b’ulu’s şiirlemeleri

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın
ölünün dirilmesi değildir de nedir bahar!

#yeryüzüyeniği

#selforganization

#durmayarakdurmak

Hayır, mutlak, yüzde yüz bir bahar da yok kış da
görebilen gözler görüyor bunu
hiç hiçeyiz.

Reklamlar

Yeryüzü Yeniği

Uluer Aydoğdu

Fikret Otyam, bir Urfa türküsünde “Başımıza geleni/Romana yazak” dendiğini söylüyor. Ben de kâinatın ağrıyan yeri insan, doğru kuşlar neden yanlış uçmaz, uyuklayan kayalıklar raks eden kaostur, bunları şiire yazam dedim.

Alacalandı mı üzüm durmaz yürür şaraba

sonrası mı şiir kerim.

Kalbim, kaburgalarımın arasında küçük bir gök cismi

Uluer Aydoğdu

Mutlubaharlarevi, İzmir, Mayıs 2019

Hayatsızdım bir vakitler

gram hayat girmemişti gözüme

bir girdapta dönüp duruyordum

uyurgezermişim meğerse

körmüşüm basbayağı

debelenip duruyormuşum

sayıklayıp duruyormuşum güneşin altında

bulanıkmış aydınlık sandığım bilincim

boz, acı bir su.

 

Beni Haşim uyandırdı bir hışımla

beni Nazım

beni kalbim

doğurgan rahmim benim

sıçrama tahtam.

 

Yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek

henüz zamanımız gelmedi diyor şair

‘ilahi Eliot, daha ne zaman kabilesi’nden geliyorum ben

‘yapıp ettikçe yapılıp ediliyor yapılıp edildikçe yapıp ediyoruz soyu’ndan

Guernica var tam ortada eşsiz, mat ve sürekli

başka bir dünyaya davetiyedir bu dünyayı reddiye

o sarıasma kuşundan geliyorum ben

yanakları al al olmuş şiirlerden

aha işte içime çekiyorum kokunuzu ey güzel insanlar

yumruklarım öfkeli, yumruklarım ısrarlı

yumruklarımda binlerce yıllık bir inat

kalbimde güzel günler ekili.

 

Kuş oluş tezgahından geçtim nasıl olsa

kendimi geçip, ülkeleri geçip, milletleri, gidiyorum

devrim oluyor, bak

devirip kendimi gidiyorum

durmayarak durma diyor buna bilge, gidiyorum

yaratmaktan daha cana kıyıcı

cana kıymaktan daha yaratıcı bir şiir yok, gidiyorum

var eden de benim var olan da

fakat yoktur kibrim falan

kuşlara inanırım bir tek

inanmam ölüme

çünkü batımdır ölüm, ölüm dedikleri

ters dönmüş doğum.

 

Zarlar yuvarlanıyor, zarlar gelmedi daha

armağan saydım bunu hiç yoktan

bir ıslık tutturdum

bir gelecek tutturdum gidiyorum

daha kuşanılmamış, daha çekilmemiş bir şiir var

kalbimin örsünde o kılıcı dövüyorum

say ki demirciyim, say ki ok-yay düzeneği tırtılın teki

say ki şelaleyi sezince titreyip ürperen bir damla su

saati koklaşıp koklaşıp öpüşmelere ayarlıyorum gün boyu

sana sarılıyorum yeniden

daha bir kuş oluyorum sarıldıkça

daha bir düş

derin uyanmalardayım, upuzun nöbetlerde

sel, duygu tarlasıyım

direniş bahçesi

matematik ve felsefe ekili.

 

Ulumalarımı bir işitsen

kaleye sen geç dersin

hücumda sen varsan

geçerim sevdiceğim

gözlerimi şiir açar

beklerim kaleyi

yâr, bana bir sığırcık yuvası

yâr, bana çekirdeğin içi

yâr, bana bahar

başka bir şey olmasa da olur.

 

Uyanıp kaldım ben ey zalimler

bu bir başkaldırı, bu bir döl, bu bir ısrar

ıtır ve hayatı müdafaa kokan

buyurun

bir de buradan göğe bakalım

flamingolar gibi yavaş yavaş ama

birlikte havalanabiliriz hepimiz.

 

Gel öpeyim seni yeni bir dilsen

bin yıllık, on bin yıllık kavgayla

yıldızlara, bulutumsulara, galaksilere koşan benim

çünkü daha çok gökyüzü ayırmak istiyorum sana

daha ileride bir aşk

yerleşmişiz bir sapanın döşüne bak

kınalı ayakları görünce bir coşku, bir teslimiyet iki üzüm tanesi

tatlanıp şiirleniyor

şiirlenip tatlanıyor

yürüyoruz şaraba doğru.

 

Cebinden çıkarıp çıkarıp kendini bir ufkun peşinde harcamak ne güzel

var olmak mahir bir kuştur sevgilim

cesaret ister, yürek ister, meşk ister

iki ayağının üzerine kalktığında

çoktan başka diyarlara gitmişti Homo Erectus, aha işte

burada kalmayarak burada kalmada nice şiir var

kendilerini daha büyük bir ‘ben’ atomlara açan kutlu bir halktır kuarklar

atomlar geri mi kalır hiç, ver elini moleküller

derken zerdaliyi eliptiklere, Nerval’i yanında gezdirdiği ıstakoza

beni sana, seni gök adalarına bağlayan bir trafik

ellerinden öperim büyüklerimin

Güneşin, Kızılırmak’ın, Kâinatın.

 

Ellerin beyinde kapladığı yer düşünüldüğünde

insan devasa bir eldir

el kavrar, el uzanıp koparır

el kaldırıp atar köhnemiş olanı

bundandır

durup durup ellerini öpmem

dünya açık, çıkınında yarın olmasa

nasıl uçardı kuşlar

yağmur yağar mıydı hiç

çık öyleyse  

şiir takınıp şiir sallayalım meydanlarda

çilli

     çotlu

             çilli

                  çotlu

                         çilli

                               çotlu

çilliçotluçilliçotluçilliçotlu…

 

Uyuklayan kayalıkların bile

raks ettiği iyi bilinir kuşlar arasında.

 

 ‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben.

 

(Üvercinka, Sayı 56, Haziran 2019)

Ölümcül sıçrama

Uluer Aydoğdu

Mutlubaharlarevi, İzmir

Dile getirmek, ‘ağrı’ ve yolunda gitmeyen süreçler arasında bir ilişki olduğunu düşünmüşümdür hep. Hintli bilim adamı ve bilgesi, Phiroz Mehta, “Kendi vücudunu düşün. Sağlıklı olduğun zaman vücudundaki sayısız parçacığın hiçbirinin farkında değilsin. Bilincin tek bir organizma olduğu yolundadır. Ancak bir şeyler yanlış gittiği zaman göz kapaklarının ve guddelerinin farkına varırsın…” derken bir yerimiz ağrıdığında, orası, nasıl yerini/konumunu ve durumunu belli edip farklı bir gramerle, farklı bir ‘anlam, değer ve kurallar dizini’ ile konuşuyorsa insanın da o ağrıyan yer, yani farklı anlam, değer ve kurallar dizini olduğunu söylemek mümkün: Kâinatın Ağrıyan Yeri, İnsan!

65 milyon yol önce dünyanın “aynı, ortak kurallar dizinini” paylaşmadığı bir göktaşı ya da bir kuyruklu yıldızla rastlaşması, karşı karşıya gelmesi, çarpışması dinozorları yok ederken insanın ortaya çıkma sürecini başlattı. Yenilikler, farklı anlam, değer ve kural dizin”leri, diğer bir deyişle sıçramalar ancak bu şekilde ortaya çıkıyor. Marx, “ölümcül sıçrama” diyordu buna. Pekâlâ, ‘doğumcul’ ya da ‘gülümcül’ sıçramalar da diyebiliriz bu an’lara.

Ilya Prigogine ve Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene/İnsanın tabiatla yeni diyaloğu adlı kitabına (İz Yayıncılık, 1998) Takdim yazan Alvin Toffler ise “Bu devrimci anda -yazarlar ona bir “yalnız an” veya “çatallanma noktası” diyorlar- değişmenin hangi yönde olacağını önceden kararlaştırmak doğal olarak imkânsızdır” der ve Sistem, dağılıp bir kaos’a mı dönüşecek, yoksa yeni, daha farklılaşmış, daha yüksek seviyede bir “düzen”e veya onların “dissipatif yapı” dedikleri organizasyona mı atlayacak?” diye sorar. Tam da burada “Prigogine’ci şartlarda bütün sistemlerin sürekli “düzensiz bir şekilde değişen” alt-sistemleri içerdiğini” ve “Zaman zaman bir tek düzensiz değişimin veya bunların bir bileşiminin olumlu geri beslemenin bir sonucu olarak o kadar güçlü bir hale gelebileceğini” hemen ekleyelim. Bu “düzensiz değişim” o kadar güçlüdür ki “var olan düzeni paramparça eder.” Diğer yandan ise “Bu gibi fiziksel ve kimyasal yapıların dissipative diye adlandırılmalarının nedeni, kendilerinin yerini aldıkları daha basit yapılara oranla bunların o daha basitleri koruyabilmeleri için daha çok enerjiye ihtiyaç duymalarıdır”.