<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>osman çutsay arşivleri - Uluer Aydoğdu</title>
	<atom:link href="https://ulueraydogdu.com/etiket/osman-cutsay/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ulueraydogdu.com/etiket/osman-cutsay/</link>
	<description>Kalbim, kaburgalarımın arasında minik bir gök cismi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 May 2024 06:04:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">183529364</site>	<item>
		<title>ÖFKE – Türk Çürümesinde Sanatın Rolü/Osman Çutsay</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2024/05/02/ofke-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2024 06:04:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[günlük]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Tweet]]></category>
		<category><![CDATA[çürüme]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[yok]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=7758</guid>

					<description><![CDATA[<p>"ÖFKE, son yarım yüzyılda Türk çürümesinin sanat sayesinde nasıl yayıldığını anlatıyor..."</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/05/02/ofke-2/">ÖFKE – Türk Çürümesinde Sanatın Rolü/Osman Çutsay</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="twitter-tweet" data-width="550" data-dnt="true">
<p lang="tr" dir="ltr">ÖFKE, &quot;Hesaplaşma notları&quot;, &quot;Türk Çürümesinde Sanatın Rolü&quot;&#8230; &quot;Ya soL Türkye ya yok Türkiye&quot; diyen Osman Çutsay&#39;dan. <a href="https://t.co/Vc9HqoiTPS">pic.twitter.com/Vc9HqoiTPS</a></p>
<p>&mdash; Uluer Aydoğdu/Yeryüzü Yeniği (@ulueraydogdu) <a href="https://twitter.com/ulueraydogdu/status/1727352511009632443?ref_src=twsrc%5Etfw">November 22, 2023</a></p></blockquote>
<p><script async src="https://platform.twitter.com/widgets.js" charset="utf-8"></script></p>
<p>30 Mart</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/05/02/ofke-2/">ÖFKE – Türk Çürümesinde Sanatın Rolü/Osman Çutsay</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7758</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hadi oradan be, şiir araçtır ve aslolan hayattır</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2023/03/30/ofke/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Mar 2023 07:10:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[şiir kerimdir]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[zalimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=5922</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Ya soL Türkiye ya yok Türkiye&#8221; diyen Osman Çutsay hocamdan ÖFKE: &#8220;Öfke&#8217;li bir kitap bu: ÖFKE &#8211; Türk Çürümesinde Sanatın Rolü. Yıkımımızın ve yeniden doğuş olanaklarımızın entelektüel şifrelerini çözmeye çalışıyor. Büyük gericiliğin gerçek kaynaklarının yanlış yerlerde aranmasına itiraz ediyor. Türk-İslam sentezi ile ona tepki olarak doğan &#8220;demokratik-etnik-dinsel-liberal tepkilerin&#8221; nasıl bütünsel bir gericilik oluşturduğunu irdeliyor. Tabii [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2023/03/30/ofke/">Hadi oradan be, şiir araçtır ve aslolan hayattır</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Ya soL Türkiye ya yok Türkiye&#8221; diyen Osman Çutsay hocamdan ÖFKE:</p>
<p>&#8220;Öfke&#8217;li bir kitap bu: ÖFKE &#8211; Türk Çürümesinde Sanatın Rolü.<br />
Yıkımımızın ve yeniden doğuş olanaklarımızın entelektüel şifrelerini çözmeye çalışıyor. Büyük gericiliğin gerçek kaynaklarının yanlış yerlerde aranmasına itiraz ediyor. Türk-İslam sentezi ile ona tepki olarak doğan &#8220;demokratik-etnik-dinsel-liberal tepkilerin&#8221; nasıl bütünsel bir gericilik oluşturduğunu irdeliyor. Tabii bol bol örnek vererek&#8230;<br />
Kitabın temel tezi: Solun pelerini altında Türkiye&#8217;yi ve onun sosyalist yeniden doğuş olasılığını topa tutanlar, asıl ve en etkili gerici odaktır. Demokrattırlar, doğru. Yani, sadece açık faşist ve/veya islamofaşist gericilere değil, &#8220;demokrat gericilere&#8221; karşı da entelektüel şiddet çağrısında bulunmak gerekiyor.<br />
ÖFKE, son yarım yüzyılda Türk çürümesinin sanat sayesinde nasıl yayıldığını anlatıyor ve Türkiye kültür endüstrisinin rakipsiz sahibi &#8220;Belge&#8217;li Birikim Gericiliği&#8221;nin etki alanlarını deşiyor..<br />
&#8220;Hesaplaşma notları&#8221; da diyebiliriz.<br />
Hafta sonundan itibaren kitapçılarda&#8230; Galiba şimdiden şurada:<br />
http://www.idefix.com/kitap/ofke-osman-cutsay/tanim.asp?sid=FXF5LFMLZ3M4UFDEJ8ND&#8221;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>&#8220;Türkiye&#8217;nin yıkım sürecini sanat dünyasına egemen &#8220;aydınlatıcılara&#8221;, dincileri de liberallere borçluyuz. Etnik ve dinsel delirium&#8217;un bir cehenneme çevirebileceği Anadolu&#8217;da, felaketimizin sahiplerini alışılmış sağda aramayalım. Onların etkisi dar. Asıl &#8220;müsebbip&#8221;, sola bulaşanlar arasındadır: Türkiye&#8217;yi, sanatın ve sanatçının her türlü ileri, sosyalist arayışı boğazladığı bir siyasal coğrafya haline getirenler, pek bir demokrattır. Türk gericiliğinin başarısını, Murat Belge&#8217;den Adalet Ağaoğlu&#8217;na, Nedim Gürsel&#8217;den Orhan Pamuk-Elif Şafak-Ahmet Altan üçüzlerine, onlardan da günümüz &#8220;Türk şairlerine&#8221; uzanan çok geniş bir hatta görmek zorundayız. Türkiye&#8217;ye diz çökertenler, her biri diğerinden daha demokrat bir &#8220;sanatçı ordusu&#8221;dur. Klasik sağ, bunları kullandı. Her biri sermayenin şu veya bu kolunun tetikçisiydi. Açıkçası, Büyük Nâzım&#8217;a bakarak, sanat dünyamızdaki tek tük devrimci çıkışları fazla abartmayalım.</p>
<p>Türkiye&#8217;yi çökerten bu sermaye zihnini, bu teknokrat nefreti açıkça itiraf etmek zorundayız: &#8220;Sanat ve sanatçılarımız&#8221;, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin ileriye doğru sıçramasını, eşitlikçi ve özgürlükçü bir sol cumhuriyet halinde insanlık ailesi içindeki onurlu yerini almasını hiç istemedi. &#8220;Başarılı sanatçılarımız&#8221;, böyle aşkın bir hedef güdenleri topa tutmayı hep en temel görevi saydı. Korkunç bir nefret karşısındayız.</p>
<p>Türkiye&#8217;yi tarihsel bir meşruiyetin ürünü olarak gören ve onu sosyalist bir aşkınlıkla ileriye taşımak isteyenleri dinci, milliyetçi veya demokrat gerekçelerle topa tutanlar, bu cumhuriyeti ve kurumlarını 1923&#8217;ten itibaren &#8220;anomali&#8221; sayan devrim düşmanları karşısında öfkesiz mi kalmalıydık? Hesap soruyoruz.&#8221;<br />
(Tanıtım Bülteninden)</p>
<p>Son bir not, o da benden:</p>
<p>Bu bağlamda günümüzde yazılan şiire, bu şiirin sözde altyapısı hakkında yapılan lakırdılara, içi boş, içi kof, gerici ve yobaz Türkiye&#8217;nin boy aynası yazılıp çizilenlere bakıyorum da: Şimdi bir; Günümüz şiiri için hayattan atılmış/çıkarılmış; umudu, kavgası, amacı olmayan, emperyal odakların tam da istediği gibi &#8216;ahı gitmiş vahı kalmış&#8217; şairlerin iç çekişleri/iç döküşleri diyebilir miyiz? Kaldı ki bir iç döküşten söz etmek bile zor çünkü insanın bir içinin kalmadığını söylemek mümkün. İnsanın içinin, o hakikiliğinin, doğallığının liberal/emperyal narkoz altında değiştirildiğini düşünüyorum ben. Bu nedenle o iç sesin güvenirliği de kalmamıştır. Ne dersiniz?; iki, 1980 sonrası bireyci mırıltılarla laf hokkabazlığının geçerli olduğu bir çeşit &#8216;molla şair&#8217; tipi ortaya çıktı. &#8220;Ölüm adın kalleş olsun&#8221; demişti Enver Gökçe. Ben de çekildiğiniz, sözüm ona mevzilendiğiniz mağaralardan oraya buraya tıslayan şairler adınız kalleş olsun diyorum. Neymiş efendim aslolan şiirmiş. Hadi oradan be, şiir araçtır ve aslolan hayattır, değil mi?; üç, Dilin, hatta şiirin bittiği yerde imgelem başlar. Tahayyül gücü demek de mümkün imgelem için. Var olandan farklı bir dünya tasarlama ya da böyle bir dünyanın resmini çizebilme gücü. Bu bağlamda imgelem nelere kadirdir?; dört, “Demeyecekler: Karanlıktı o sıralarda günler, geceler./Ama diyecekler: Bu ülkenin şairleri neden sessizdiler?&#8221;, diye soruyor BERTOLT BRECHT. Sahi şairler neden sessizler?&#8230; (http://zaferyalcinpinar.com/poetika2013.pdf)</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2023/03/30/ofke/">Hadi oradan be, şiir araçtır ve aslolan hayattır</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5922</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Türkiye, seni direnirken sevmek aşkların en güzeli</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2022/08/28/turkiye-seni-direnirken-sevmek-asklarin-en-guzeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Aug 2022 07:15:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[direniş]]></category>
		<category><![CDATA[emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[küfürromanları]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Küçük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=5768</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yalçın Küçük, “Cumhuriyet’i çökertme savaşının; edebiyat, düşün ve yayın cephesinde başladığını” sık sık vurgular. Özellikle de Küfür Romanları bu bağlamda yeniliğini hala koruyor. Osman Çutsay, “Öfke/ Türk Çürümesinde Sanatın Rolü”, adlı kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye bir kayıt koyar. Önemlidir.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2022/08/28/turkiye-seni-direnirken-sevmek-asklarin-en-guzeli/">Türkiye, seni direnirken sevmek aşkların en güzeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yalçın Küçük, “Cumhuriyet’i çökertme savaşının; edebiyat, düşün ve yayın cephesinde başladığını” sık sık vurgular. Özellikle de Küfür Romanları bu bağlamda yeniliğini hala koruyor.</p>
<blockquote><p>Osman Çutsay, “Öfke/ Türk Çürümesinde Sanatın Rolü”, adlı kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, <strong>emekçilerimizin</strong> ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye bir kayıt koyar. Önemlidir.</p></blockquote>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2022/08/28/turkiye-seni-direnirken-sevmek-asklarin-en-guzeli/">Türkiye, seni direnirken sevmek aşkların en güzeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5768</post-id>	</item>
		<item>
		<title>En zor olan apaçık ortada olanı görmektir</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2020/08/21/en-zor-olan-apacik-ortada-olani-gormektir/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2020/08/21/en-zor-olan-apacik-ortada-olani-gormektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Aug 2020 07:44:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Belgeli]]></category>
		<category><![CDATA[Birikim]]></category>
		<category><![CDATA[Gel öpem seni]]></category>
		<category><![CDATA[görebilen gözler]]></category>
		<category><![CDATA[görmek]]></category>
		<category><![CDATA[Görmemek]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür Romanları]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[Özür]]></category>
		<category><![CDATA[serap]]></category>
		<category><![CDATA[Stockholm sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[ters serap]]></category>
		<category><![CDATA[Üvercinka]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Küçük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=4795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osman Çutsay, “Öfke &#8211; Türk Çürümesinde Sanatın Rolü” adlı kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye kayıt koyup “Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük İskender, Elif Şafak&#8221;ın isimlerini sıralar ve “Bu isimlerin birer direniş abidesi olduğunu ileri sürecek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/21/en-zor-olan-apacik-ortada-olani-gormektir/">En zor olan apaçık ortada olanı görmektir</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2020/08/1596799744463_uvercinka-70.-facebook-1.jpg?w=717" alt="" class="wp-image-4580" /></figure>



<figure class="wp-block-image size-large is-style-default"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/osman-c387utsay-c396fke-1.jpg?w=386" alt="" class="wp-image-1772" /></figure>



<div class="wp-block-image is-style-default"><figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2020/08/0000000356247-1.jpg?w=270" alt="" class="wp-image-4797" /></figure></div>



<p class="has-medium-font-size">Osman Çutsay, “Öfke &#8211; Türk Çürümesinde Sanatın Rolü” adlı kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye kayıt koyup “Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük İskender, Elif Şafak&#8221;ın isimlerini sıralar ve “Bu isimlerin birer direniş abidesi olduğunu ileri sürecek olan var mı?” diye sorar: “Herhalde yoktur”. Yalçın Küçük ise “Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları”nda “Cumhuriyet’i çökertme savaşının; edebiyat, düşün ve yayın cephesinde başladığını” sık sık vurgular.</p>



<p class="has-medium-font-size">Ah, evet bir sürüler. Yalçın Küçük, &#8220;sürüleştirmek için sürüleştiler&#8221;, diyordu. Kimi “uvertürdür”, kimi de ‘asçürütücü’ ve ‘asyıkıcı’. Gördük, biliyoruz, yaşadık koro/sürü halinde “Yıkın, daha çok yıkın haykırışında&#8221; olmuşlardır hep. Üstelik utanmazlar: “Yıkıntıdan şehvet çıkarıyorlar” bir de.</p>



<p class="has-medium-font-size">Sürünün elebaşları, Yalçın Küçük’te, “Murat Belge, Ahmet Altan, Orhan Pamuk ve daha önceki kuşaktan Kemal Tahir’dir”. Osman Çutsay ise Murat Belge’yi, yani “Belge’li Birikim Gericiliği”ni baş sıraya koyar. “Türk edebiyatına girip Stockholm sendromunu andırır bir tutkuyla sahip çıkan solcularımız, sürekli dövülen çocuklar gibiydi. Birçoğu “dayak arsızı” oldu ve bu nitelikleriyle de birer karşıdevrim militanı olarak kariyer yapabildiler” dediği “dayak arsızı kariyeristler galerisi”nde tabii başka isimler de var: “Fethi Naci’nin yetiştirmesi Semih Gümüş” ve Semih Gümüş’ün “bir başka versiyonu “tanıtman” Ömer Türkeş”, örneğin. “Bunlar bir dönemin “solcu” gençleri. Bunlara Metin Celal, Haydar Ergülen, hatta Nurdan Gürbilek gibi isimler de eklenebilir.” Öyledir, Türk edebiyatı bunlardan sorulur ama “Sol inadın bu edebiyatta bir yeri olabilir mi?”</p>



<p class="has-medium-font-size">Haydar Ergülen, olmayan şeyleri görerek serap görmüş, olabilir. Ancak apaçık ortada olanı görmemesine ne demeli peki? Bu da tersinden seraptırtır, öyle değil mi? Şimdi de kalkmış kandırıldım diye özür diliyor ama bahaneler üretip haklı çıkmaya, gerçekliği yontup kendine göre düzenlemeye ve kendini temize çıkarmaya çalışmaktan başka bir şey değil yaptığı. Özrü kabahatinden, kabahati özründen büyük. Tipik bir girdap işte, dönüp duruyor, debelenip, çırpınıp duruyor. </p>



<p class="has-medium-font-size">Girdaplarla gürül gürül akan nehirler arasında bir gerilim vardır. Takılıp kaldıysan bir yerlere gözünün önündekini görmezsin, göremezsin. Ve yeniden akışa, varoluşa dönmek zordur. </p>



<p class="has-medium-font-size">En zor olan ise apaçık ortada olanı görmektir kuşkusuz. Görenlere selam olsun.</p>



<p class="has-medium-font-size">Burada alıntılar yaptığım, <strong>Gel Öpem Seni Yeni Bir Dilsen</strong> (Üvercinka, Temmuz 2015, Sayı 9) adlı yazımın tamamı için:</p>



<p class="has-medium-font-size"><blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="iqZwK0ORCE"><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/">Gel öpem seni yeni bir dilsen</a></blockquote><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Gel öpem seni yeni bir dilsen&#8221; &#8212; Uluer Aydoğdu" src="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/embed/#?secret=5neMiuwHpL#?secret=iqZwK0ORCE" data-secret="iqZwK0ORCE" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/21/en-zor-olan-apacik-ortada-olani-gormektir/">En zor olan apaçık ortada olanı görmektir</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2020/08/21/en-zor-olan-apacik-ortada-olani-gormektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4795</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Gel öpem seni yeni bir dilsen</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2020 14:57:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Küfür Romanları]]></category>
		<category><![CDATA[LE RETOUR DE LA COLONNE DURUTTI]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[Üvercinka]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=4408</guid>

					<description><![CDATA[<p>-suyumuzda koklaşmak da var birbirimize girişmek de Yalçın Küçük’ün, “Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları”, ‘sath-ı müdafaa’ kitabıdır ki o satıh Cumhuriyet’tir, ilerici/ilerlemeci anlam, değer ve kurallar toplamıdır. Kitabını, “Cumhuriyet Düşmanları ile Savaş Kitabı’dır”, diye imzalamış, kendisine, onun kaburgalarımın arasındaki minik gök cisminin selamını yazıyorum.  Bir şarkısında “yenilmedim ki” diyor Selda Bağcan. Öyledir; asıl varlığı ‘oluşmak’, ‘ilerlemek’, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/">Gel öpem seni yeni bir dilsen</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2020/01/20191203_155935.jpg?w=574" alt="" class="wp-image-3777" /></figure>



<p class="has-medium-font-size"><em>-suyumuzda koklaşmak da var birbirimize girişmek de</em></p>



<p class="has-medium-font-size">Yalçın Küçük’ün, “Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları”, ‘sath-ı müdafaa’ kitabıdır ki o satıh Cumhuriyet’tir, ilerici/ilerlemeci anlam, değer ve kurallar toplamıdır. Kitabını, “Cumhuriyet Düşmanları ile Savaş Kitabı’dır”, diye imzalamış, kendisine, onun kaburgalarımın arasındaki minik gök cisminin selamını yazıyorum. </p>



<p class="has-medium-font-size">Bir şarkısında “yenilmedim ki” diyor Selda Bağcan. Öyledir; asıl varlığı ‘oluşmak’, ‘ilerlemek’, ‘burada kalmamak’ olan yenilmez. İnsanın özünde pervasızlık, akış ve başkaldırı vardır. Biz o özü gürleştiriyoruz, o öz yenilmez! Ölümsüzlük mü, işte budur. İnsan özünde devrimcidir.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Ve bu, bir ‘taksim’dir, fasıl az sonra, böylece başlıyoruz, başlamak çerçeveye girmektir, değilse yoksundur.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Çizgisel hat, mevziden çıkıp ‘satıh’a, <em>seni direnirken sevmek aşkların en güzeli Türkiye</em>, giriş yazısıdır bu yazı: Geçti ‘hattı müdafaa’ devri, sürdüm kalbimi ve aklımı bütün satıh vatana, bütün satıh Cumhuriyet’e, bütün satıh insana! Öyle.</p>



<p class="has-medium-font-size">Osman Çutsay’ın, “Öfke &#8211; Türk Çürümesinde Sanatın Rolü” adlı son kitabında “Sanatı çok önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye bir kayıt koyup “Orhan Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük İskender, Elif Şafak…” gibi isimleri sıralar ve “Bu isimlerin birer direniş abidesi olduğunu ileri sürecek olan var mı?” diye sorar. Cevap kesindir: “Herhalde yoktur”. Yalçın Küçük de, kitabında “Cumhuriyet’i çökertme savaşının; edebiyat, düşün ve yayın cephesinde başladığını” sık sık vurgular.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Asyıkıcı Cephe</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Açıkça “Cumhuriyet’in karşısında”lar ve bir sürüler. Yalçın Küçük’ten hareketle, insanı sürüleştirmek için sürüleşmişlerdir. Sürü olunca ağıllar da olacaktır tabii, geleceği ortadan kaldırınca çoğunluğun yönelmekte zorlanmayacağı, bir “deh, yürü” demenin yeterli olduğu… Kimi “uvertürdür”, bunların,  “irili ufaklı piyasa dergilerinin neredeyse tüm ucuz şöhretleri”, kimi de ‘asçürütücü’ ve ‘asyıkıcı’. Öyle ki, gördük, biliyoruz, yaşıyoruz koro/sürü halinde “Yıkın, daha çok yıkın haykırışındadırlar”, ve üstelik utanmazlar: “Yıkıntıdan şehvet çıkarıyorlar” bir de. Bu sürünün elebaşları, Yalçın Küçük’te, “Murat Belge, Ahmet Altan, Orhan Pamuk ve daha önceki kuşaktan Kemal Tahir’dir”, örneğin. Osman Çutsay ise Murat Belge’yi, yani “Belge’li Birikim Gericiliği”ni baş sıraya koyar. “Türk edebiyatına girip Stockholm sendromunu andırır bir tutkuyla sahip çıkan solcularımız, sürekli dövülen çocuklar gibiydi. Birçoğu “dayak arsızı” oldu ve bu nitelikleriyle de birer karşıdevrim militanı olarak kariyer yapabildiler” dediği “dayak arsızı kariyeristler galerisi”nde tabii başka isimler de var: “Fethi Naci’nin yetiştirmesi Semih Gümüş” ve Semih Gümüş’ün “bir başka versiyonu “tanıtman” Ömer Türkeş”, örneğin: “Bunlar bir dönemin “solcu” gençleri. Bunlara Metin Celal, Haydar Ergülen, hatta Nurdan Gürbilek gibi isimler de eklenebilir.” Öyledir, Türk edebiyatı bunlardan sorulur ama “Sol inadın bu edebiyatta bir yeri olabilir mi?” </p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Yeni olmanın ilkesi</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Yalçın Küçük, kitabının önsözü’nde bir şeye yeni demekle, o şeyin yeni olamayacağından hareketle “<strong>Yeni Roman</strong> hiçbir zaman yeni olmadı. Çünkü <strong>yeni</strong> olmak isterken <strong>roman</strong> olma niteliklerini yitirdi” diyor. Bu saptama şiir için de doğrudur: Nazım Hikmet’i, “onun tetiklediği 40 Kuşağı”nı ve kısmen de İkinci Yeni’yi bir kenara koyarsak, Türk şiirinin yeni bir şiir oluşturamadığını, yaratamadığını söylemek mümkün. Yeni olmak isterken şiir olmaktan çıkmış, şiir olma niteliklerini yitirmiştir. Dolayısıyla şiir olma özelliklerini yitirmiş metinlere şiir diyemeyeceğimiz için bu ‘şeylerin’ şiir bağlamında yeniliğinden de söz edemeyiz.&nbsp; Ancak, bu doğrultuda devam edebilmemiz için, öncelikle hakikaten “Şiir nedir?” diye sorup cevap vermemiz gerekiyor.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Şiir sayıklamak</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Soralım öyleyse: Şiir nedir? Birçokları için edebiyattır, sanattır, sayıklamadır vs., ama örneğin Onur Behramoğlu, şiiri “edebiyat değil başkaldırı sayar”. Şiirin ‘ne olduğuna’ dair sıkı bir saptamadır bu. Ben de; şiir sanat değildir, şair varoluşun eşiğinde ölümcül/gülümcül sıçramalar yaparak konuşur demiştim geçmişte. İnsanın verili olana karşı direnişini, isyanını dile getirir, ancak son elli yıldır giderek “çürümeyi, şizofrenik dünyaları anlatmanın aracısı” olmuştur. Şunu söylemeye çalışıyorum: Şiirde bir ‘durmayarak durma’, ‘burada kalmayarak burada kalma’ refleksi vardır ki böylece hep yenidir zaten, hiçbir zaman eskimez. Tabii şiirin dünya hakkında bir dünya, evren hakkında bir evren olduğunu da unutmadan, dünyanın ya da evrenin kendi kendine attığı bir isyan çığlığı, bir sesleniş, bir çağrı olduğunu söylemek de mümkün. En azından iktidar aygıtına, baskıya, zulme karşı bir ‘pahalıya mal olma makinesi’dir. Şimdi anlıyor musunuz, yukarıda tarif ettiğimiz bağlamda, şiiri neden sevmediklerini ve sloganlardan korktuklarını. Öyledir, Osman Çutsay’ın vurguladığı gibi “eski bir çaresizliği yineliyor ve karşıdevrimci bir arka planı” olduğu için sloganlardan da ödü kopar bu iktidar aygıtı ve onun memuru ‘çürütücü’ ve ‘yıkıcı’ tayfanın, mahzuru yok, kopsun: Şiir vardır, iyi ki, başka dünyalara inanalım diye.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Sabit ya da süreksiz akıl var olanı, eskiyi, verili olanı abartır, etrafımız bunlarla doludur, hangi şairin altını kaldırsak bir katılık vardır, eskiye övgü; sanat, sanat içindir kandırmacılığı, iç dökme histerisi… İlerici/ilerlemeci bakış ise var olanı, eskiyi “önemine indirir”: Geçmiş, geçmişte kalmıştır. Bu yüzden bunların yeni bir yol açamayacağı, hayata yön veremeyeceği kesin! Şöyle bir bakıldığında bile, özellikle de 80’den sonra, birkaç istisna dışında, Türk şiirinin ka’ale, çerçeveye alınabilecek bir isim çıkarmadığı, çıkaramadığı hemen görülecektir. Baskıcı, zorba sistemin son zamanlarda herhangi bir şairi tehdit olarak görüp ciddiye aldığını bilen, gören, işiten var mı? Yoktur. Çünkü direnen, insanın alçalışına karşı koyan, bu ‘satha’ yayılan bir şair yok. Şiirin, başlı başına, bütün olarak bir “reddiye” olduğunu unutmuş görünüyor şairler. İmgeveleyip duruyorlar işte. Sözüm ona sanat yapıyor ‘iç’lerini döküyorlar. Sanki bir ‘iç’leri varmış, sanki ortada bir ‘iç’ kalmış gibi Bu yüzden, herhangi bir tehdit, yani şiir içermediklerinden kimsenin umurunda bile değiller.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Yeni dedikleri Türkiye</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Türkiye, doğrudur, “yeni” Türkiye’dir, ancak burada “yeni” sözcüğü sizi yanıltmamalı. Türkiye, ilerlemeci, ileri bir çerçeveye girmemiş, aksine eskisinden daha köhne ve geri bir yapıya sokulmuştur. Gericiliğin tersyüz edilerek “yeni” diye yutturulmaya çalışıldığından söz ediyorum. Yarım asırdır verilen narkoz altında (milliyetçilik, dincilik, liberalizm, demokrasi), Türkiye’nin, gericiliğe, gerilemeye direnmesi gereken iç organlarının değiştirilmesinden&#8230; Olan budur, “1923 İlerlemeci Projesi”ni, bu dinamiği ölümcül/gülümcül sıçramalara uğratarak hakikaten “yeni” süreçlere taşıyabilecek hayati organlar hemen hemen ortadan kaldırılmış, “yeni” Türkiye görüntüsü altında gerici bir bakış ve estetik aşama aşama bünyeye aşılanmıştır. Apolitik diyorlar ya, Osman Çutsay’dan hareketle söyleyecek olursam, tam tersine ben bu zihniyeti, dolayısıyla da yazılan şiiri, yapılan edebiyatı tepeden tırnağa politik buluyorum. Tam da bu yüzdendir bugün yaşadığımız tepkisizlik. Bu tepkisizliği, ‘şiirsizlik’ diye de okuyabiliriz. Diyeceğim, yazılan şiirin herhangi bir direniş göstermemesine birileri şaşıradursun bizim için sürpriz değildir. Hani soruyor ya Brecht, “Demeyecekler: Karanlıktı o sıralarda günler, geceler/ Ama diyecekler: Bu ülkenin şairleri neden sessizdiler?” diye, işte yapılan operasyondan dolayıdır; ilahi Brecht!.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>İhanete ve alçaklığa methiye</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Sahi direnmek neydi, nasıl bir şeydi? Bilen var mı acaba? Sanmıyorum.</p>



<p class="has-medium-font-size">Osman Çutsay, kitabında, “1923 Projesi”nin, “1917 Ekim Devrimi”nin ebeliğinde doğmuş ilerici bir hamle olduğunu sık sık vurgular. İşte bu “1923 Projesi” Türkiye’den çıkmıştır Orhan Pamuk. Yalçın Küçük’ten menevişlenerek bir çeşit Milan Kundera sayabiliriz kendisini. Öyledir, Yalçın Küçük’ün üstüne basa basa vurguladığı gibi, bir Milan Kundera çıktı, sosyalist bir ülkeden zuhur etmişti, ihanete ve alçalmaya methiye düzüyordu, ödüle boğdular, tabii Nobel için de sıraya koydular ve Türkiye’de yayınladılar. İşte bizim Orhan Pamuk da ‘asıl olan sanattır’ vs kıvırtmacılığı içinde gericiliğe, “ihanete ve alçalmaya methiye düzecek” ve Nobel ödülünü alacaktır. Böylece “Yeni” Türkiye’ye iyice girmiş olduk. “Başkaldıran İnsan”ı, “hayır” demeyi unutmuş, emperyalizmin, neoliberalizmin, demokrasiciliğin önlerine koyduğu yemeği bir köpek sadakati ve iştahıyla yiyen “ilerici”lerden söz ediyoruz. Var olana, onun iktidarına yapışıp kalmışlardır. Bu yüzden yapış yapışlar ve tazeliği, diriliği, yeniliği olmayan bir bakışları var hayata karşı. Dolayısıyla da siyasete de, sanata da, şiire de öyle bakıyorlar. Ancak, yalnızca ‘tiksinti’ veriyorlar.&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Bünyeye musallat olmuş bu ‘çürütücü’ tayfayı her yerde görebilirsiniz. Onlardan uzak durayım, ne haltları varsa görsünler diyemeyeceğimiz, yaşamın rezil ve kepaze bir hayatta kalma, survivor, şovuna indirgendiği bir uzay-zaman diliminde yaşıyoruz. Yok, yaşamaktan korkuyor, öylece beklemeyi, (“<em>bütün bekleme salonları dinamitlenmeli”)</em>, yaşamak sanıyor bunlar. Etrafımız, derdi ‘yaşamamak’ ve yaşamı, yaşamak isteyeni çürütmek, cezalandırmak olan, alçalmaya, ihanete ve hainliğe acayip düşkün bir güruhla çevrili. Tabii, bunların yaptıklarına siyaset ya da sanat ya da edebiyat diyemiyoruz. Hele hele, şiir hiç. Bu yüzden, bu yazı çürümeye, alçalmaya, gerilemeye karşı bir savaş yazısıdır da. Çünkü çürük, ‘alçak’ ve geri ve bunu etraflarına bulaştırma işindedirler. Bundan başka bir işlerinin olmadığını görüp yaşadık. Bilinen bir şeydir; çürük, çürük olmayan yerlere hızlıca bulaşır. Tam da bu yüzden Türkiye’deki çürümenin hızına hiç şaşırmıyoruz. Türkiye, Osman Çutsay’ın da ısrarla belirttiği üzere, <em>baştan değil her yerinden, neredeyse bütün olarak kokmaktadır</em>.</p>



<p class="has-medium-font-size">Ancak, her şeye rağmen, bu çöplüğe, bu çöle, bu enkaza rağmen, Raoul Vaneigem’in LE RETOUR DE LA COLONNE DURUTTI (DURRUTİ KOLUNUN DÖNÜŞÜ) adlı çizgi romanda söylediği gibi “Bugünkü sefaletin yanında veya karşısında, tarihi elinizden alarak sizi yaşamaktan alıkoyan gücün yanında veya karşısında olmak” bağlamında, yıkımı yıkmak üzere, hakikaten yeni, sol bir Türkiye için -Osman Çutsay, “Ya sol Türkiye, ya yok Türkiye!” diyordu- önümüzdeki günlerde, yakında, az sonra İLERİCİ/İLERLEMECİ/DEVRİMCİ KOLUN DÖNÜŞÜ’nü hep birlikte yaşayıp göreceğiz.</p>



<p class="has-medium-font-size">Bu yağmur dinmez abi! </p>



<p class="has-medium-font-size">Çünkü; bu bir başkaldırı, bu bir döl, bu bir ısrar / ıtır ve hayatı müdafaa kokan. </p>



<p class="has-medium-font-size">Kaynakça:&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">1- Cumhuriyet’e Karşı Küfür Romanları, Yalçın Küçük, Mızrak Yayınları, İstanbul, 2011.</p>



<p class="has-medium-font-size">2- Öfke &#8211; Türk Çürümesinde Sanatın Rolü, Osman Çutsay, Beyaz Baykuş Yayınları, İstanbul 2015.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Gel öpem seni yeni bir dilsen, Üvercinka, Temmuz 2015, Sayı 9.</strong></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/">Gel öpem seni yeni bir dilsen</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/gel-opem-seni-yeni-bir-dilsen-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4408</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019  SAYI 48 &#8211; NÂZIM HİKMET VE YALÇIN KÜÇÜK &#8211; OSMAN ÇUTSAY</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/09/25/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk-osman-cutsay/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/09/25/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk-osman-cutsay/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Sep 2019 11:08:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi yaz 2019]]></category>
		<category><![CDATA[ekdergi]]></category>
		<category><![CDATA[Nazım Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Küçük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3298</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Buradaki sorumuz şu: Yaşadığı zamanı aşan kaç yazarımız var? Daraltarak yineleyelim, 21’inci yüzyılda olduğumuzu unutmadan: Henüz başlarında sayılırız 21’incisinin, tamam, ama 20’nci yüzyılı aşabilmiş kaç yazarımız var? Kendisine kalanı, hazır bulduğunu yani, darmadağın eden ve kendisinden sonrasını da damgalayabilen kaç düşünürümüz, yazarımız var? İlk bakışta “İşte o!” diyebileceğimiz kadar özgün ve etkili kaç yazarımız var? [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/25/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk-osman-cutsay/">Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019  SAYI 48 &#8211; NÂZIM HİKMET VE YALÇIN KÜÇÜK &#8211; OSMAN ÇUTSAY</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/osman-c387utsay.png?w=776" alt="" class="wp-image-3299" /></figure>



<figure class="wp-block-embed is-type-wp-embed"><div class="wp-block-embed__wrapper">
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="AcDVU1r4RR"><a href="https://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/">Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük</a></blockquote><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük&#8221; &#8212; Ek Dergi" src="https://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/embed/#?secret=AcDVU1r4RR" data-secret="AcDVU1r4RR" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe>
</div></figure>



<p></p>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>&#8220;Buradaki sorumuz şu: Yaşadığı zamanı aşan kaç yazarımız var? Daraltarak yineleyelim, 21’inci yüzyılda olduğumuzu unutmadan: Henüz başlarında sayılırız 21’incisinin, tamam, ama 20’nci yüzyılı aşabilmiş kaç yazarımız var? Kendisine kalanı, hazır bulduğunu yani, darmadağın eden ve kendisinden sonrasını da damgalayabilen kaç düşünürümüz, yazarımız var? İlk bakışta “İşte o!” diyebileceğimiz kadar özgün ve etkili kaç yazarımız var? Kaç aydınımız? <br></p><p>İki. </p><p>Biri geçen yüzyıla bir bıçak gibi girmişti ve hâlâ rüzgârını hissediyoruz. Eskitilemiyor. Diğeri, Türkçeden, yüzyılın son çeyreğinde bir bıçak gibi çıkmıştı ve hâlâ aramızda; rüzgârı yüzümüzde, sırtımızda. <br></p><p>İki genç devrimci bunlar, iki yazı ustası. Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük, Türkçenin yazı dünyasında, geçen yüzyıldan bu yüzyıla etkisi derinleşerek süren iki benzersiz müdahaledir. İki doruk. Başkalarıyla karıştırılamayacak kadar özgün ve ileri zamanlar üzerinde de etkili.&#8221;  </p></blockquote>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/25/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk-osman-cutsay/">Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019  SAYI 48 &#8211; NÂZIM HİKMET VE YALÇIN KÜÇÜK &#8211; OSMAN ÇUTSAY</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/09/25/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk-osman-cutsay/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3298</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Bir korku jeneratörü: Erdal Öz ve estetize ettiği siyaset   OSMAN ÇUTSAY</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/bir-korku-jeneratoru-erdal-oz-ve-estetize-ettigi-siyaset-osman-cutsay/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/bir-korku-jeneratoru-erdal-oz-ve-estetize-ettigi-siyaset-osman-cutsay/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 May 2019 10:15:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[erdal öz]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=1951</guid>

					<description><![CDATA[<p>Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47 http://ulueraydogdu.com/denizsuyukasesi/ Bir korku jeneratörü: Erdal Öz ve estetize ettiği siyaset OSMAN ÇUTSAY Kendisinin veya sevenlerinin iddialarının tersine, Erdal Öz, kitaplarıyla işkencenin, kötülüğün, geriliğin artık hep iktidar kalacağı korkusunu yerleştirdi. 12 Eylül faşist generallerinin örtülü İslamcı darbesinden 2002 sonundaki açık İslamcı darbeye (AKP) geçişte, cumhuriyetin zaten güdük tüm kazanımlarının kazınmasında, liberal [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/bir-korku-jeneratoru-erdal-oz-ve-estetize-ettigi-siyaset-osman-cutsay/">Bir korku jeneratörü: Erdal Öz ve estetize ettiği siyaset   OSMAN ÇUTSAY</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image is-resized"><img fetchpriority="high" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/denizsuyukc3a2sesi-kapak.png?w=702" alt="" class="wp-image-1656" width="351" height="512" /></figure>



<p class="has-text-color has-medium-font-size has-luminous-vivid-amber-color"><strong>Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47</strong></p>



<p style="background-color:#d09a27;" class="has-text-color has-background has-vivid-cyan-blue-color"><strong>http://ulueraydogdu.com/denizsuyukasesi/</strong></p>



<h4 class="wp-block-heading" style="text-align:left;"> <br>Bir korku jeneratörü: Erdal Öz ve estetize ettiği siyaset </h4>



<h4 class="wp-block-heading" style="text-align:left;">OSMAN ÇUTSAY</h4>



<blockquote class="wp-block-quote is-style-large is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><br>Kendisinin veya sevenlerinin iddialarının tersine, Erdal Öz, kitaplarıyla işkencenin, kötülüğün, geriliğin artık hep iktidar kalacağı korkusunu yerleştirdi. 12 Eylül faşist generallerinin örtülü İslamcı darbesinden 2002 sonundaki açık İslamcı darbeye (AKP) geçişte, cumhuriyetin zaten güdük tüm kazanımlarının kazınmasında, liberal satıcıların solu silip süpürebilmesinde, bu korku jeneratörünün payı büyüktür.  </p></blockquote>



<p></p>



<p> Düşüncelerimizi yinelemiyoruz, fakat bir biçimde gözden geçiriyoruz ve zamanın kemirici hazzına karşı direnip direnemediklerini test etmeye çalışıyoruz. Bir başka deyişle, geçmiş zamanı ve kahramanlarını sürekli masaya yatırıyoruz. Etkisiz kalmıyorlar çünkü. Şimdiki zamana baktıkça, içinde atan kökdamarları görebiliyoruz. Bugünden geçmişe bakabildiğimiz için. İlericilik, bugünü öne çeker ve hep bugünden geçmişe bakar; geçmişi bugünden hareketle açıklamaya çalışır. Geçmişten hareketle ve geçmişle bugünü açıklamaya kalkmak, en büyük gericiliktir. Geçmişin üzerindeki örtüyü ancak bugünden hareketle kaldırabiliriz. Geçmiş veya tarih, bugündeki devrimci gelişmelerin üzerine sadece ölü toprağı atabilir veya ölüm yorganı serer.  </p>



<p>Yine öyle bakalım ve
soralım: 70’lileri, yani 1960’lardaki muhteşem devrimci yükselişin ardından
gelip bütün bir 1970’li yılları dolduran genç devrimcileri en çok hangi kitap
veya kitaplar damgalamış olabilir? 12 Mart’ın hemen ertesinde, herhalde önce
“Yaralısın” kitabı. Erdal Öz gibi, devrimciliğe bulaşmış, ama yaşadığı
baskılardan çok ürkmüş bir kurgu ustasının elinden/beyninden çıkmıştı. Etkisi
inanılmaz boyutlarda oldu. Yaratıcısının bile farkına varamadığı bir etkiydi
bu. Sonraki zamanın iyi para kazanan yayıncısı (“Can Yayınları”), iyi de bir
yazar olduğu için, devrimcilere belki ihanet etmeyi değil, ama o ihanetlerin
kapısını ardına kadar açan kolaycılıkları, korkmaları ve sinmeleri, bırakıp
kaçmaları telkin eden “işiyle” edebiyatımıza kolay girdi ve çok etkili oldu. </p>



<p>Bunu isteyerek yapmamıştır herhalde. “İyimser bir duvarcıyız” ya, hadi öyle diyelim ve elimizden bir tuğla daha düşürelim: “a” dergisinden yetişmiş gerçekten iyi bir yazardı, kurgu nedir biliyordu, ama devrim için kavga etmenin pek bir getirisi olmadığını gördüğü anda, deneyimlerini paraya çevirebileceğini anladı. Yayıncılıkta “başarı” kazandı. Kirli bir başarıdır bu. </p>



<p style="color:#090909;" class="has-text-color has-medium-font-size"><strong>EDEBİ BAŞARI VE GERİCİLİK</strong>  </p>



<p>Daha çok, bir öykü ustasıydı Erdal Öz ve hapisliğini, içeride tanık olduğu işkenceleri yazıya dökmeye “Deniz Gezmiş Anlatıyor” ile devam etmişti. İşte bu kitabı galiba ilk yayınından 10 yıl kadar sonra tekrar kaleme aldı ve “Gülünün Solduğu Akşam”la müthiş bir satış yaptı. İyi para yaptı.  </p>



<p>Başka bir şey daha
yaptı: Bu kitaplarla devrimciliğe giren “bizim çocuklar”, 70’li yılların “o
şarabî eşkıyaları”, daha kavganın içindeyken bile korkmayı ve kaçmayı, bunun
için bahaneler uydurmayı, ama göstere göstere de ihanet etmeme tilkiliğini önce
Öz’den ve onun on binlerce (belki yüz binlerce) satan bu kitaplarından
öğrendiler. Oğlu Can Öz’e mi soralım, Yaralısın, Deniz Gezmiş Anlatıyor-Gülünün
Solduğu Akşam kitaplarının korsan baskılarıyla birlikte toplam kaç adet satıldığını?
Bir yanıt alabilir miyiz? </p>



<p>Aramızda bir ilişki
olabilir mi? Mümkün değil. </p>



<p>Kendimiz yapacağız bu kokuşmuş bataklıktan çıkış yolunu, bataklığın efendileri bize neden yardım etsinler? Peki&#8230;</p>



<p>O zaman daha açık
olsun: Devrimciler, Türk edebiyatında, Erdal Öz’ün tetiklediği bu etkiyi
göğüsleyebilecek bir canlanma yaratamadılar. Öz ve takipçileri, kafadarları, ki
biz bunlara Orhan Pamuk-Ahmet Altan “okulunu” rahatça dahil edebiliriz, 12
Eylül’le gelen büyük darbenin sol ve edebiyat içindeki silindirleri oldu.
Sonuçta, “Yaralısın” ve “Gülünün Solduğu Akşam” ile Ahmet Altan’ın “Sudaki İz”
iftiranamesi/itirafnamesi, daha doğrusu Yalçın Küçük Hocamızın
kavramlaştırmasıyla “Küfür Romanları”&nbsp;
arasında dolaysız bir devamlılık vardır. George Orwell gibi tepeden
tırnağa sosyalizm düşmanı bir gizli servis raportörünün sosyalizmi yıkma
hırsıyla yazdığı “1984”ün Erdal Öz’ün yayınevinden çıkması son derece
tutarlıdır. Önce veya sonra&#8230; Fark etmez. Çizgi, tutarlı&#8230; </p>



<p>Erdal Öz ve Can Yayınları, sonuçta bir fırtınanın/yağmanın temsilcisi ve bir tür “savaş zengini”dir. Edebi açıdan düzeysiz olduğunu kimse ileri süremez. Ama temeli kurgulamak ve sorgulamak zorundayız. Bu “başarının” altında yatan nedenleri soruşturmak zorundayız. Korkunun yarattığı katma değerden, daha doğrusu “korku artıkdeğerinden” türemiş bir savaş zenginini mercek altına almak, çağdaş ve devrimci bir eleştirinin herhalde ilk işlerinden biridir. </p>



<p>Her durumda, Erdal Öz, bir korku jeneratörüydü. Attığı o korku tohumlarını besleyerek, geliştirerek, “estetikleştirerek” kendine bir yaşam alanı açıyordu. Faşizan bir şey yapıyordu. Trajik olan, bu alanın Türkiye ilericiliği içinde açılmış ve çok sevilmiş olmasıydı. Gerçi bu, tarihsel doğrultunun dışında bir sapma da değildi. Hep böyle olmuştur çünkü. Biz, Walter Benjamin’den beri çok yineleriz: Faşizm, siyaseti estetize etmek için çaba harcar, komünistler ise estetiği siyasallaştırma çabası içindedir. Öz’ün üretip yaydığı korku, solun veya komünistlerin bu alandaki çabalarını, estetiği siyasallaştırma hırsını bir anda hiçleştiren bir katkı maddesiydi. Kapitalist siyaseti, faşist şiddeti kendince estetize etmeye çalışıyordu.&nbsp;  </p>



<p> Modern zamanlar Türk edebiyatındaki en etkili bir korku üretim ve dağıtım merkezi, daha doğrusu “korku pazarlama merkezi”, Erdal Öz ile doğmuş sayılmalıdır. 12 Eylül sonrasındaki verimli karşıdevrim toprağında böyle bir korku yazısının son derece verimli bir yatırıma dönüşmüş olması, kimseyi şaşırtmamalıdır. Öz’ün, iyi yazarlığı bu etkiyi genç kuşakların aklına derinlemesine işledi. 1980 yılında 17-22 yaş arası gençler, bu “Öz kitaplar” sayesinde işkencelere ve baskılara direnip iyiliğin iktidarını mutlaka kuracakları coşkusuyla değil, tersine, her an ağır işkencelerin altında çözülecekleri ya da faşist bir katilin kurbanı olacakları korkusuyla yaşamayı öğrendiler. Asla kazanamayacaklarına inandılar. Sermaye demokrasisine ve onun emperyal edebiyatına sığınmanın gerekçelerini buldular. Kaytarmayı, sinmeyi, gelişkin edebiyat oyunlarında toplumsal yükümlülüklerden tümüyle sıyrılma “tilkiliğini” öğrendiler&#8230;  </p>



<p style="color:#090909;text-align:left;" class="has-text-color has-medium-font-size"> <br><strong>KÖTÜLÜK, YENİLEMEZ!</strong> </p>



<p>Kendisinin veya sevenlerinin iddialarının tersine, Erdal Öz, kitaplarıyla işkencenin, kötülüğün, geriliğin artık hep iktidar kalacağı korkusunu yerleştirdi. 12 Eylül faşist generallerinin örtülü İslamcı darbesinden 2002 sonundaki açık İslamcı darbeye (AKP) geçişte, cumhuriyetin zaten güdük tüm kazanımlarının kazınmasında, liberal satıcıların solu silip süpürebilmesinde, bu korku jeneratörünün payı büyüktür. </p>



<p>Dikkat: Kötü değil, iyi bir yazardan söz ediyoruz. Yazının hakkını veren bir yazardan. Ama gerici bir yazardan.  </p>



<p>Bütün bunların, Can Yayınları’nın yeniden pazarlamaya kalktığı “1984” ile bağlantılı bir yanı var. Orwell’ın hastalıklı sosyalizm düşmanlığını içeren “Hayvan Çiftliği” ile Arthur Koestler’in Almanca yazdığı ama önce İngilizce basılan ve orijinali kaybolan, sonunda önceki yıl tesadüfen İsviçre’de bulunarak ilk kez geçen yıl o kaleme alındığı haliyle Almanya’da basılabilen, bizde ise İngilizceden “Gün Ortasında Karanlık” adıyla çevrilen ünlü romanı arasındaki devamlılık gibi, bir usta ve çırak ilişkisi bu. Koestler, Orwell’ın ustasıydı.&nbsp;</p>



<p><br>Türkiye çoktandır gürültüyle çöken bir korku imparatorluğu ise, bunu, sadece darbeci faşist generaller veya sandıktan çıkmış islamofaşistlerin marifeti sayamayız. Onlara bu bereketli toprakları Erdal Öz ve kafadarları (“Belge’li Birikim Gericiliği”) hazırlamıştı. Bu korku imparatorluğunu mümkün kılmak için, devrimci yükseliş yıllarında devrimci genç kuşakların aklına böyle metinlerle girmek de gerekmişti. Başarısız bir operasyon olduğunu nasıl iddia edebiliriz ki? Mal, ortada. Türkiye bitmiş durumda. Edebiyatı ise kendisinden söz etmeyi bile gerektirmiyor, eğer tek tük çoban ateşlerini göz ardı edersek. En acısı: Kendi yarattığı islamofaşist barbarlığın kurbanıdır diye, Ahmet Altan gibi bir karşıdevrimci, örnek olsun, çöküşünün 30’uncu yılında da Alman Demokratik Cumhuriyeti’ni yüksek tutan Alman komünistlerinin üç ayda bir çıkardığı etkili “karşıkültür” dergisi “Melodie und Rhythmus / Magazin für Gegenkultur”da övgüye boğulabiliyor.   </p>



<p><br>Erdal Öz, kendisini solcu sanarak/satarak öldü. Yarattığı büyük tahribatın hiç farkına varmadığı anlaşılıyor. Ama asıl acı olan, devrimci edebiyatçıların bu tahribatı çözümlemekten çok uzak durmasıdır. “Yaralısın”, “Kanayan” ve “Gülünün Solduğu Akşam”, gerici Türk edebiyatının en etkili kitapları arasına sokulmadıysa eğer, bunda Türkiye devrimcilerinin Öz’ün simgelediği ve AKP’ye iktidar yolunu açan liberal sürüye esaretinin büyük payı vardır. Buraya, bu gerçekten yetenekli adamın beslediği iklime direnemediler.</p>



<p><br>Cumhuriyeti ve cumhuriyet döneminin ilerici edebiyat yataklarını faşistlerin ve islamcıların değil, solun içine işlemiş böyle korku jeneratörlerinin, öncelikle de Erdal Öz okulunun torpillediğini söylemek, geçmişin “köy gerçekçiliğine” kapılanmak anlamına gelmiyor. Metin yazarlığını ciddiye alan, Türkçeyi ve kurguyu hakkıyla kullanabilen böyle “solcu dostların”, solu ve cumhuriyeti yerle bir ettiğini söylemek, bir iş planı kurmak demektir. Bu, yapılamadı. Gecikmiş bir itiraf da olsa, böyle. </p>



<p>  <br>Demek, şimdi hâlâ çok genç Hüseyin Cevahir’in 1968’de kaleme aldığı ve “Yeni Eylem” dergisinin birinci sayısında yayımladığı “Kalın Çizgilerle Edebiyatımızın Dünü” yazısına bakarak bu mesele üzerinde düşünmek gerekecek. Yarım asır sonra. Yaparız herhalde.  </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/osman-c387utsay-c396fke-1.jpg?w=386" alt="" class="wp-image-1772" width="328" height="465" /></figure></div>


<p><!--StartFragment--></p>
<p><!--EndFragment--></p>
<p><!--EndFragment--></p><p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/bir-korku-jeneratoru-erdal-oz-ve-estetize-ettigi-siyaset-osman-cutsay/">Bir korku jeneratörü: Erdal Öz ve estetize ettiği siyaset   OSMAN ÇUTSAY</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/bir-korku-jeneratoru-erdal-oz-ve-estetize-ettigi-siyaset-osman-cutsay/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1951</post-id>	</item>
		<item>
		<title>‘Doğru kuşlar yanlış uçmaz!’</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Apr 2019 19:59:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Bilinç Gezintisi]]></category>
		<category><![CDATA[Çıkış]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[doğru kuşlar]]></category>
		<category><![CDATA[osman çutsay]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[sol kitap]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[yeryüzü yeniği]]></category>
		<category><![CDATA[Zımba Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=1626</guid>

					<description><![CDATA[<p>soL Kitap, 14 Ağustos 2013, Çarşamba Uluer Aydoğdu&#8217;nun gerçeklikle üstgerçeklik arasındaki şaşırtıcı yolculuğu * Hani deniyor ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye, ama eskinin bilgileriyle, duygularıyla hareket ediyorlar. Böylece yeni, dünyanın en eski durumu, yürürlüğe girmiyor. Ah, evet, dünya durmayarak duran bir şey, alın size devrimcilik! Görüşme: OSMAN ÇUTSAY &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- Yeni kitabı &#8220;Yeryüzü [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/">‘Doğru kuşlar yanlış uçmaz!’</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>soL Kitap, 14 Ağustos 2013, Çarşamba</p>



<figure class="wp-block-image is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/07/doc49fru-kuc59flar-yanlc4b1c59f-uc3a7maz-osman-c387utsay-sol-kitap-14-ac49fustos-2013.jpg?w=800" alt="" class="wp-image-2589" width="889" height="670" /></figure>



<p> Uluer Aydoğdu&#8217;nun gerçeklikle üstgerçeklik arasındaki şaşırtıcı yolculuğu<br> <br> * Hani deniyor ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye, ama eskinin bilgileriyle, duygularıyla hareket ediyorlar. Böylece yeni, dünyanın en eski durumu, yürürlüğe girmiyor. Ah, evet, dünya durmayarak duran bir şey, alın size devrimcilik!<br> <br> Görüşme:<br> OSMAN ÇUTSAY<br> &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br> <br> Yeni kitabı &#8220;Yeryüzü Yeniği&#8221; ile şaşırtıcı bir dünya kurgulamayı başaran Uluer Aydoğdu, Türkçenin geniş olanaklarını daha da genişleterek bir uyanış ve kopuş örgütlenebileceğine inananlardan. Türkçenin içinden &#8220;uyananlar arasındaki uçbeylerin kullandığı bir dil&#8221; çıkarmanın mümkün olduğunu, bu yeni dilin de özgürleşmenin hizmetine girebileceğini savunan Uluer Aydoğdu, son kitabı ve kafasındaki &#8220;asıl mesele&#8221; ile ilgili sorularımızı yanıtladı.</p>



<p><br> &#8211; Türk şiirine, gerçekten kendine özgü bir giriş bu kitabınız. Peki, Türk şiiri dediğimiz toplamın sizi bir “hüsn-ü kabul”le karşılayacağını düşünüyor musunuz? Daha doğrusu Türk şiiri bugün sizi taşır mı ve siz de bu şiiri taşımak istiyor musunuz? Asıl soru ise şu: Bu karşılıklı “hoşgörü” ile edebiyatı ve dış gerçekliği değiştirmek mümkün olabilir mi?<br> <br> ULUER AYDOĞDU &#8211; Türk şiiri ya da şiir, kendi anlam, değer ve kuralları olan bir organizma tıpkı sizin, benim ya da çiçekler ya da bir elöpen gibi. Öteden beri her yerde karşıma çıkan, görmezden gelemediğim ve giderek kanımın ısındığı ve zaman içinde uzun uzun sohbetlere giriştiğim birisi. İlk karşılaşmamız, yıllar yıllar önce T. S. Eliot’un, J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı adlı şiirinde “Cana kıymanın da, yaratmanın da zamanı gelecek“ dizesiyle oldu. İrkildiğimi anımsıyorum. İrkilmek ne ki, kurşun keskinliğindebu dize gelip alnımdan vurdu beni, abartmıyorum, oracığa yığılıp kaldım. Dize beynimde ilerlerken; keskinliğini, sıcaklığını, sivriliğini saplarken zihnime “yaladı köşesini bucağını” kalbimin. “Oyalandı bir süre” başka diyarlara inanayım diye kanat çırpan kalbimle. “Aldırmadı” beceriksizce çırpınışına koca bedenimin. Zamanı ve mekânı hızla geçip öylece, hülyalı atıldı genç dimağıma. Baktı, ayaklarını şiire sarkıtmış bir çocuktu sarstığı. Durmadı, cayır cayır aktı hücrelerime, “uyuyakaldı.” Sonra, zaman içinde şiire yakalandığımı anladım. Şiir kerimdir!<br> <br> İşte bu Türk şiiri ya da şiir kişisinin refakatinde yeryüzünün ve evrenin oyuncularıyla, kendi içimdeki bir sürü ben vasıtasıyla giriştiğim alışverişten (mübadele) derlediklerimden başka bir şey değil yazdıklarım. Bunların varoluşun eşiğinde -Gaston Bachelard’dan yola çıkarak, şiir sanat falan değildir, şair varoluşun eşiğinde konuşur- konuşma olduğunu düşünüyorum. Esas varlığı “oluş” olan bir sürecim ben tıpkı diğer “şeyler” gibi ve kendimi durmadan daha büyük bütünlere açıyorum. Şiir, o bütünlerden biri, ancak ölüsevici de değilim; şimdi yeni bir durumsa, bu yeni durumun bilgisi, duygusu, şiiri, aklı yeni olmak zorunda. Hani deniyor ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye, ama eskinin bilgileriyle, duygularıyla hareket ediyorlar. Böylece yeni, dünyanın en eski durumu, yürürlüğe girmiyor. Ah, evet, dünya durmayarak duran bir şey, alın size devrimcilik! Yoksa bir ısıl ölüm yaşayacağını biliyor dünya da, kâinat da. Yani kendinde, kendi kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça da var eden bir organizmanın bir parçası olarak buna karşı koymak mümkün değil, değişmezsem ölürüm. Bu yüzden başımızdaki en büyük belanın “süreksiz akıl” olduğunu düşünüyorum. Bir yere çakılmış ve “hareketsiz hareket ettirici” sanıyor kendini. İşte bu “süreksiz aklın” sürek avı sürüyor her yerde. Şiirde de. Oysa masallar her şeyi biliyor. Bu bilgi -tuhaf bir şekilde- kararsız kuantum dalgalanmalarının durumuyla örtüşüyor. Çünkü bu dalgalanmalar esnasında bir an görünüp sonra kaybolan parçacıklar ortaya çıkıyor, sanal parçacıklar. <br> <br> Şiir: Uçbeylerin konuştuğu öncü dil<br> <br> &#8211; Mevcut gerçekliği değiştirme iddianız ve hırsınız da var; şiirlerinizde hemen görüyoruz. Türkçe, işinizi kolaylaştırıyor mu veya işinizi zorlaştıran ne?<br> <br> ULUER AYDOĞDU &#8211; Bütün mesele “olmak ya da olmamak” değil bana göre, ‘oluşmak ya da oluşamamak’. Akıştan başka bir şey değiliz. “Eğer görebilen gözler olsaydı uyuklayan bir kayalığın dans eden kaos olduğunu görürdü” diyor Nietzsche, buradayım, buradan hareketle, bir şeyler oluşuyoruz (Kû), tam olarak var olduğumu söyleyemem, kimse söyleyemez çünkü zarlar yuvarlanıyor, aksi takdirde hile yapmış oluruz. Benim gerçeklik anlayışım böyle, faz geçişleri, “dönüşüm itkisi”, solacağı halde açan çiçeklerin kahramanlığı, belirsizlikler, yüzde yüz bir sabahın ya da bütün diye bir şeyin olamayacağı, “aydınlık sandığımız bilincimizin belki de bulanıklık olabileceği” ve bu yüzden “matlaşmamızın gerektiği”, ölümün ters dönmüş doğum olduğu… Sonuçta hayat, bir ölüm-kalım süreci olmaktan daha çok “bir olanaklar alanı, seçim yapmaya”, oluşmaya, burada kalmamaya bir davet. Bir “açık yapıt”.<br> <br> Böyle olunca “en büyük ölüm” diyebiliyor insan, çünkü başka doğum yok. Ya da doğum dışa ölmekse, ölüm içe doğmaktır.Dünyaya düşmek ise, ah, evet, ters dönmüş çıkmaktır ve insan hep eksiktir. Tamamlanmış ve eksik olmayan bir dünya arayışı da metafizik. Oysa “bütün gerçek olmayandır”. Şimdi buradaysak, bu, eksik oluşumuzdan, ama “olmak” kaygısı bizi gerçek olmayan bir şeyin peşine düşürmüş. Bu yüzden, oluşmaktan korktuğumuz için, büyüyemeyen çocuklar gibiyiz. Deleuze’e göre “insanların en korktuğu şey sele kapılmak”, yani varoluşa kapılmaktan korkuyoruz, oysa esas varlığımız o.<br> <br> Sağlıklıyken bir’dir insan, bir bütün, ama gerçek olmayan. Ancak bu durum geçicidir. Bir olan, doğal olarak biricik ve eşiz olduğundan, kendini gerçekleştirmek de diyebileceğimiz bir sürecin mağlubu olarak bozunuma uğrayıp yavaş yavaş ve hızlıca bu bir/bütün olma, yani gerçek olmama halinden uzaklaşır. Sembolik olarak söyleyecek olursak cennet/altın çağ/çocukluk biter, dünyaya atılırız. Daha biraz önce o gerçek olmayan bütüne sessiz sedasız hizmet eden süreçler uyanmıştır artık. Bu uyanış, kopuş da diyebiliriz buna, dili zorunlu yapar. Bu bağlamda, dile getirmek, “ağrı” ve yolunda gitmeyen süreçler arasında bir ilişki olabileceğini düşünmüşümdür hep: Kainatın Ağrıyan Yeri İnsan! Kabaca “ağrı” diye kaydığını koyduğum dilin aynı zamanda da bir uyanıklığın, bütünden kopuşun örgütlediği bir öngörülemez süreç (emergent) olduğunu söylemek mümkün. Şiir, işte uyananlar arasındaki uçbeylerin kullandığı öncü bir dildir.<br> <br> Örneğin Ece Ayhan, Türkçede müthiş bir ‘yabancılık’ icat etmiştir. Dil, hiçbir zaman homojen bir sahada hareket etmez. Kekeleyen bir şiir oluşmak, işte güç olan budur. “Tek dilde bile ikili olmamız gerekir, kendi dilimizde bile ergin olmayan bir dilimiz olmalı, kendi dilimizde azınlık bir dil yaratmalıyız. Çok dillilik, her biri kendi içinde bağdaşık (homojen) olan birçok sistemin sahip olduğu şey değildir; kaçış çizgisi veya değişim çizgisi bir sisteme bulaşır ve onun bağdaşık (homojen) olmasını önler.” İşte Cemal Süreya, San adlı şiirinde “Seni kucağıma alıyorum/Tarifsiz uzuyor bacakların” derken Türkçeden “bir başka dil çıkartır.” Proust’un dediği gibi “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır.” Hele bir uyanıp kalmaya görün, bir başka uçbeyi Nâzım’ın şiirlerinde Türkçe birdenbire ileriye sıçrar ve bu aynı zamanda da insanın geleceğe sıçramasıdır.<br> <br> Hayaller gerçeklerden daha zengin<br> <br> &#8211; Şiiriniz “yüzmeye hevesli şeyler olmasa suyun kaldırma kuvveti ne işe yarardı ki?” diye soruyor ve “doğru kuşlar yanlış uçmaz” diye de uyarıyor. Gerçekliğe şiirinizle müdahale ediyorsunuz. Bu sorularınıza ve müdahalenize nasıl yanıtlar aldınız?<br> <br> ULUER AYDOĞDU &#8211; İçiçelikten söz ediyorum, yüzmeye hevesli şeyler olmasa suyun kaldırma kuvveti ne işe yarardı ki ya da et izin vermese bıçağın halini düşünsenize, nicedir, örneğin, küf mantarları da yer içer, ürer ve ölür, insan da, düşündüm de insan ile küf mantarları arasındaki mesafe öyle çok uzak değildir, aynı sahanlıktayız ve aynı kalıbı paylaşıyoruz işte, yüklendiklerimizin aynı oluşu öznelerimizi önemsiz yapıyor, bu yüzden korkma diyorum kendi kendime, biz bizeyiz. Ancak herkes için aynı anda ideal bir durumun olacağını hayal edenleri de küçümsüyorum, çünkü av için ideal olan durum avcı için, avcı için olan av için ideal değildir, ama Manuel De Landa’nın da söylediği gibi “avcılar ile avlar arasındaki evrimci silahlanma yarışı”ndan başka bir şey değildir yaşam. Braudel, bu doğrultuda, teknolojinin, uygarlıkların gelişmesinde savunma ve saldırı düşüncesinin ne kadar başat olduğunu bütün çıplaklığıyla gösterir. Diyeceğim, av, avcının ters dönmüş halidir ve bu ters dönmeler sürekli yaşanır, bir de bakmışınız bugün eğrelti otu olanlar sizi kesmeye gelmiş yarın. Bu nedenle şu ya da bu olamayacak kadar çok şeyi ifade ediyoruz. Yani, ben satranç tahtasında yalnızca bir fil, bir at ya da vezir, şah ya da piyon olamayacak kadar çok şeyim ve bu bağlamda durumlar yaratarak hareket eden bir go oyuncusu ve taşı olduğumu düşünüyorum.<br> <br> Sonuçta, binlerce yıldır tehlikeli olduğunu bir türlü göremediğimiz “güvenlikte yaşama” dürtüsünün bizleri vasatlaştıran gramerini bozuma uğratan, yıldırımdan korkmayan çocukların pekiyi yürüyüşüdür yaşam. Bu farklı gramerde her şey; davranışlar, durumlar, anlam, değer ve kurallar, sözcükler… ucu açık, dağıtıcı termodinamik unsurlar olarak vardır. “Sayısız yüzü olan sayısız zarın” birbirleriyle çarpışmaları sonucunda beliren örüntüler, yapılanma ve oluşumlar mantıksız ya da ayakları yeryüzüne basmıyor gibi görünebilir, ama hayaller gerçeklerden daha zengindir. Bir kaçış çizgisi yapmaktan söz ediyorum; burada kalmamaktan&#8230; Zaten burada kalmamaya çağrılıyız hepimiz. Aha işte kalbimizde bekliyor uzay gemilerimiz.</p>


<ul class="wp-block-latest-posts__list wp-block-latest-posts"><li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2026/03/02/ah-4/">Şu ellerinin Hülya&#8217;ya dokunan yerleri yemyeşil</a></li>
<li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2026/02/21/nesenin-sicramasi/">Umbah, umbah</a></li>
<li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2026/02/20/has-r-nesriyat/">Haşır neşir (Haş-r/Neşriyat)</a></li>
<li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2026/01/14/dedim-abi/">Dedim abi</a></li>
<li><a class="wp-block-latest-posts__post-title" href="https://ulueraydogdu.com/2025/12/24/8941/">Gitmek, ters dönmüş gelmek</a></li>
</ul>


<p><br><br><br></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/">‘Doğru kuşlar yanlış uçmaz!’</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/04/25/uluer-aydogdunun-gerceklikle-ustgerceklik-arasindaki-sasirtici-yolculugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1626</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
