Bu bir şiir değildir

Bu bir pipo değildir / René Magritte

Kendime yenildim, en büyük zafer!

Bir gün geldim ve söyledim şans ya da kader denen şeyin cömert
bağrından. Varoluşun aç ve cesur sesiyle: Ben Hiperborea’lıyım,
hayatın ağrıyan yeridir hallerim. Evim basit bir kabuk, gönlüm şu
dalgalanan deniz, orman ahlakım. Her nefeste içime çekip kâinatı
her nefeste geri veririm. Kendi kendime kendimi solur, kendi
kendime kendimi var ederim. Şimdi, burada gürleşen kalp
ormanında geçer günlerim, aşk boylarında, kavga tarlasında.

Oluşmaktan başka bir şey bilmem. Bana “aferin” der mi Turgut
Uyar acaba, göğe en iyi ben bakarım. Karınca sözüdür, herkes
göğe bakarsa o sene çok olurmuş aşk ve zerdali. Hayatın bir
bildiği olmalı, benim bildiğim matematiği olmayan bir
matematiktir hayat. Böyle iyi, böyle çok iyi, kertenkele kralım*
ben lemurların arasında, çiçekler tanrıdan daha gerçek.

Yüzmeye hevesli şeyler olmasa suyun kaldırma kuvveti ne işe
yarardı? Doğum ile ölüm arasında yayındayım, timsahlarla
zebralar da bir ırmağı tamamlar zaten. Hevesli olmasam ateş
yakar mıydı hiç? Bir salyangozun çatı katında yaşıyorum
epeydir. Sevgilimin gamzelerinde, o gamzeler için ölünür, yoksa
ne işe yarar maviyi sevmek, zerdali ağacının bilinçaltında,
kedilerin yaban oluş bilgisinde.

Eskiyi özledim mektup yazıyor mektup yazmayı özledim eski
yazıyorum. Biliyorum, yarın bir ormanda uğuldayacağım
coşkuyla. Şimdi eğrelti otu olanlar kesmeye gelecekler o gün beni.
Ne yapayım, gider kurulurum ferah bir salona. Fena mı masa
olmak hani şairin üzerine ha babam bir şeyler koyduğu. Uzanıp
sonsuzluğu koyduğunda iç geçirdiğim ya da bir demet nergis
bırakıldığında sağa sola salınarak seni hatırladığım.

Merhaba alacakaranlıkta öten ilk kuş
selamünaleyküm kertenkele!

*Jim Morisson.

Yeryüzü Yeniği, Uluer Aydoğdu, Zımba Kitap, Bursa, 2013.

Reklamlar

Ölümcül bir nesnedir varoluş, gülümcül ve termodinamik

Uluer Aydoğdu


Yola çıktım mı yol olurum
göçebenin potin bağı, dumanı sigaranın
suyu buyur edip içine alır ağzım
elimi buyur edip içine bırakmasa tenin
dokunabilir miydim sana sevgilim
aha işte hiç yoktan gökyüzünde
hiç yoktan kuşlar uçuyor
kuş olurum sana
düş olurum, sıcak döş.
 
Rüzgâr çıkar birden
kendi kendimin rüzgarı olur
kapılıp giderim varoluşumun bahtına
savrulup sürüklenmekten daha akıcı bir şiir var mı, yok
çıkarıp çıkarıp cebimden kendimi harcarım senin peşinde
ta ki hayatsız kalıncaya kadar
aşka koşturur, zen'e varır
hadi oradan be zalimler
kıvrıla kıvrıla dağlara çıkar dağ olurum
turnalar dünyaya hükümdar olur yeniden
işi şiire bağlarız bir güzel.
 
Masaya yumruğunu vurup duran adamlar var, bak
masaya kalbini koyan kunt kadınlar
yavaş yavaş ama birlikte havalanır flamingolar
buyurun, hep birlikte sevinebiliriz
bir de buradan bakalım göğe
kavgaya koyuldukça
dünyanın tümsekleri aşarak geleceğe büküldüğü yerden
bakalım bana mısın diyebilecek mi masa
kalabilecek mi öyle?

Ölümcül sıçrama

Uluer Aydoğdu

Mutlubaharlarevi, İzmir

Dile getirmek, ‘ağrı’ ve yolunda gitmeyen süreçler arasında bir ilişki olduğunu düşünmüşümdür hep. Hintli bilim adamı ve bilgesi, Phiroz Mehta, “Kendi vücudunu düşün. Sağlıklı olduğun zaman vücudundaki sayısız parçacığın hiçbirinin farkında değilsin. Bilincin tek bir organizma olduğu yolundadır. Ancak bir şeyler yanlış gittiği zaman göz kapaklarının ve guddelerinin farkına varırsın…” derken bir yerimiz ağrıdığında, orası, nasıl yerini/konumunu ve durumunu belli edip farklı bir gramerle, farklı bir ‘anlam, değer ve kurallar dizini’ ile konuşuyorsa insanın da o ağrıyan yer, yani farklı anlam, değer ve kurallar dizini olduğunu söylemek mümkün: Kâinatın Ağrıyan Yeri, İnsan!

65 milyon yol önce dünyanın “aynı, ortak kurallar dizinini” paylaşmadığı bir göktaşı ya da bir kuyruklu yıldızla rastlaşması, karşı karşıya gelmesi, çarpışması dinozorları yok ederken insanın ortaya çıkma sürecini başlattı. Yenilikler, farklı anlam, değer ve kural dizin”leri, diğer bir deyişle sıçramalar ancak bu şekilde ortaya çıkıyor. Marx, “ölümcül sıçrama” diyordu buna. Pekâlâ, ‘doğumcul’ ya da ‘gülümcül’ sıçramalar da diyebiliriz bu an’lara.

Ilya Prigogine ve Isabelle Stengers’in Kaostan Düzene/İnsanın tabiatla yeni diyaloğu adlı kitabına (İz Yayıncılık, 1998) Takdim yazan Alvin Toffler ise “Bu devrimci anda -yazarlar ona bir “yalnız an” veya “çatallanma noktası” diyorlar- değişmenin hangi yönde olacağını önceden kararlaştırmak doğal olarak imkânsızdır” der ve Sistem, dağılıp bir kaos’a mı dönüşecek, yoksa yeni, daha farklılaşmış, daha yüksek seviyede bir “düzen”e veya onların “dissipatif yapı” dedikleri organizasyona mı atlayacak?” diye sorar. Tam da burada “Prigogine’ci şartlarda bütün sistemlerin sürekli “düzensiz bir şekilde değişen” alt-sistemleri içerdiğini” ve “Zaman zaman bir tek düzensiz değişimin veya bunların bir bileşiminin olumlu geri beslemenin bir sonucu olarak o kadar güçlü bir hale gelebileceğini” hemen ekleyelim. Bu “düzensiz değişim” o kadar güçlüdür ki “var olan düzeni paramparça eder.” Diğer yandan ise “Bu gibi fiziksel ve kimyasal yapıların dissipative diye adlandırılmalarının nedeni, kendilerinin yerini aldıkları daha basit yapılara oranla bunların o daha basitleri koruyabilmeleri için daha çok enerjiye ihtiyaç duymalarıdır”.