Kaostan düzen doğar

Frijot Capra’nın Fiziğin Tao’su (Fritjof Capra, Türkçesi: Kaan H. Ökten, Arıtan Yayınevi, İstanbul, 1991) adlı kitabının alt başlığı ilginçtir: Şiva’nın Raksı.  Atom altı parçacıkların dansını Hint tanrısı Şiva’nın raksına benzeten Capra’nın, öncesinde yazdığı Şiva‘nın Raksı, adlı makalesinden çıkmıştır bu kitap (Yeni Bir Düşünce, Fritjof Capra, Türkçesi: Mustafa Armağan, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992). Dansla kaos arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir mi bilmiyorum ama Prigogine’den yola çıkarak dengedeyken kör olan maddenin uzak dengede uyanıp yakın / uzak çevresiyle dayanışmalara, işbirliğine giriştiğini biliyoruz. Ve burada bir düzen kırılması söz konusudur. Dengedeyken gerilen düzen büyük bir patlamayla (Big Bang) yayılıp dağılmaya başlar ki bu duruma uzak denge ya da kaos deriz.  

Diğer yandan Kaostan Düzene’de Weber, Prigogine’ye “Şimdi bilim, Şiva’nın dansıyla sembolize edilebilir mi?”, diye sorar. Prigogine, “Evet, Hintli bir arkadaşımdan, Şiva’nın bir elinde bir müzik aletini, bir davulu; diğerinde ise bir alevi tuttuğunu duymuştum. Alev, yok etme; davul ise yaratmadır. Ruh, hem yok etmeyi hem de yaratmayı birleştiriyor”, diye cevap verir. Weber’in, Lama Goinda gibi Budist bilim insanlarından aktardığı üzere “… Şiva’nın dönüştürmeci kozmolojideki dinamik prensip olarak algılanmasıyla” Prigogine ve Stengers’in “kaostan düzen doğar” şeklindeki yaratıcı kâinatının birbirinden çok da uzak olmadığını söylemek mümkün.

Valery’nin dediği gibi “zaman inşadır”. Burada ilginç bir bilgi verebiliriz: Doğumları, yani inşaları uzun süren şeylerin ölümleri de uzun sürer. Bu şeyler görece olarak katı, sert ve hareketsiz görünen şeylerdir. Bir başka deyişle düzenli, dengede şeylerden, nesnelerden, bedenlerden söz ediyoruz. Örneğin dağlar, kayalıklar. Ancak dışın dışın olmasa da için için gıvışdayıp raks ettiklerini söyleyebiliriz. Şunu söylemeye çalışıyorum: Düzen ile kaos iç içedir. Mutlak, yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi mutlak, yüzde yüz kaos da yoktur. Mutlak bir denge, yüzde yüz bir denge olsaydı hiçbir şey olmazdı, olmazdım, olmazdınız. Düzen kaosa bükülürken kaostan da düzen doğar. Şu anda kendi bedenlerimiz dahil etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içine çekip yediğimiz içtiğimiz her şey, her nesne dengedeyken gerilen enerjinin devasa bir tazyikle boşalıp yayılmasının, dağılmasının ürünü. Yukarıda demiştik Big Bang (Büyük Patlama) diye. Böyle denmesinin nedeni baştaki tazyikin şiddetinden dolayı. Değilse patlayan bir şey falan yok. Belki, ‘baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın’ dersem daha iyi anlaşılır. Ah, evet “ayların en zalimi” bu yüzden “Nisan”dır. Bana ne diyemezsin! Uyanıp ayağa kalkar, yani dirilirsin. Aha işte küçük bir büyük patlama.      

Parsifal’da ne deniyordu: “Zaman, burada uzaylaşıyor”.

Dirim ile ölüm iki kırılgan uğrak yeridir birbirinin tersten fotağrafı

Bütün her şeyi, her nesneyi, her bedeni, ilişkileri, etkileşimleri ve kuvvetleri uyumlu bir bütün kılacak bir sentez (her şeyin teorisi) ütopyadır. Çünkü bu, ancak her şeyi dengede tutarsanız olabilir ama denge ölüm halidir, tıpkı barış gibi hiçbir şeyin olmadığı. Düşünsenize mutlak, yüzde yüz bir denge olsa hiçbir şey olmazdı, olmazdım, olmazdınız. Tabii uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu da söylemeliyiz burada. Her şeyin vığıl vığıl gıvışdadığını, kımıldadığını söylüyorum. Kış, yüzde yüz, mutlak kış değildir. Denge, her şeyin görece olarak daha az kımıldayıp titreştiği fazdır (görebilen gözler onun, aynı zamanda da uzak denge, yani kaos olduğunu görüyor). Sonra, hobaaa, büyük bir patlama, boşalma da diyebiliriz… Sabahları uyanıp ayağa kalkmak, yani dirilmek küçük bir büyük patlama değildir de nedir!..

Biz burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz

Çilliplopom Diyarı

Biz burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz.

Biz burada, kötülüğü var edeceği için hiçbir şeye iyi demeyiz.

Biz burada, önemsize işaret edeceği için hiçbir şeye önemli demeyiz.

Biz burada her şeyi birbirine bağlayan ortak kalıpla ilgiliyiz. Ve bu kalıp uyarınca karmaşıklaştıkça daha çok, daha çok bağlanıyoruz birbirimize.

Kötülüğü mü yok etmek istiyorsun, iyiliği ortadan kaldır. İskambil kağıtları kulesidir bu! İkilikler üzerinden yükselip yapılanan. Ancak kağıtlardan bir tanesini aradan çekersem kule kendiliğinden yıkılır.

Şu bilinmeli: Birbirini ‘dışarılayan’ her şey aslında birbirini buyur edip içeriye alıyor, yani içeriliyor. Bu yüzden mutlak, yüzde yüz bir varlık/yokluk, ölüm/dirim, kış/bahar, düzen/kaos, uyku/uyanıklık, denge/uzak denge yok. Mutlak, yüzde yüz diye bir şey olsaydı hiçbir şey olmazdı.

Yolunda gitmeyen süreçler ve varoluşsal kimi şifreler (II)

Çatallanma eşiği

Uluer Aydoğdu

80’li yılların başında lise öğrencisiydim. Dünyanın jeolojik, biyolojik tarihi ile birlikte ‘insanbiçimsel’ anlam, değer ve kurallar üretimi de ilgimi çekiyordu. Annem, ortaokula başladığımda bir ansiklopedi (Hayat Ansiklopedisi) armağan etmişti. Zamanımın çoğunu ansiklopedinin başında geçiriyordum. Bir dağın ya da bir nehrin ya da güvercinlerin yalnızca dağ ya da nehir ya da güvercin olmadıklarını, tanımların sınırlandırmaktan, daha doğrusu indirgemekten başka bir işe yaramadığını bir yollu kavramıştım o yıllarda. Sonra, nasıl yeryüzü şekilleri varsa tıpkı onlar gibi varoluş şekillerinden başka bir şey değildik. Jeolojik oluşumlar gibi biyolojik ve sosyolojik oluşumlar da irili ufaklı ‘kabartı’ ya da çöküntü, yarık, vadi benzeri örgütlenmelerdi. Kendime bakarken bir tepeye ya da bir çöküntüye bakıyor gibi bakmak eğlenceli bir oyun olduğu kadar aynı zamanda da vücudumda, göğüs bölgemi kaplayan irili ufaklı kabartıları anlamamı kolaylaştırdı her şeyden önce. Önümde duran görece daha belirgin ve rahat olacağını düşündüğüm yaşamdan zor bir sürece itiliyordum adeta. Sanırım yaşamımdaki en önemli çatallanma eşiği/noktası da bu günlere rastlar. Öyleyse, o kabartıların bendeki etkisine daha yakından bakıp bir hatır soralım:

Burası önemli bir eşiktir ve Walter Benjamin’in de dediği gibi “eşikte, eşik cinleri bulunur” ve süreci kolaylaştırıcı sözler fısıldarlar insanın kulağına. Hoş, eşik cinlerinin neler fısıldadıklarını şimdi hatırlamıyorum, ama dengeden hızla uzaklaşıyordum. Bu sürecin yaşamımda temel bir rol oynadığına inanıyorum. Sanki bir yollu ‘dengeden uzak olası işleyiş düzeneklerinden’ birini seçmiştim. Yo, hayır, özellikle bunu istediğimi, en azından bilinç düzeyinde söyleyemem, ama bir eşikte olduğum kesindi. Aslında ‘kararsız’ bir durumdaydım ve önümde iki kararlı seçenek duruyordu. Ya dengede kalmaya çalışacaktım ya da çoktan dengeden uzaklaşmaya başlamış vücuduma uyup o süreç beni nereye taşırsa oraya doğru gidecektim. Ancak, az önce de dediğim gibi çok kararsızdım ve korkuyordum. Bu durumun,  seçeneklerden “hangisinin seçileceğini belirleyen dalgalanmalar” olduğunu ise çok sonra öğrenecektim. Diğer yandan ise “İkiye ayrılmalar bir simetri bozulması kaynağıdır”. Öyle ki tam da bu gibi durumlarda dengenizi yitirmeye başlıyordunuz ve “… genel olarak art arda oluşan bir ikiye ayrılma”lardan” yavaş yavaş ve hızlı hızlı geçmeniz gerekiyordu. Bu süreçler “… determinist kuşakları (çatallanmalar arasında) ve olasılıkçı davranış noktalarını (çatallanma eşikleri) birlikte bulundurur.”

BERFİN BAHAR DERGİSİ, Ekim 2012 / 176. sayı

Bir denklemim var – I have an equation

Uluer Aydoğdu

Uzak denge ürünü olmasına rağmen görece olarak daha az akışkan, yani daha düzenli ve dengede olan, yani daha az titreşen şeylerin, nesnelerin, bedenlerin ömrü daha uzundur. Örneğin kayalar, örneğin dünya, örneğin güneş…

Düşünelim: Kayaların, dünyanın, güneşin yapılıp edilmeleri çok uzun sürdüğünden hayatları da daha uzun olacaktır.

Öyleyse şöyle bir formül kurabiliriz: Doğumu uzun süren şeylerin, nesnelerin, bedenlerin, örneğin dağların ölümü de uzun sürer.

Şöyle de denilebilir daha az akışkan şeyler, örneğin, nesneler, bedenler ağırdan alıp zamana yayarlar kendilerini.

Ancak, yine de bütün şeyler, bütün nesne ve bedenler şartlı, biçimli ve zamanlı yapılanmalardır. Ne diyordu Nietzsche: Eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük. Yani düzen ve kaos ya da uyku ve uyanıklık ya da denge ve uzak denge mutlak olmayan iki uğrak yeridir. Diğer bir deyişle yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi yüzde yüz bir kaos da yoktur. Düzen ve kaos iç içedir.

Aha işte “Büyük Patlama” da zaten, sistem dengedeyken biriken enerjinin büyük bir tazyikle boşalarak yayılıp dağılmasıdır.

Ilya Prigogine (1977 Nobel Kimya Ödülü) de “Büyük Patlama“yı termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası olarak ele alır. Bir tekillik ya da başlangıç değildir.

I have an equation

Although it is a far balance product, the life of things, objects, bodies, which are relatively less fluid, more regular and in balance, ie less vibrating, is longer. For example rocks, for example the earth, for example the sun …

Let’s think: The rocks, the world, the sun will take longer to build and their lives will be longer.

So we can form an equation that: For example, the death of the mountains takes longer. Because their birth takes a lot of time.

It can be said that less fluid things, for example objects and bodies make themselves slowly and spread over to time.

However, all things, all objects and bodies are conditional, formal and timed configurations. What Nietzsche was saying : If our senses were good enough, we would see that a sleeping rock is the dancing chaos.
So order and chaos or sleep and wakefulness or balance and distant balance are two frequented non-absolute places. In other words, there is no one hundred percent order or one hundred percent chaos. Order and chaos are intertwined.

Here is The Big Bang is the discharging and distribution of the energy accumulated in the balance with a huge pressure.

Ilya Prigogine (1977 Nobel Prize in Chemistry) considers the Big Bang as any point of thermodynamic instability. It is not a singularity or beginning.

VARLIK ve OLUŞ/UM

Uluer Aydoğdu

“Niçin hiçbir şey yerine her şey var?”

İnsan oluş, vatan oluş, şair oluş, çiçek oluş… Bütün mesele “olmak ya da olmamak” değil ‘oluşmak ya da oluş(a)mamak’. Çoğu zaman kendimizi sıkışıp kalmış gibi hissederiz. Doğrudur, çıkış yok gibidir: Acaba hakikaten çıkış yok mu? Belki de hakikaten saplanıp kaldık buraya.

Tam da bu noktada, Nietzsche’den söz etmemek olmaz: “Eğer görebilen gözler olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdü”. Sanırım, varlık (being) ile varoluş (becoming) arasındaki çelişkiyi ya da iç içeliği bundan daha iyi anlatan bir cümle olamaz.

Kendi kendine kendini organize eden sistemler

Kendini bakterilerle, virüs ve mikroplarla olduğu kadar dinozorlardan tutun da sivri burunlu farelere, lemurlara, ihtiyazorlara, bitkilerden böceklere, balıklara ve insana kadar enva-i çeşit biçime dönüştürerek gerçekleştiren canlı bir organizma demek mümkün kâinat için. Hatta, bu organizmaya jeolojik oluşumlar olan dağları, dereleri, vadileri ekleyebileceğimiz gibi insansal anlam, değer ve kuralları da katabiliriz. Ancak, üç boyutlu mekân ve doğrusal/çizgisel zaman algımız bütün bu şeyleri (süreçler) bizden ayrı ve birbirinden kopuk, yani müstakil olarak görme eğilimindedir. Deliler, işte, bu bloke olmuş enerji kalıplarının (varlık) akmasına öyle ya da böyle izin veren kişilerdir. Örneğin, sarhoş olup esridiğimizde, kısmen de olsa, günlük, bildik dünyanın gerçekliğinden çıkıp daha farklı bilinç düzeylerini yaşarız. Deliler bu okyanusta kontrolsüz bir şekilde batarlarken normal dediğimiz insanlar inşa ettikleri gündelik yaşam adacığında yaşarlar. Sanatçılar ise bu iki çelişik bilinç düzeyini bir yollu birleştirebilmiş insanlardır. Ancak, kişi-üstü yaşantılardan referans alan bu insanların kesif gerçeklik ve üç boyutlu mekân ve doğrusal/çizgisel zaman algısı için tehdit oluşturdukları, yani tekin olmadıkları kesin. Hiyerarşik örgütlenmelerin sanatçılara karşı kuşku duymaları bu yüzdendir. Her ne kadar sistemin içinde yer alsalar da, sanatçılar akışkanlıklarla, akış ve oluşlarla bağlantılarını koparmazlar.

Nietzsche’nin sözüne geri dönecek olursak kayanın aslında bir süreç olduğunu görürüz. Örneğin, şu her gün kullandığımız kalemin kapladığı uzayda ağırlığı, biçimi, yani bir varlığı var. Ama aynı zamanda da atomlar, atom altı parçacıkları, moleküller harıl harıl çalışıyorlar kalemin içinde. Hareketli ve dolayısıyla da canlı bir şeydir kalem. Bu yüzden uyukluyor gibi göründüğüne aldanmayın. Diyeceğim o ki, taş ya da kaya dediğimiz şeyler de birer süreç, görece olarak katılaşmış akışlar ya da oluşlardır. Eğer hakikaten görebilseydik aslında kalemin de tıpkı Nietzsche’nin kayası gibi dans eden bir kaos olduğunu görürdük. Bu bağlamda, örneğin Sanskritçede cisim ya da nesne sözcükleri yerine süreç, ilişki sözcükleri vardır. Zaten, bilim de nesnelerden süreçlere geçerek nesne dediğimiz şeylerin süreçler içre süreçler, bir ilişkiler ağı olduğunu kabul etme noktasında bir ‘zihinsel dönüşümün’ eşiğindedir. Şöyle de diyebiliriz: Hepimiz oluşlardan, yani süreçlerden, yani ilişkilerden başka bir şey değiliz. Hatta, oluştan, oluşlardan başka bir varlığımız yok.

Peki bütün bu varlıklar, biçimler, nesneler nerden geliyor?

Heidegger, Being and Time (Varlık ve Zaman)’da “Niçin hiçbir şey yerine her şey var?”, diye sorar. Binlerce yıldır tartışılan, bir çoğumuzun zaman zaman kendine sorduğu, insanı çileden çıkaran, insanın canını yakan, “birazcık daha düşünecek olursam delireceğim” dediği bir sorudur bu. Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine ise böyle bir sorunun “anlamlı bir soru olduğundan emin olmadığını” belirterek “Belki de bu soru, dünyamızın dışında olan ve bu dünyayı yaratmakla yaratmamak arasında tercih yapabilen Biri’nin bakış açısıyla sorulabilir” der. Onun yerine, “sahi, en altta ne var” diye sormak daha anlamlı bir soru gibi geliyor bana. Çünkü, yukarıdan aşağıya değil de aşağıdan yukarıya bakmak, içeriden doğru bir bakış olacağından, bütünü anlayabilmek kadar kendi kendine, kendini örgütleme konusunda da bize birtakım ipuçları verecektir.

Sahi en altta ne var?

Artaud’un bir şiirinde geçen Organsız Beden’den söz etmek istiyorum burada. Ancak, organsız beden, en altta yer almakla birlikte hiçbir şeyin dayanağı ya da üzerinde mekânın oluştuğu bir yüzey değildir. İlle de tarif etmek gerekirse “Katmanlaşmamış, şekilsiz, yoğun maddedir, yoğunluk matrisidir, yoğunluğu sıfıra eşit maddedir… Sıfırdan başlayan yoğun bir büyüklük olarak gerçeğin üretilmesidir.”[1] de diyebiliriz. “Organsız beden” tamlamasını alıp biyolojik, sosyolojik, kültürel süreçlere olduğu kadar jeolojik süreçlere de aktaran Deleuze ve Guattari’ye göre bütün bu süreçler “organsız beden”deki geçici ve kısmi oluşumlar, pıhtılaşmalardır. Tabii bu pıhtılaşmalarla “organsız beden” ya da uzay-zaman arasındaki karşılıklı yoğun geri beslemeyi hep göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Organsız Beden

David O. Russell’ın   I Heart Huckabees/ I Love Huckabees (Tesadüfleri Seviyorum) (Jason Schwartzman, Isabelle Huppert, Dustin Hoffman, Lily Tomlin) adlı filminde, Dustın Hoffman elinde bir battaniyeyi tutarak “Bu battaniye dünyadaki bütün madde ve enerjiyi temsil ediyor diyelim” der ve öyle görünüyor ki böylelikle Organsız Beden’e giriş yapar: Bu bağlamda, ‘her birimiz, battaniye üzerindeki ayrı ayrı, irili ufaklı kabartılarından biriyiz’ demek mümkün. Örneğin, başka kabartılar daha yapalım, onlar da kanser ya da orgazm ya da kin, kalleşlik, hasret olsun.  Ya da aile, kabile, klan… Sahi bir dağı ütülesek ne kadar cevher eder? Her şey, yüzeyde, birbirinden ayrı görünse de varoluş sahanlığında birbirlerinin içine geçmişlerdir. Bu anlamda, bizim çiçeklenen bir ağaçtan, bir dağ oluşumundan en azından teknik olarak bir farkımız yok. Tıpkı yeryüzü şekilleri gibi, varoluş şekilleri var diyebiliriz. Diğer yandan ise kâinat oluşan bir şey, kendi kendine, kendini var ettikçe varolan, var oldukça da kendini var eden bir organizma/sistem. Bizler her ne kadar ‘olmak tabanlı’ bir zihniyetle hareket etsek de özde ‘oluş tabanlı’yız. Bir akış, bir sel… Deleuze’e göre insanların en korktukları şey de sel. Yani bir şeyin bizi sürüklemesini, bir şeye kapılıp gitmek istemiyoruz. Ama nafile! Umberto Eco’nun, Açık Yapıt adlı muhteşem kitabında gösterdiği gibi “evrensel entropi eğrisi” her an iş başındadır ve bizim sahile/hayata bırakmaya çalıştığımız ayak izlerini bir darbe ile siler atar. Sonra yeniden, tıpkı Sisyphos Efsanesi’nde olduğu gibi. Her nesil yeniden başlar. Ancak, yine de “incelikli bir umut duygusu” da yok değildir hani. Umalım ki 2015 (2015 tane 1’dir) yılı kaosun kalbinden bize kozmik dengeye açılan bir kapı olur. Öyledir, her hastalık yeni bir sağlık arayışıdır. Öyledir, her yeni yıl kolektif bir sezgisiyle o kapının açılmasını beklediğimiz için, her şeye rağmen, coşkulu ve umutluyuzdur.

Oluşmanın yerine olmak. Olan şey, göçebe oluşun tam tersidir. Böylece kasabalara, şehirlere, anlam, değer ve kurallara yerleşilir. Sınırlar, çitler, duvarlar böyle böyle ortaya çıktı. Süreç düşüncesinde yapısal hiçbir şey bulamazsınız, bu yüzden de giriş, gelişme ve sonuç ya da temel, temel kazma, dolayısıyla yapı diye bir şey yoktur. Yapı yoksa kirişler, kolanlar da olmayacaktır. “Yükseltin tavan kirişlerini ustalar” diyordu Salinger, Amerikalı. ‘Özgürlükler coğrafyası’ belli ki dar geliyordu. Darlığı ortadan kaldırmak için en iyisi kirişleri (kirişi) kırıp kaçmak. Gelecek ise ancak başımıza geldikten sonra bilebileceğimiz bir şey.

Ne diyordu Sartre: “İnsan asla bilemeyeceği bir hakikatin işçisidir.”


[1] Çizgisel Olmayan Tarih/ Bin Yılın Öyküsü, Manuel De Landa (Çeviren: Ebru Kılıç), Metis Yayınları, İstanbul, 2006,s. 337.