Yap işini


Usul usul ve aniden gelen bahar gibi
yaratmanın ve cana kıymanın zamanı* gelir
gelir zamanı kaybolmanın ve bulmanın
dünya sıçrama ister, doğumcul
zaman, yap işini
hırpalanır ve kışkırtılırız burada kalmamak için
güneş, yap işini
şenlik mi, size düşer
yapın işinizi tornacılar
madenciler işinizi yapın
uçurtmayı en iyi siz uçurursunuz
dökümcüler, yontucular buraya
yapın işinizi şairler
sizin işinizdir kalbe su vermek
yap işini su
işini yap yağmur
rüzgâr, fırtına işini yap
aşk mı, üzerinize yoktur, ustalar
yükseltin tavan kirişini**
işinizi yapın çiçekler
yoksa mutluluk yoktur
bilirim, aya hep itinayla bakarsın Hülya
göçmen bir kuş musun nesin
tartıda hep aşk gelen
yap işini Şiraz’ım
yap işini Kalecik Kara’m
toprak, işini yap
seni en iyi biz belleriz
ellerim, tut sapından çekicin
işini yap
kuşlar varsa gökyüzü
kalp varsa hayat
yap işini
işini yap tohum
devrim birden gelecek seziyorum
yerinde duramayan diplerin eşliğinde
ücralar, kuytular yapın işinizi
işte benim o harika yalnızlığım kertenkeleler
güneşleniyorlar bir şiirin başında
yukarısı mavi gök aşağısı yemyeşil ovalar
yapın işinizi
birader, işini yap
biraderlik dünyanın en eski yeni şiiri, bak
düşlerin en güzelini uçuyor kırlangıçlar
size yüksekler yakışır
çıkın yükseklere, yükseklere
yükselmeyen düşer***
şiirleyin bizi birbirimize
örücüler, yapın işinizi.

*T. S. Eliot
** Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar-Seymour/Bir Giriş, J. D. Salinger
***Tevfik Fikret.

Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (III)

Dengedeyken madde sleepwalker (uyurgezer)’dir

Big Bang (Büyük Patlama), başlangıcın, tekilliğin, yani uzay-zaman eşsizliğinin (singularity) kanıtı sayılıyordu önceleri. Hatta, Stephen Hawking’in doktora tezi bu konudadır. Sonrasında ise bunun tam tersini düşünmeye başlayacak ve bu doğrultuda Stephen Hawking olacaktır. (http://aykiriakademi.com/dusunce-balonu/dusunce-balonu-gorus-analiz/herseyin-teorisi-burasi-sicrama-diyari-uluer-aydogdu)

1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine de “Big Bang’i, termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası” olarak kabul eder. Burada biraz daha eşelenecek olursam: Big Bang (Büyük Patlama), baharı karşı konulmaz kılan bir enerji birikiminin ilk anlarda müthiş bir tazyikle boşalıp zamanla giderek azalan hızlarda yayılıp dağılmasıdır. Kışın ya da uykudayken biriken enerji baharda patlar, öyle değil mi? Ama anlaşılacağı üzere ortada patlayan bir şey yoktur, az önce de söylediğim gibi ilk anlardaki boşalma öyle tazyiklidir ki bu yüzden patlama denmiştir. Simetri kırılması, düzen bozulmasıdır olan. Denge, uzak dengeye doğru bükülmüştür. Uykudan birden bire fırlar ayağa kalkarsın. Aslında ölünün dirilmesidir bir anlamda da, ama daha çok batımı takip eden doğumdur. Nitekim, Nietzsche de, “eğer, duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük” diyerek dengenin aslında, aynı zamanda da uzak denge olduğunu söylemiştir. Düzen, mutlak bir düzen olmayıp için için ve dışın dışın kaostur da. Tersini düşünecek olursak, ah, evet azgın nehir de aynı zamanda düzenli ve dengede bir akıntıdır.

Ancak, “Dengedeyken madde kördür, çünkü zamanın oku yoktur”. İlya Prigogine, dengedeyken maddenin sleepwalker (uyurgezer) olduğunu özellikle vurgular ki bu durumu ‘var, ama yok, yok ama var’ şeklinde de ifade edebiliriz. Kapalı sistemlerin durumu tam da budur. İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiği için sistem var olan uyku ya da uyurgezerlik ve körlük durumunu sürdürme eğilimindedir. Bu yüzden, uygarlığımızın etos’unun, yani “kültürel değerler sistemi”nin tahmin edileceği üzere “eleştiriyi körelten” bir karakter taşımasına hiç şaşırmamak gerekir. Oysa ucu açık sistemlerde madde uyanık ve yakın/uzak çevresiyle dayanışmaya, işbirliğine, mübadeleye açıktır. Aynı zamanda da çevresindeki farklı değerler sistemine sahip olan ‘öbekleşmeleri’, ‘toplamları’ var olan düzene karşı bir tehdit olarak algılayıp görüldüğü yerde ezilmelidir sistematiği içinde değerlendirmez. Değerlendirmez çünkü uyanık olduğu için körlemesine, uyurgezer bir şekilde hareket etmez, tam tersine yeniliklerin, “ölümcül sıçramaların” tam da Marx’ın vurguladığı üzere ayrı anlam, değer ve kurallar dizinine sahip olanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan doğacağını bilir. Hiç kuşkusuz “yaratma cesaretidir” bu. Yaratmak için cana kıymak gerekir. Yerleşik, verili olanın canına kıymak sahayı, sahneyi boş, beyaz bir sayfa yapıp bilinci yaratmaya kışkırtacaktır. Yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek / henüz zamanımız gelmedi diyor şair / ‘ilahi Eliot, daha ne zaman’ kabilesinden geliyorum ben.

Denizsuyukâsesi-YAZ 2019 SAYI 48-“Devrim”, o “güzel kız” gelecek, buralar yeniden şiirlik olacak-Uluer Aydoğdu

Celali saçlarınla savrul

tepele geç kanlı tarihi

hayalin omuzlamakta kâinatı, gel

gel ki Yunus gelsin, Mevlana gelsin, Nazım gelsin

taraçalarında nadide ay ışıkları büyüten annem

alnında hangi dille aktığını çözemediğim su

ama onca isyanın içinde hemen tanırım seni, gel

boylu boyunca tarihe uzanmış Bedrettin gelsin

zaman ve mekandan tövbe uzak Behçet

Sivas’ta hala çuha çiçeği olarak dolaşan gelsin

bir büyü gibi sardı ruhumu süvarilerin, gel

Uğur gelsin!

Yukarıdaki dizeler Mühür dergisinde (Temmuz-Ağustos 2007, sayı 15) yayımlanan Gel adlı şiirimden… Yo, hayır şiirden miirden söz etmeyeceğim. 80’lerin sonu, 90’ların başı Ankara’sından, Ankara’nın sokaklarında tanıdığım Uğur Kaynar’dan, Adakale Sokak’taki Sanat Kurumu’ndan, orada tanıştığımız Behçet ağabeyden (Aysan), Sivas Katliamı‘ndan, Gümüş Tapınak‘tan, Engin Gençtan‘dan, Gülseren Günçe ve Ergin Günçe‘den söz edeceğim.

Tarihte benzerlerini biliyoruz, 31 Mart’ı, Kubilay’ı, ama Sivas Katliamı, gemi azıya almış süreksiz aklın sürek avı’dır. Vahşi, barbar, zorba… Karşı devrim sürecinde nerelere geldiğimizi, yobazlığın nelere kadir olabileceğini yaşayarak öğrendik: Vahşetle yobazlığı, yobazlıkla cehaleti, cehaletle kibri ayırt edemediğimiz zamanları yaşıyoruz. Darwin, “ters evrim” diyordu. Beterin beteri anlamında, atı alıp cumhuriyeti yıkmaya girişmişlerdir. 

90’ların başında Prospero Yayınları‘nda çalışıyordum (Ah, canım ağabeyim İsmail Gençtürk, yolun açık olsun, http://yasamoykusu.com/biyografi-1309-Ismail_Gencturk). Aynı zamanda da Ankara Sanat Kurumu’nun bültenini hazırlıyor ve kurum etkinliklerinin organizasyonuna yardım ediyordum. Yakın zamanda kaybettiğimiz ressam, öykücü, şair canım ağabeyim İsmail Gümüş (https://www.biyografya.com/biyografi/10041) kurumun başkanıydı. Hemen hemen her gün Emek 2. Cadde’deki atölyesindeyim. Ressamların, yazarların, şairlerin buluşma yeriydi atölye. Gümüşten, şiirden, gelecek güzel günlerden bir tapınak… Hani, “Yükseltin tavan kirişlerini ustalar” diyor ya Salinger, Gümüş Tapınak‘ta da varoluşun kirişleri, kolonları yükseltiliyordu. Dünyanın yapım ve tamir işine emek verenlere selam, saygı ve mis kokulu çiçekler.


O sıralar neredeyse tam zamanlı serseriydim, varoluş huzursuzu, bahar zırzobu, gam seli, umum müdür akvaryum balığı, ağlarken balina… İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduğum fakülteyi bitirmemek için bin şairden, düşünürden bin su getiriyordum. Anksiyete , obsesyonlar ve borderline gibi sıkıntılarım vardı. Tam da o günlerde önce Engin Gençtan‘la ve hemen sonrasında da onun yönlendirmesiyle Gülseren Günçe‘yle tanıştım.

Varoluş ve Psikiyatri, nelere kadirdir bilemezsiniz, eşik cinlerimden biridir, https://www.ensonhaber.com/biyografi/yazar/engin-gectan-kimdir, saygımla.

Gülseren Günçe, http://pdr.education.ankara.edu.tr/gulseren-gunce/, psikiyatrist ve Ergin Günçe’nin eşi, sevgili Dadal Günçe’nin annesi. Aynı zamanda da bir eşik cini olduğundan eminim. Yakalanıp dönüp durduğum girdabın farkına varıp esaslı ve zorlu bir ‘oluş hamlesi’ ile akışa, yani varoluşa döndüm sayesinde.

Yaşlı Büyücünün Memeleri (Yaşlı Büyücünün Memeleri, Prospero Yayınları, Ankara, 1994), tam da o günlerin toplamıdır. İsmail ağabeyi (Gençtürk) bir kere daha anayım, “hadi ilk kitabını çıkaralım” dediği gün ta buralara kadar büküldüm.

Nesnel/fiziksel gerçekliğe, yani varoluşa, akışa aykırı ve düşman anlam, değer ve kuralların yaşlı bir büyücünün memeleri gibi ne süt ne de zevk vermediğini, yeni bir meme bulmak gerektiğini düşünüyordum. Hâlâ da öyle. Tabii, daha önceleri şiirime giren T. S. Eliot‘un “yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek, henüz zamanımız gelmedi”, diye itelediği durmayarak durmaya, yani burada kalmayarak burada kalmaya alamet bir açıklıkta cana kıymaktan daha yaratıcı, yaratmaktan daha cana kıyıcı bir şey var mı, yok, gidiyorum diye kaçış çizgisi alıştırmaları yapıyordum epeydir.

Ergin Günçe, 16 Ocak 1983’de Ankara’daki uçak kazasında aramızdan ayrıldı. Gülseren Günçe‘yi tanımamdan çok önce. Sonra bir gün Ergin Günçe‘nin Türkiye Kadar Bir Çiçek adlı kitabıyla Gülseren Günçe‘nin yanına gittim imzalatmak için: “Bu kitap gerçekten duygulu ve iyi iki insan arasında bir haberleşmedir bence. 6. 3. 1991”… Tarihe bakar mısınız, şimdi fark ettim, doğum günümde kendime böyle harika bir armağan vermişim.

“Bu kitap gerçekten duygulu ve iyi iki insan arasında bir haberleşmedir bence.
6. 3. 1991″

Gülseren Günçe
Türkiye Kadar Bir Çiçek, Ergin Günçe, Can Yayınları, İstanbul, 1988.

Behçet ağabeyle (Aysan) Ankara Sanat Kurumu‘nda tanıştım. Gümüş’ün Sanat Kurumu’ndaki odasındaki konuşmalarımızı hatırlıyorum. Dem aldığımı, büyü aldığımı, sancak aldığımı söylemeliyim. Saygılarımı yazıyorum.

2 Temmuz 1993’ten birkaç gün önce Gümüş’ün ısrarıyla, “bir de Behçet ağabeyinle konuş bakalım, ne diyecek”, diye muayenehanesine gittik. Cumhuriyet Gazetesi’nin olduğu binadaki. Kısa da olsa bir süre konuştuğumuzu, Gülseren Günçe‘den, sıkıntılarımdan söz ettiğimi hatırlıyorum. Başka bir meslektaşının işine karışmayacak kadar zarif ve erdemli birisi olduğu için fazla uzatmadı ama yanından ayrılırken bizi birkaç gün sonraki Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenecek olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas‘a davet etti. O gün Gümüş’ün şekeri yükseldiği için gidemediğimizi hatırlıyorum. Hayatın bir bildiği vardır, ben ne bilirim!

Şiirin hiç taraflarına, kuytularına, ücralarına, enginlerine akın üzerine akın düzenlediğimiz günler… Gülsaçan bir adam, Festival İsmail abi, Bay Pan Flüt ve Nehirde Bahar’la birlikte… Aha işte gönlü şiir, gönlü aşk, gönlü türkü dolu Uğur Kaynar‘la sık sık karşılaşıyorduk  savrulup sürüklenmelerimizde. Şiir kuşanıp şiir sallıyorduk sokaklarda, meydanlarda, meyhanelerde… Yerinde duramayan şiir, hayatın başına oturmuş hiçinden, dışından, uçlarından, tam ortasından, yanlarından, diplerinden birlikte atıştırmışlığımız çok olmuştur. Kendini anbean daha büyük ve kapsamlı şey, nesne, beden hayata, şiire, isyana açan kutlu bir halk tayfasındandır Uğur Kaynar. Abi, yolun açık olsun.

https://www.biyografya.com/biyografi/2565

Yap işini

Uluer Aydoğdu

Usul usul ve aniden gelen bahar gibi
yaratmanın ve cana kıymanın zamanı* gelir
gelir zamanı kaybolmanın ve bulmanın
dünya sıçrama ister, doğumcul
zaman, yap işini
hırpalanır ve kışkırtılırız burada kalmamak için
güneş, yap işini
şenlik mi, size düşer
yapın işinizi tornacılar
madenciler işinizi yapın
uçurtmayı en iyi siz uçurursunuz
dökümcüler, yontucular buraya
yapın işinizi şairler
sizin işinizdir kalbe su vermek
yap işini su
işini yap yağmur
rüzgâr, fırtına işini yap
aşk mı, üzerinize yok, ustalar
yükseltin tavan kirişini**
işinizi yapın çiçekler
yoksa mutluluk uzak bir ülke
aya senin gibi itinayla bakan kimse yok Hülya
göçmen bir kuş musun nesin
tartıda hep aşk gelen
yap işini Şiraz’ım
yap işini Kalecik Kara’m
toprak, işini yap
seni en iyi biz belleriz
ellerim, tut sapından çekicin
işini yap
kuşlar varsa gökyüzü
kalp varsa hayat
yap işini
işini yap tohum
devrim birden gelecek seziyorum
yerinde duramayan diplerin eşliğinde
ücralar, kuytular yapın işinizi
işte benim o harika yalnızlığım kertenkeleler
güneşleniyorlar bir şiirin başında
yukarısı mavi gök aşağısı yemyeşil ovalar
yapın işinizi
birader, işini yap
kardeşlik dünyanın en eski yeni şiiri, bak
düşlerin en güzelini uçuyor kırlangıçlar
size yüksekler yakışır
çıkın yükseklere, yükseklere
yükselmeyen düşer***
şiirleyin bizi birbirimize
örücüler, yapın işinizi.

*) T. S. Eliot

**) Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar – Seymour / Bir giriş, J.D. Salinger


***) Tevfik Fikret.