<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yazı arşivleri - Uluer Aydoğdu</title>
	<atom:link href="https://ulueraydogdu.com/etiket/yazi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ulueraydogdu.com/etiket/yazi/</link>
	<description>Kalbim, kaburgalarımın arasında minik bir gök cismi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 Oct 2021 20:44:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">183529364</site>	<item>
		<title>Pırrr, neden tek, biricik ve eşsiz şiirdir?</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2021/10/18/pirrr-neden-tek-biricik-ve-essiz-siirdir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Oct 2021 20:16:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[kaçış]]></category>
		<category><![CDATA[kadim]]></category>
		<category><![CDATA[Pırrr]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=5543</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ah, evet kadim bir ayettir / kalbi varsa yolun yürü git!</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2021/10/18/pirrr-neden-tek-biricik-ve-essiz-siirdir/">Pırrr, neden tek, biricik ve eşsiz şiirdir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="td-paragraph-padding-0">
<h1>https://www.gercekedebiyat.com/deneme/pirrr-neden-tek-biricik-ve-essiz-siirdir</h1>
<h6><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone wp-image-5476 " src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2021/09/mutlubaharlarevi3-e1634588366761.jpg" alt="" width="284" height="396" /></h6>
<h1><strong>Pırrr, neden tek, biricik ve eşsiz şiirdir? </strong></h1>
<h1><strong>-Durmayarak durduğumdur burada kalmayarak burada kaldığım</strong></h1>
<h6><strong>Uluer Aydoğdu</strong></h6>
<h6><strong>Mutlubaharlarevi, İzmir, Ağustos 2021</strong></h6>
</div>
<p>Bir sistemin, düzenin, gerçekliğin, dünyanın hep aynı kalmasını istemekte kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir politika vardır. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarını denetleyerek sistemin toplam enerji seviyesini hep belli bir seviyede tutmak, böylece sıçramaları engellemek; insanı kusurlu bir canlı olarak ‘toplum(sal) sözleşme”nin hemen başına kaydederek nizam vermek üzere uygarlık diye bir nizamiyeden geçirip evcil / esir düşürmek… Söyleyeyim, “bilim dışında ilerleme mittir”, hayali ve kurgusal şablondur, inşa hattıdır. İlerlemeye (ilkelden modernliğe, uygarlığa doğru) inandırılan insanın böylece yavaş yavaş ve hızlı hızlı kendini koruyacak içgüdülerinin köreltildiğini söylüyorum. Savunma mekanizmasının ortadan kaldırılmasının acımasız bir operasyon olduğunu. Toplu(m)salaklaştırıldığımızı… Bugün olmazsa, yarın, yarın olmazsa yakın bir zamanda, olmadı gelecekte her şey çok güzel olacaktır nasıl olsa. Ancak, kapalı sistemlerde, yani uçlu bucaklı dünyalarda tarihsel sonuçlar hep aynıdır. Ve kapalı sistemler öyle ya da böyle çöker. Denge, ölüm demektir çünkü. Kendini örgütlemekten vazgeçmek demektir aynı zamanda da. Kör ve uyurgezer olmaktan söz ediyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-5534 alignright" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2021/10/web-sitesi.jpg" alt="" width="446" height="792" /></p>
<p>Bir düşüncede, bir duyguda, bir durumda kalmak&#8230; Katılıklar, çürümeler, morluklar, eziklikler, suçluluklar oluşturma aygıtları, histeri ve nevroz üretme düzenekleri. Oysa varoluş, kendi kendine kendini yadsıma dinamiğidir; evet, evet bir yıkım süreci (cana kıyma) ve aynı zamanda da yaratım süreci. Şenlik, pervasızlık, isyan, boşalma. <em>Hem yapım hem yıkımdır varoluş / her an kendi şölenini kutlayıp / her an kendi yasını tutan</em>. Kâh ‘determinist kuşakları’ izler, kâh düşlerin gerçeklerden daha zengin olduğu ‘çatallanma eşikleri’ne varıp “ölümcül sıçramalar” yapar, kâh çizgisel olmayan kritik eşiklerde (çatallanmalar) faz değiştirip göçebeyken yerleşik, katı haldeyken buhar olup uçar gider. <em>Heyhat, imhayı bekliyorum ben. Timsahlarla zebralar da bir ırmağı bütünler zaten.</em>  Durmayarak, durur yani. Burada kalmayarak burada kalır.</p>
<h1><strong>Kaçış sanatı </strong></h1>
<p>Şiir, her şeyden önce kaçmaktan kendini alamayan devinimdir. Hep başka bir yerlidir bu yüzden şair, yaylanıp yaylanıp oklanan, oklanıp oklanıp yaylanan, yani gerilip büzülen ve o gerginliğe yerleşip kendini ileriye fırlatan ok-yay canlısı, belki de tırtılın tekidir, varoluş erbabı, her açılan kapının kendini bir yere kapattığını bilen Zerdüşt, şimdi-burada mevcut, var, yani hazır (hazırı isterseniz hızır olarak da okuyabilirsiniz, öyle ya “mevcudiyetten sürgünseniz”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>, yoksanız ne yapabilirsiniz) olan bir keşiş, pırrr… Pek mahir, pek hicazkâr bir kuştur cesaret. Ha, bi gayret!</p>
<p>Kaçış nedir? Olmak yerine oluş. Kimlik yerine ‘nelik’. Doğrunun, gerçeğin ne olduğu yerine neyin doğru, neyin gerçek olduğu… Kaçak oluşlar, nehir oluşlar, ot oluşlar, şiir oluşlar, kertenkele oluşlar, kartal, karınca oluşlar… Hepsi toz oluş’tur. Egemenliklerin, iktidarların arasından sıvışıvermek. Tonaliteden uzaklaşmak. Rüzgâr ya da dalgalanma ya da sürüklenme biçimleri. Varoluş, oluşlarla tanımlanan bir şey değil midir, en azından böylesi daha az hilelidir. Zarlar yuvarlanıyor çünkü, zarlar gelmedi. Şaire dayanıklılık veren “dönüşüm itkisi” ‘yeniyi’ kapıp çalmanın ilk ayetidir. Oluşmaktan başka bir varlığının olmadığına iman etmiş biridir şair.  Böylece, duvarların, kayalıkların içinden geçmeye yetenekli olunur. Durumlar yaratarak ilerlenir. İcabında mancınık, icabında kuş, icabında hışırtı… Verili anlam, değer ve kuralların çoktan birer soruya dönüşmesinden söz ediyorum.</p>
<h1><strong>Peki, yazmanın sonucu nedir?</strong></h1>
<p>Deleuze ve Parnet “Sonuç, yazmanın sonucu?” nedir diye sorarlar. Esas olarak yalnızca “ayırt edilmezlik-oluş vardır.” Sivrilmenin, öne çıkmanın, görünür olmanın ötesinde. Buraya birkaç satır / dize ekleyebilir miyim: <em>Buyurun bir de buradan </em><em>göğe bakalım</em><em> / flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden / hepimiz birlikte mutlu olabiliriz. </em>Devamla, “Oh hayır, bir yazar ‘tanınmış’, bilinen olmayı arzu edemez. Ayırt edilmez, en büyük hızın ve en büyük yavaşlığın ortak karakteri, yüzünü kaybetmek, duvarı delip geçmek veya aşmak, büyük bir sabır ile duvarı törpülemek; yazmanın bunlardan başka bir sonucu yoktur. Fitzgerald’ın gerçek kopuş diye adlandırdığı işte budur”. Başka bir söyleyişle gerçek kopuş “ölümcül sıçrama”dan başka bir şey değildir. Yoldan çıkmak diye de açıklayabiliyorum. Tam da burada durup biraz eşelenecek olursak Fitzgerald’ın “15 yıl önce Great Neck banliyösünün trenlerinde gördüğüm insanların aynısını hissediyorum: kara delik beyaz duvar sistemi olarak adlandırılabilecek bir sosyal sistem vardır. Daima baskın anlatımların beyaz duvarlarına iğnelenmişiz, biz daima öznelselliğimizin beyaz deliğine, her şeyden daha kıymetli benliğimizin kara deliğine saplanıp kalmışız. Bizim kimliğimizi veren ve kendimizi bize tanıtan nesnel belirlenmelerin hepsinin yazıldığı duvar; kendi bilincimizle, duygularımızla, ihtiraslarımızla, çok bilinen o küçük sınırlarımızla ve onları etrafa tanıtmaya çalışan isteklerimizle kendi kendimizi yerleştirdiğimiz delikler. Yüz, bu sistemin bir ürünü olsa da bu sosyal bir üretimdir: gözlerin kara deliği ile beyaz yanaklı geniş bir yüz. Toplumlarımız yüz yaratmak ihtiyacındadırlar”, diye seslendiğini duyarız. İşittik mi? İktidar aygıtı bize bir yüz inşa eder mi demek istiyor Fitzgerald? Kesinlikle. Yüzle beraber bir kişilik, bir karakter inşa edilir. Zihin bir kap gibidir zaten, neyle dolmuşsa, doldurulmuşsa sahneye, perdeye, bilince onu yansıtır. Tam da burada Arthur Clarke’a, “Childhood&#8217;s End”, esaslı bir selam çakarsak: Zihindar’ın sahneye, bilince iteleyip kakaladığı sözde Hükümdar’larız biz. Ancak ilave yapalım buraya: zihindar ve hükümdarın ötesinde ise bu ikiliği fark eden şuurdar oturur.</p>
<p>Öyleyse temelde kallavi bir tarih ve kallavi bir coğrafya baskısıyla birlikte anti-doğa kültürel dayatmaların ve anti-bütünsel (total) gelenek ve göreneklerin olduğu bir öbekleşme olan hayali ve kurgusal ben’leri nasıl bozmalı? Yani kapalı devreyi nasıl işlevsiz hale getirebiliriz? “Geriye, ezilmeden, çarpmadan duvarı nasıl geçmeli, dibinde dönüp durmak yerine, kara delikten nasıl çıkmalı, hangi parça kara delikten çıkmaya yarar? Sonunda artık sevmeye yetenekli olmak için aşkımızı bile nasıl kırabiliriz? Nasıl ayırt edilmez olmalı?” “Kertenkele kral” Jim Morrison, The Doors’da duvarların içinden geçer. “İnsanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum” diyordu Henry Miller, Sexus’ta: “Tekrar balık olabilmek”. Yerleşik benliğini en azından askıya alabilenler yapabilir bunu. Düz, doğrusal, çizgisel (linear) yoldan çıkanlar ilerleme, gelişme bandından çıkıp satha, ummana yayılır. Bütün yönler eşittir artık. Bütün gerçekler.  Asıl sorun açıklanması gereken “kirlenmiş akılken”, bu aklın varoluşu, insanı açıklıyor olmasıdır. İletişimden çok kibirli bir şekilde “bu şudur”, “şu budur”, “ölüm bu”, “hayat da şu” diye kibirli bir şekilde buyurup giderek zorbalaşan dili sorgulamanız gerekirken bu dille kendimizi sorguluyor olmamızdır. İmleyen icat oldu, yukarıda söylemiştik neyin doğru olduğu değil de doğrunun ne olduğu ortalığı kapladı. Ah, evet, “İmleyenlik ve yorumlama dünyadaki iki hastalıktır, despot ve papaz çiftidir.”</p>
<h1><strong>Şimdi yeni bir durumsa bu durumun bilgisi de, anlam, değer ve kuralları da, vicdanı da yeni olmalı</strong></h1>
<p>Varoluşu bir yerde, bir duyguda, bir düşüncede, bir türde kalmaktan esirgeyen ve bağışlayan durmayarak durmak itkisi olmasa dünya vasat bir yer olurdu. Hatta olmazdı. Muhafaza edeceğin bir şey yok, değişip dönüşmezsen yaşayacağın, yaşadığın ölümdür. Bilmem kaçıncı nesil bedenin bunu biliyor, ancak sorun tam da bu noktada üzerimize sıçrar. Fiziksel durumumuzla zihinsel durumumuz arasındaki çelişkiden bahsediyorum. Fiziksel gerçekliğe uymayan hayali ve kurgusal bir gerçekliğimiz, sistemimiz, dünyamız var. Aslında epeydir bir girdapta dönüp duruyoruz, bir ağda çırpınıp duruyoruz, bir kapanda debelenip duruyoruz. Girdapla akış arasında şiddetli bir gerilim var. Yani girdaptan kurtulmak pek de kolay değil. Ağdaki çırpınışlara da çoğunluk hayat diyor. Düşünsene deryadan çekilip ağa yakalanan balıkların çırpınışını, işte o çırpınışların da bir ömrü var, aha işte senin, benim ömür ya da hayat dediğimiz şey bu. Kırmızı çizgilerimiz, anlam, değer ve kurallarımız, vicdanımız kendimizi kapattığımız hapishanenin demir parmaklarından başka bir şey değil.</p>
<p>Ecinniler’in Krilov’u, “insan ölümden korkmadığı gün özgür olacak”, diyordu. Goethe’nin Faust’undaki Mefisto ise “Hep yadsıyan o ruhum ben! / Çünkü oluşan her şey,/ Yok olmayı hak eder”, diye ünler. Buralardan damıtılacak yeni söylemin, yeni bilginin, yeni anlam, değer ve kuralların, yeni vicdanın insanın kıstırılmışlığı, açmazlığı bağlamına sokulduğunda bir ‘açacak’ olacağını düşünüyorum ben. Çünkü ölüm korkusu bedenin değil bedene iliştirilmiş ben’in korkusudur. Çünkü doğum dışa ölmekse ölüm içe doğmaktır. Hatta <em>en büyük ölüm / başka doğum yok</em> diye de slogan atabiliriz. Kendi canına kıydıkça kendini yaratır evren. Kendi kendine, kendini işleten işletim sistemidir. Burada, <em>solacağı halde açan çiçekler kahramandır,</em> <em>beklerim gelecek güzel günleri, bekleyişim kahramandır</em>. Ancak, <em>bütün bekleme salonları da dinamitlenmeli, belki de bu, daha kahramanca, en kahramanca ve devrimcidir</em>.</p>
<p>Ah, evet <em>kadim bir ayettir / kalbi varsa yolun yürü git!</em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> John Zerzan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2021/10/18/pirrr-neden-tek-biricik-ve-essiz-siirdir/">Pırrr, neden tek, biricik ve eşsiz şiirdir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">5543</post-id><enclosure url="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2021/09/mutlubaharlarevi3-e1634588366761.jpg" length="20637" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2020/02/06/hayatin-topuzunu-yiyince-insan-dunyaya-gelmemis-olmayi-nasil-da-istiyor/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2020/02/06/hayatin-topuzunu-yiyince-insan-dunyaya-gelmemis-olmayi-nasil-da-istiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Feb 2020 16:30:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Theognis]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3899</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ortalığa dökülüyor sonra kaybolup gidiyoruz. Hepsi hepsi “Tabutta Röveşata!”. Derviş Zaim, ışık göndermiş. Aldım şiir ucuma, kalp ucuma koydum.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/02/06/hayatin-topuzunu-yiyince-insan-dunyaya-gelmemis-olmayi-nasil-da-istiyor/">Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-full"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2020/02/adsc4b1z1.jpg" alt="" class="wp-image-3902" /></figure>



<p class="has-text-color has-medium-font-size has-very-dark-gray-color"><strong>Ortalığa dökülüyor sonra kaybolup gidiyoruz. Hepsi hepsi “Tabutta Röveşata!”. Derviş Zaim, ışık göndermiş. Aldım şiir ucuma, kalp ucuma koydum.</strong></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/02/06/hayatin-topuzunu-yiyince-insan-dunyaya-gelmemis-olmayi-nasil-da-istiyor/">Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2020/02/06/hayatin-topuzunu-yiyince-insan-dunyaya-gelmemis-olmayi-nasil-da-istiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3899</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (III)</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-iii/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-iii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Dec 2019 13:42:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[1977 Nobel Kimya Ödülü]]></category>
		<category><![CDATA[big bang]]></category>
		<category><![CDATA[denge]]></category>
		<category><![CDATA[evcil düştük]]></category>
		<category><![CDATA[Ilya Prigogine]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[nietzsche]]></category>
		<category><![CDATA[sleepwalker]]></category>
		<category><![CDATA[Stephen Hawking]]></category>
		<category><![CDATA[T. S. Eliot]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[uyurgezer]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3731</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dengedeyken madde sleepwalker (uyurgezer)’dir Big Bang (Büyük Patlama), başlangıcın, tekilliğin, yani uzay-zaman eşsizliğinin (singularity) kanıtı sayılıyordu önceleri. Hatta, Stephen Hawking’in doktora tezi bu konudadır. Sonrasında ise bunun tam tersini düşünmeye başlayacak ve bu doğrultuda Stephen Hawking olacaktır. (http://aykiriakademi.com/dusunce-balonu/dusunce-balonu-gorus-analiz/herseyin-teorisi-burasi-sicrama-diyari-uluer-aydogdu) 1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine de “Big Bang’i, termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası” olarak kabul eder. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-iii/">Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (III)</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h4 class="wp-block-heading"><strong>Dengedeyken madde sleepwalker (uyurgezer)’dir</strong></h4>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p>Big Bang (Büyük Patlama), başlangıcın, tekilliğin, yani uzay-zaman eşsizliğinin (singularity) kanıtı sayılıyordu önceleri. Hatta, Stephen Hawking’in doktora tezi bu konudadır. Sonrasında ise bunun tam tersini düşünmeye başlayacak ve bu doğrultuda Stephen Hawking olacaktır. (<a href="http://aykiriakademi.com/dusunce-balonu/dusunce-balonu-gorus-analiz/herseyin-teorisi-burasi-sicrama-diyari-uluer-aydogdu">http://aykiriakademi.com/dusunce-balonu/dusunce-balonu-gorus-analiz/herseyin-teorisi-burasi-sicrama-diyari-uluer-aydogdu</a>)</p></blockquote>



<p class="has-medium-font-size">1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine de “Big Bang’i, termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası” olarak kabul eder. Burada biraz daha eşelenecek olursam: Big Bang (Büyük Patlama), baharı karşı konulmaz kılan bir enerji birikiminin ilk anlarda müthiş bir tazyikle boşalıp zamanla giderek azalan hızlarda yayılıp dağılmasıdır. Kışın ya da uykudayken biriken enerji baharda patlar, öyle değil mi? Ama anlaşılacağı üzere ortada patlayan bir şey yoktur, az önce de söylediğim gibi ilk anlardaki boşalma öyle tazyiklidir ki bu yüzden patlama denmiştir. Simetri kırılması, düzen bozulmasıdır olan. Denge, uzak dengeye doğru bükülmüştür. Uykudan birden bire fırlar ayağa kalkarsın. Aslında ölünün dirilmesidir bir anlamda da, ama daha çok batımı takip eden doğumdur. Nitekim, Nietzsche de, “eğer, duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük” diyerek dengenin aslında, aynı zamanda da uzak denge olduğunu söylemiştir. Düzen, mutlak bir düzen olmayıp için için ve dışın dışın kaostur da. Tersini düşünecek olursak, ah, evet azgın nehir de aynı zamanda düzenli ve dengede bir akıntıdır.</p>



<p class="has-medium-font-size">Ancak, “Dengedeyken madde kördür, çünkü zamanın oku yoktur”. İlya Prigogine, dengedeyken maddenin sleepwalker (uyurgezer) olduğunu özellikle vurgular ki bu durumu ‘var, ama yok, yok ama var’ şeklinde de ifade edebiliriz. Kapalı sistemlerin durumu tam da budur. İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiği için sistem var olan uyku ya da uyurgezerlik ve körlük durumunu sürdürme eğilimindedir. Bu yüzden, uygarlığımızın etos’unun, yani “kültürel değerler sistemi”nin tahmin edileceği üzere “eleştiriyi körelten” bir karakter taşımasına hiç şaşırmamak gerekir. Oysa ucu açık sistemlerde madde uyanık ve yakın/uzak çevresiyle dayanışmaya, işbirliğine, mübadeleye açıktır. Aynı zamanda da çevresindeki farklı değerler sistemine sahip olan ‘öbekleşmeleri’, ‘toplamları’ var olan düzene karşı bir tehdit olarak algılayıp görüldüğü yerde ezilmelidir sistematiği içinde değerlendirmez. Değerlendirmez çünkü uyanık olduğu için körlemesine, uyurgezer bir şekilde hareket etmez, tam tersine yeniliklerin, “ölümcül sıçramaların” tam da Marx’ın vurguladığı üzere ayrı anlam, değer ve kurallar dizinine sahip olanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan doğacağını bilir. Hiç kuşkusuz “yaratma cesaretidir” bu. Yaratmak için cana kıymak gerekir. Yerleşik, verili olanın canına kıymak sahayı, sahneyi boş, beyaz bir sayfa yapıp bilinci yaratmaya kışkırtacaktır. <em>Yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek / henüz zamanımız gelmedi</em> diyor şair<em> / </em>‘ilahi Eliot, daha ne zaman’ kabilesinden geliyorum ben.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-iii/">Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (III)</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-iii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3731</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (II)</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Dec 2019 13:35:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[batım]]></category>
		<category><![CDATA[Bin Yılın Öyküsü]]></category>
		<category><![CDATA[biogeography]]></category>
		<category><![CDATA[biyocoğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Çizgisel Olmayan Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Deleuze]]></category>
		<category><![CDATA[Eko Sistem]]></category>
		<category><![CDATA[Ian G. Simmons]]></category>
		<category><![CDATA[insanbiçimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[Metafor]]></category>
		<category><![CDATA[Riccardo Manzotti]]></category>
		<category><![CDATA[sele kapılmak]]></category>
		<category><![CDATA[Tim Parks]]></category>
		<category><![CDATA[tonalite]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<category><![CDATA[zihnin ucu bucağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3726</guid>

					<description><![CDATA[<p>Deleuze’e gidip sorarsak,&#160; insanların en korktukları şeyin sele kapılmak olduğunu söyleyecektir hemen. Varoluşa kapılmaktan ödümüz patlıyor ve kendimizi akıntıda görece daha az hareketli, yani sabit, aşınmaz gibi duran, görünen bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sert, katı bir düzenin ya da determinist bir hikayenin yanına, arkasına, içine atıyoruz. Sözüm ona kendimizi sağlam bir kazığa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/">Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-cover has-background-dim" style="background-image:url(&apos;https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/12/evcil-dc3bcc59fc3bcrc3bclc3bcc59fc3bcmc3bczc3bcn-zorba-tarihi.png&apos;);min-height:472px;aspect-ratio:unset;"><div class="wp-block-cover__inner-container is-layout-flow wp-block-cover-is-layout-flow">
<p class="has-large-font-size"><strong><em>Akıştan, akıntıdan kaçarken girdaba yakalanmak</em></strong></p>
</div></div>



<p class="has-medium-font-size">Deleuze’e gidip sorarsak,&nbsp; insanların en korktukları şeyin sele kapılmak olduğunu söyleyecektir hemen. Varoluşa kapılmaktan ödümüz patlıyor ve kendimizi akıntıda görece daha az hareketli, yani sabit, aşınmaz gibi duran, görünen bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sert, katı bir düzenin ya da determinist bir hikayenin yanına, arkasına, içine atıyoruz. Sözüm ona kendimizi sağlam bir kazığa bağlıyoruz ama kendimize, varoluşa sağlam bir kazık atmadığımız ne malum?&nbsp; Bir metafor değil bu, fiziksel bir şeyden söz ediyorum. Korktuğumuz için kaçtığımız bir kayanın arkası ya da yorulduğumuz için mola verdiğimiz bir çıkıntı… Varoluşu azgın bir nehre benzetebiliriz pekâlâ. İşte, Riccardo Manzotti ve Tim Parks (biri İtalyan filozof, öğretim görevlisi, psikolog, diğeri romancı, çevirmen ve öğretim görevlisi) <strong>Zihnin Ucu Bucağı</strong> adlı nefis kitaplarında azgın dağ nehirlerinde kanoyla akıntıda doludizgin giderken akıştan/akıntıdan kurtulmanın yolunu Parks, Manzotti’ye şöyle anlatıyor: “Her kayanın ya da nehir yatağındaki çıkıntının arkasında bir girdap oluyor. Su orada hapsolup döndükçe dönüyor. Girdabın içine girdiğinde akıntıdan kurtulmuş oluyorsun.” Hobaaa…&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Düşünelim: Birdenbire azgın bir nehirde sürüklenen, akıntıya kapılmış bir bedende buldun kendini. Bir kenarda dursun şimdilik bu, buraya hayat algımızla ilgili birkaç cümle kurmak istiyorum: Hayat mucizeymiş, kutsalmış, bize özgü benzersiz bir şeymiş, tamam, bunlarda bir gerçeklik payı var. Ancak, başka dünyalarda yaşam ortaya çıkarsa, hayatın hiç de bize özgü, benzersiz bir şey, yani kutsal ya da mucize olmadığı anlaşılacaktır, bir… Hatta başka, başka yerlerde de olduğu gözlenirse, hayat dediğimiz şey giderek sıradan, ucuz bir şeye dönüşecek, iki… Ve üzerimizdeki baskıyı, tonaliteyi kaldıracağından bu durum, “organik bir şovenizm” ve insanbiçimsel kibirle kundaklanmış buyurgan, zorba ve cahil uygarlığımızın, kısmen de olsa önünü açacaktır, üç…</p>



<p class="has-medium-font-size">Nerede kalmıştık, azgın nehirde, yani varoluşta, devamla…“Birçok bakımdan asıl önemli olan”ın, aslında “bu dolaşımın ortaya çıkmasına yol açtığı belli biçimler değil, dolaşımın kendisi” olduğunu da anlamamız gerekiyor. Dolaşım dediğimiz şey akış, akıntı, sel, varoluş… Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih (Bin Yılın Öyküsü)” adlı eşsiz kitabında Biyocoğrafyacı Ian G. Simmons üzerinden şunları söylüyor bu konuda: “Bir eko sistemde enerji ve mineral akışları, belli türdeki hayvanlar ya da bitkiler olarak tezahür eder (Ian, G. Simmons, Biogeography: Natural and Cultural (Londra: Edward Arnold, 1979), s. 79).” Öyleyse, çevremizde gördüğümüz her şey; bizler, börtü böcek, hayvanlar bu enerji, mineral akışının, akıntısının ürünü şeyler, nesneler, bedenlerdir ve “Bu anlamda organik bedenlerimiz, bu akışların geçici pıhtılaşmalarından başka bir şey değildir”. Yani, akışın, akıntının içindeki şeyler akıştan, akıntıdan ayrı, farklı birer şey olamaz. Bu, şuradan da belli: “Doğduğumuzda, bu akışın belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde yığınına dönüştürür.” Akıştan ayrı ve farklı bir şey olsalardı bu şeyler, nesneler, bedenler akışı nasıl yakalayacaklardı? Zaten görece olarak daha düzenli ve dengede bir akış ya da akıntıdan başka bir şey değil ki bu pıhtılaşmış şeyler, nesneler, bedenler. Azgın nehre göre daha az azgın, yani daha dengede ve düzenli şeylerden söz ediyoruz. Hatta, biraz daha ileri gidip doğum dediğimiz şeyin aslında dünyanın ya da eko sistemin daha küçük ölçekte kendi benzerini yaratması, dolayısıyla da kendi kendine kendini tekrarlamasıdır diye buraya yeni bir başlık açmak bile mümkün. Şeyler, nesneler, bedenler ise akışı, yani o deneyimi, o yaşantıyı mümkün kılan birer şey, birer nesne, birer beden.</p>



<p class="has-medium-font-size">Şunu söylemeye çalışıyorum: Denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, cennet ve cehennem, doğum ve batım (Doğumun karşıtı ölüm değil batımdır. Doğrusu, ölümün ne demek olduğunu ben bilmiyorum, bana daha çok nesnel, yani fiziksel olmayan hayali ve kurgusal bir gerçekliğin sayıklaması gibi geliyor. Kasvetli, ürkütücü bir şey. Hele bir batım demeye başlayın olsa olsa biraz hüzünlenirsiniz) birbirini dışarılıyor gibi görünen ama aslında birbirini buyur edip içine alan, bütünleyen mutlak, yani yüzde yüz olmayan iki hâlden başka bir şey değil varoluş sahanlığında. Eğer mutlak bir denge ya da düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/">Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3726</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (I)</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-i/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-i/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Dec 2019 13:23:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Aden]]></category>
		<category><![CDATA[akış]]></category>
		<category><![CDATA[becoming]]></category>
		<category><![CDATA[buyurgan]]></category>
		<category><![CDATA[cahil]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[dekadent]]></category>
		<category><![CDATA[evcil düştük]]></category>
		<category><![CDATA[flux]]></category>
		<category><![CDATA[hayat dolu]]></category>
		<category><![CDATA[Henry Miller]]></category>
		<category><![CDATA[insanbiçimsel]]></category>
		<category><![CDATA[John Zerzan]]></category>
		<category><![CDATA[kibirli]]></category>
		<category><![CDATA[kuarklar]]></category>
		<category><![CDATA[monolog]]></category>
		<category><![CDATA[Neolitik kalkışma]]></category>
		<category><![CDATA[Oluş]]></category>
		<category><![CDATA[sexus]]></category>
		<category><![CDATA[sine qua non]]></category>
		<category><![CDATA[süreksiz akıl]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<category><![CDATA[zorba]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3722</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evcil düşürülmektense / düşmektense yok olmayı göze alabilen Neandertaller’dir benim atalarım “Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı? Soru bu ve hayati… Hayati, çünkü “içeriden ve dışarıdan enerji akışlarının” engellendiği [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-i/">Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (I)</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/12/evcil-dc3bcc59fc3bcrc3bclc3bcc59fc3bcmc3bczc3bcn-zorba-tarihi.png?w=462" alt="" class="wp-image-3723" width="347" height="631" /></figure>



<h4 class="wp-block-heading"><strong>Evcil düşürülmektense / düşmektense yok olmayı göze alabilen Neandertaller’dir benim atalarım</strong></h4>



<p class="has-medium-font-size">“Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı?</p>



<p class="has-medium-font-size">Soru bu ve hayati… Hayati, çünkü “içeriden ve dışarıdan enerji akışlarının” engellendiği son derece kibirli, buyurgan, zorba, yani emperyalist ve aynı zamanda da cahil (cahil’i burada bütünden / dünyadan kopmak, bütüne yabancılaşmak anlamında kullanıyorum), başka bir söyleyişle de insanbiçimsel anlam, değer ve kurallarıyla (tipik bir monologdur) kapalı bir sisteme dönüştüğümüz artık kılavuz istemeyen bir köy. Doğrusu, nesnel gerçekliğe uymayan zihinsel bir yapılanmamız, gerçekliğimiz var. Tamam, yapılanmamız gerçek, ama hayali ve kurgusal.&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Çöküş, kapalı sistemlerin olmazsa olmaz (sine qua non) geleceğidir. Oysa çevremizde gördüğümüz her şey ucu açık bir evrenin ürünüdür. Örneğin, kendilerini an be an daha büyük bir bütün, yani ‘ben’ atomlara açan kutlu bir halktır kuarklar. Yalnızca kuarklar mı? Değil elbette. Atomlar, moleküllere, moleküller çevremizde gördüğümüz şeylere, çevremizde gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içimize çekip yediğimiz, içtiğimiz şeyler ise dünyaya açar kendilerini. Başka bir söyleyişle bütün bu şeyler, nesneler, bedenler dünya hakkında birer dünyadır.</p>



<p class="has-medium-font-size">Kapalı sistemler ancak laboratuarlarda olur. Kim bilir belki de deneye tutulduğumuz ya da kendimizi deneye tuttuğumuz bir laboratuardır dünya, olamaz mı? Ve imkân ve kabiliyetlerini tüketinceye kadar evirilen kapalı sistemler sandığımızdan çok daha hızlı ve hayal edilmesi imkânsız sonuçlarıyla birdenbire çökerler. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” diyordu, anımsayalım. Aha işte John Zerzan da “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi” dediği bu durumun, <em>iki milyar yıl Aden’de yaşadıktan sonra son on-on iki bin yıldır, Neolitik (Tarım) kalkışmasından bu yana, </em>özellikle şiddetini ve baskısını artırdığını sık sık vurgular<em>, </em>hürmetler<em>.</em></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-i/">Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (I)</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3722</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
