düşünecek olursak doğmakta olan yeni paradigmanın eski, bildik anlam, değer ve kurallarla bir işinin olmadığını söylememek mümkün.] de özellikle vurguladıkları gibi “… bütün ve parçaların davranışı arasındaki ilişkileri açıklamak için bir karmaşık organizasyon kavramı gereklidir.” Çünkü, “Mutlak bilginin mümkün olduğuna inanan determinizmiyle/gerekirciliğiyle klasik bilim anlayışı toleranssızlığa ve nihayetinde şiddete öncülük etmektedir.” İnsanbiçimsel olduğu kadar aynı zamanda da dogmatik bir “körlüktür” bu. İşin daha kötüsü sistemin bu halde kalması için uygulanan şiddetteki artış öyle bir hale gelir ki sistem denge halinde bir ölüye dönüşür. Ancak ölü bir sistem size güvenli/istikrarlı bir dünya sunabilir.

Kaostan düzen doğar

Frijot Capra’nın Fiziğin Tao’su (Fritjof Capra, (Türkçesi: Kaan H. Ökten), Arıtan Yayınevi, İstanbul, 1991) adlı kitabının alt başlığı ilginçtir: Şiva’nın Raksı. Frijot Capra,  atom altı parçacıkların dansını eski Hint tanrısı Şiva’nın raksına benzeterek Şiva‘nın Raksı, adlı bir makale yazar (Yeni Bir Düşünce, Fritjof Capra, (Türkçesi: Mustafa Armağan), Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992) Bu makale daha sonra Fiziğin Tao’su adlı kitaba dönüşecektir. Diğer yandan Kaostan Düzene’de Weber, Prigogine’ye “Şimdi bilim, Şiva’nın dansıyla sembolize edilebilir mi?”, diye sorar. Prigogine’nin yanıtı şöyledir: “Evet, Hintli bir arkadaşımdan, Şiva’nın bir elinde bir müzik aletini, bir davulu; diğerinde ise bir alevi tuttuğunu duymuştum. Alev, yok etme; davul ise yaratmadır. Ruh, hem yok etmeyi hem de yaratmayı birleştiriyor.” Weber’in, Lama Goinda gibi Budist bilim insanlarından aktardığı üzere “… Şiva’nın dönüştürmeci kozmolojideki dinamik prensip olarak algılanmasıyla” Prigogine ve Stengers’in “kaostan düzen doğar” şeklindeki yaratıcı kâinatının uyumlu olduğunu söyleyebiliriz.

Valery’nin dediği gibi “zaman inşadır”. Diğer bir deyişle an ve an yeniden yapılanır durur kâinat bir bütün olarak şimdi, şu an, burada. Parsifal’da ne deniyordu: “Zaman, burada uzaylaşıyor”.