Tek parça çoğulluk ya da self-organization

En büyük ölüm başka doğum yok!
Ne kadar toprak eder şu kertenkele acaba
kaç tane gül yetiştirir bir ceset?
Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı
belki de bir evin tuğlası?
Önümüzdeki şiirlere bakacağız artık.

Uzaktan, dışarıdan bakıldığında tek parça bir bütün olarak görünen dünyanın, yakınlaşınca, içine girince enva-i çeşit şeyleri, nesneleri, bedenleri, renkleri, şekilleri ve giderek anlam, değer ve kuralları içerdiği görülür. İşte bu muazzam içerik kucaklaşıp birleşerek tek parça bir bütün olarak dışavuruyor. Dünya, yapılıp edildiği içeriği böyle böyle yapıp ediyor. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var ediyor. Anbean bir altüst/üstalt oluş bu. İçdış/dışiç oluş. Tohummahsül/mahsultohum oluş…

Kendi kendine, kendisiyle beslenen; kendi kendine, kendi canına kıydıkça kendini yaratan; kendi kendine, kendini yarattıkça da kendi kendine, kendi canına kıyan bir şey, bir nesne, bir beden. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Varolamayacağı yere varınca mahsul, yani imkan ve kabiliyetlerini tüketince, kendini gidip varolabileceği yere tohum olarak gömüp eker. Toprağın üstündekiler bi çalım, bi çalım dolaşa dursunlar, aslında sonraki uzay-zaman düzenlemelerinin tohumlarından başka bir şey değiller.

Kendi kendine, kendi harmanlıyor dünya. Harman ola, harman ola… Övgüm harman yeri dünyaya, övgüm harman oluşadır.

Konak ve konakçı

Konakçı, konakta şartlar elverişliyse çoğalır. Tıpkı insanın, bir konakçı olarak dünya dediğimiz konakta çoğalması gibi. Eğer şartlar çoğalmaya uygun değilse konakçı, konağı yok edip varlığını sürdürmek isteyecektir. Her iki durumda da konakçının varolmak için çabaladığı açık ve nettir.

Tabii konakçı ile konağın aynı dünyanın mahsulleri olduğu da söylemek gerekir. İşin daha ilginç yanı ise mahsul, tohum olacaktır. Bu nedenle toprağın üstü de altı da birdir varoluş erbabı için. Diğer yandan konakçı, aynı zamanda konak ve konak da konakçıdır… Örneğin dünya, güneş sistemi içinde konaklıyan bir konakçı, Güneş sistemi de Samanyolu Gökadası’nda konaklayan bir adadır. Jonathan Swift, bu duruma “sonsuza kadar süren pirelenme süreci” diyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”  Tabii sonsuza kadar sürüyorsa pirelenme süreci, başlangıçı da yoktur.

“Şeyleri büyüklükleri ve ömürleri açısından düşünme alışkanlığında olan bir uygarlığımız var ve tam da bu yüzden meltemin ya da bir yelin bir fırtına, kasırga gibi davrandığını düşünemiyoruz. Oysa okyanusla bir damla su arasında ölçek farkı dışında bir fark yok. Dahi matematikçi Benoît B. Mandelbrot Fraktal Yapılanma diyordu bu duruma ve Swift’tin, yukarıda andığım tekerlemesini çok seviyordu.

Fraktal, “kendine benzeyen” demektir. Niceliklere takılıp kalmazsak, sonsuz küçük ile sonsuz büyük iç içedir, yani her şey, her nesne, her beden (kuarklar, atomlar, moleküller, etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunup kokladığımız, yediğimiz, içtiğimiz şeyler ve dünya, güneş, yıldızlar) birbirine benzer. Şöyle de diyebiliriz: Evren kendine benzer.

İç içeyiz işte, biz bize, korkma!

Kaostan düzen doğar

Frijot Capra’nın Fiziğin Tao’su (Fritjof Capra, Türkçesi: Kaan H. Ökten, Arıtan Yayınevi, İstanbul, 1991) adlı kitabının alt başlığı ilginçtir: Şiva’nın Raksı.  Atom altı parçacıkların dansını Hint tanrısı Şiva’nın raksına benzeten Capra’nın, öncesinde yazdığı Şiva‘nın Raksı, adlı makalesinden çıkmıştır bu kitap (Yeni Bir Düşünce, Fritjof Capra, Türkçesi: Mustafa Armağan, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992). Dansla kaos arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir mi bilmiyorum ama Prigogine’den yola çıkarak dengedeyken kör olan maddenin uzak dengede uyanıp yakın / uzak çevresiyle dayanışmalara, işbirliğine giriştiğini biliyoruz. Ve burada bir düzen kırılması söz konusudur. Dengedeyken gerilen düzen büyük bir patlamayla (Big Bang) yayılıp dağılmaya başlar ki bu duruma uzak denge ya da kaos deriz.  

Diğer yandan Kaostan Düzene’de Weber, Prigogine’ye “Şimdi bilim, Şiva’nın dansıyla sembolize edilebilir mi?”, diye sorar. Prigogine, “Evet, Hintli bir arkadaşımdan, Şiva’nın bir elinde bir müzik aletini, bir davulu; diğerinde ise bir alevi tuttuğunu duymuştum. Alev, yok etme; davul ise yaratmadır. Ruh, hem yok etmeyi hem de yaratmayı birleştiriyor”, diye cevap verir. Weber’in, Lama Goinda gibi Budist bilim insanlarından aktardığı üzere “… Şiva’nın dönüştürmeci kozmolojideki dinamik prensip olarak algılanmasıyla” Prigogine ve Stengers’in “kaostan düzen doğar” şeklindeki yaratıcı kâinatının birbirinden çok da uzak olmadığını söylemek mümkün.

Valery’nin dediği gibi “zaman inşadır”. Burada ilginç bir bilgi verebiliriz: Doğumları, yani inşaları uzun süren şeylerin ölümleri de uzun sürer. Bu şeyler görece olarak katı, sert ve hareketsiz görünen şeylerdir. Bir başka deyişle düzenli, dengede şeylerden, nesnelerden, bedenlerden söz ediyoruz. Örneğin dağlar, kayalıklar. Ancak dışın dışın olmasa da için için gıvışdayıp raks ettiklerini söyleyebiliriz. Şunu söylemeye çalışıyorum: Düzen ile kaos iç içedir. Mutlak, yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi mutlak, yüzde yüz kaos da yoktur. Mutlak bir denge, yüzde yüz bir denge olsaydı hiçbir şey olmazdı, olmazdım, olmazdınız. Düzen kaosa bükülürken kaostan da düzen doğar. Şu anda kendi bedenlerimiz dahil etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içine çekip yediğimiz içtiğimiz her şey, her nesne dengedeyken gerilen enerjinin devasa bir tazyikle boşalıp yayılmasının, dağılmasının ürünü. Yukarıda demiştik Big Bang (Büyük Patlama) diye. Böyle denmesinin nedeni baştaki tazyikin şiddetinden dolayı. Değilse patlayan bir şey falan yok. Belki, ‘baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın’ dersem daha iyi anlaşılır. Ah, evet “ayların en zalimi” bu yüzden “Nisan”dır. Bana ne diyemezsin! Uyanıp ayağa kalkar, yani dirilirsin. Aha işte küçük bir büyük patlama.      

Parsifal’da ne deniyordu: “Zaman, burada uzaylaşıyor”.

Bir bilinç gezintisi: Çıkış için (1)

Uluer Aydoğdu

-İçindeymişim meğerse içimde olanın-

Kendini evden çıkardı
ne el sallayan oldu
ne de su döken
katlayıp itinayla evi
sokaktan çıkardı
sokağı omuzlayıp mahalleden
uyuyordu mahalleli
mahalleyi bir güzel bohçalayıp şehirden çıkardı
kimsenin ruhu duymadı
şehri alıp 
sanki çıkarılması yasak bir şeymiş gibi
ülkeden çıkardı gizlice
ülke bir iki tıngırdadı
bir iki sağa sola oynadı
ülkeyi dünyadan çıkardı
ağzının kenarına bir ıslık yerleştirdi gelişigüzel
dünyayı hop kainattan çıkardı
durdu bir süre 
çıkar çıkar bitmiyordu çünkü
içine kendisinden koymuştu namussuz
kainatı alıp kendinden çıkardı
kayboldu öylece 
ah etmeden
vah demeden
ve ben
ardından bakıp
gülümsedim.


(1) Jacques Prevert’in Sabah Kahvaltısı’nda bulunmasaydım bu şiiri yazamazdım.

To sojourn into consciousness: For Exodus (1)

-To seem to have been inside what is within-

He arose and departed
no one waved their hands
no one wasted a little water
blessing his path of departure
having first wrapped it carefully
he removed his home from the street
put the street on his shoulder 
and took it away from the neighborhood
all its inhabitants were still asleep
having then wrapped the neighborhood 
in a bundle he took it away from the city
no one observed what he had done 
as if it were somehow forbidden 
to take such things from the country
he removed the city secretly
and the country rattled once or twice
moved from one side to the other
as he was wearing a grin lopsided
just on one side of his mouth
took the world from the universe
and then stopped for a while
tired of ceaselessly taking things away 
but he had added a pinch of himself 
such a dishonest guy
so he took himself
back out of the universe 
got lost without complaining
and I smiled at him
as I watched all of this
from behind.

Translated by Nesrin Eruysal and Kenneth Rosen

1- If I hadn’t ‘had breakfast’ with Jacques Prévert, I could never have written this poem.