<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>denizsuyukâsesi arşivleri - Uluer Aydoğdu</title>
	<atom:link href="https://ulueraydogdu.com/etiket/denizsuyukasesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ulueraydogdu.com/etiket/denizsuyukasesi/</link>
	<description>Kalbim, kaburgalarımın arasında minik bir gök cismi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 31 Jan 2026 14:09:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.1</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">183529364</site>	<item>
		<title>Tarihte bugün: 1 Eylül 2021/2015/2014/</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2024 19:26:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[aforizma]]></category>
		<category><![CDATA[Anlatı-Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[günlük]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya'lı Kırlangıç Uşakları Sokağı]]></category>
		<category><![CDATA[Hülyal'lı Kızın Bahçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Yeryüzü Yeniği]]></category>
		<category><![CDATA[anılar]]></category>
		<category><![CDATA[Arif Damar]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Braudel]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kandahar]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[Ozi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=8179</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşamımı aşk bilirim.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/">Tarihte bugün: 1 Eylül 2021/2015/2014/</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayat harcama makinesidir Kû<br />
ah, ne güzel harcandım ben senin elinde!</p>
<p>1 Eylül 2021</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Biçimler, düşünceler, yapılar belirir kaybolur, kaybolur belirir. Şartlar durmadan değişir: “Yahu bu da geçer”… Burada anlatılan geçiciliğin kalıcı, kalıcılığın geçici olduğudur. Kalan hep şartsız, biçimsiz, zamansız, yani boş sahne, boş perde, boş zihindir.</p>
<p>1 Eylül 2021</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Tepe not:</p>
<p>Gururla söyleyeyim, Tuğrul Keskin&#8217;in Kandahar adlı şiiri ilk Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştır (Mayıs 2006, sayı 15).</p>
<p>Ve Arif Damar Cumhuriyet gazetesinde &#8220;İnsanın İç Burkan Acısı (7 Haziran 2006)&#8221; adlı yazısında Kandahar&#8217;ı ayın şiiri seçtiğini şöyle duyurur:</p>
<p>&#8220;2006 Mays aynda şiire yer veren edebiyat dergilerinden: Akatalpa, Berfin Bahar, Denizsuyukasesi, Dize, Esmer, Evrensel, Hayal, Kitaplk, Merdivenşiir, Üç Nokta, Ünlem, Tan Edebiyat, Tavır, Yazılıkaya, Yedi İklim, Sözcükler, Varlık ve Yasakmeyve&#8217;de yayımlanan şiirleri okudum, inceledim.</p>
<p>Tuğrul Keskin&#8217;in Denizsuyukâsesi dergisinde yer alan Kandahar adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim&#8221;. Gerekçesi de şöyledir:</p>
<p>&#8220;Tuğrul Keskin “Kandahar şiirinde Afganistan halkının ABD&#8217;nin istila ve işgali sonucunda çektiği acıları, her duyarlı insanın içini burkan kederini çok etkin bir anlatımla yansıtıyor. Bu keder ve acıları paylaşırken, dile getirirken şiirini okuyanı da ortak etme çabasını slogana kaçmadan lirik bir anlatmla başaryor. Toplumsal bir mesaj iletebilmek ve bunun estetik kaygıyı bir kenara bırakmadan üstesinden gelmek çok ama çok güçtür. Günümüzde yazılan, yaymlanan şiirlerin genelinde Tuğrul Keskin gibi birkaç şair dışında bu yolda çaba gösteren ve başarılı olan pek çıkmıyor. Genç şairlerimiz bu görev ve sorumluluktan kaçınıyorlar. Kuşkusuz bunda 12 Eylül darbesinin hala sürüp gelen payı yadsınamaz&#8230;</p>
<p>Turul Keskin&#8217;i kutlayarak öteki şairlerimizin de onu örnek almalarını dileyelim.&#8221;</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Orta not:</p>
<p>Aşağıdaki yazı Tuğrul Keskin&#8217;in Everest Yayınları&#8217;ndan 2009 yılında çıkan 2008 Behçet Aysan Şiir Ödüllü Kanda&#8217;har kitabında Nihat Behram&#8217;ın &#8220;Bir Tuğrul Keskin Duruşu / KANDA&#8217;HAR&#8221;, adlı yazısıyla birlikte yer alıyor.</p>
<p>Cumhuriyet Kitap 12.03. 2009, sayı 995.</p>
<p><strong>Uzayıp giden kana bak Kan da hara [i]</strong></p>
<p>Türk Tabipler Birliği’nin, şair Dr. Behçet Aysan anısına bu yıl on dördüncüsünü düzenlediği “Behçet Aysan Şiir Ödülü”, Tuğrul Keskin’in Kanda’har [ii] adlı kitabına verildi. Ödül töreninde yaptığı konuşmada Keskin, “İstedim ki Behçet Aysan’la her zaman kalplerde yan yana duran adımız, bir kitapta da yan yana dursun. Bu kitabı bunun için yazdım&#8221;.</p>
<p>Zihinden bilince yansıyan ‘şeyleri’ görür göz. Diğer bir deyişle zihnimiz kadar görür ve bilincine varırız dünyanın. Göz aslında kaprissiz bir organdır, görür, ama zihinde ne varsa onları. Diğer yandan bu durum gözü ister istemez sınırlı bir organ yapar. İnsan zihni kadar gördüğü için, göz zihnin dışındakileri görmeyecek, göremeyecektir. Bakar, ama görmez dediğimiz durum budur. Gözün imkan ve kabiliyetleri buyruk aldığı zihin tarafından belirlenmiştir.</p>
<p>“Uzayıp giden kana bak Kan da hara” okura izlemesi gereken yolu hazırlayan bir sesleniştir. Zihnimi dürter. “Uzayıp giden kana bak Kan da hara”, der içtenlikle. Ben de “uzayıp giden kana bak”arım “Kan da hara”. Bakar ve görürüm “akan kanda boğulanı Afgan’da”. Zihin, bilinç, göz üçgeninde devre kapanır ve ışık yanar: “Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi”, derim irkilerek. “Gülen göz, bakan göz, seven göz,”e görmesi için ustalıkla çağrı çıkarmıştır Tuğrul Keskin. “Gör, akan kanda boğulanı Afgan’da”, der. Gülen, bakan, seven göze görevini hatırlatır. Bizi Afgan’da olup bitenin bilincine uyandırmak isteyen bir sesleniştir bu. Kurgulanmış ‘gerçekliğimizden’ alıp bizi Afganistan’ın, orada yaşananların, kanın ve acının rahatsız edici yakınlığına bırakır.</p>
<p>KANDA’HAR’DA POETİKA</p>
<p>Çalışmalarında ‘enformasyon/bilgi kuramı’ndan yararlanan Norbert Wiener “bir iletinin bizim genel bilgimize katkıda bulunabilmesi için bizim zaten sahip olduğumuz bilgiden her anlamda farklı bir şeyler söylemesi gerektiğini” vurgularken “bir iletinin değeri özgünlüğünden kaynaklanır, bu da olasılık dışı olmasıyla ilgilidir” der. Bir körün “ben körüm” demesiyle “yakında bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim” demesi arasındaki farktan bahsediyorum anlayacağınız. “Yakında bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim”, türünden bir cümlenin gündelik konuşmada yapılma olasılığı son derece düşüktür, ama böyle bir tümce örneğin bir şiirde bizi şaşırtmaz. Bu doğrultuda “Poetik söylem genel olarak ses ve düşünceyi, sesleri ve sözcükleri, olağan biçimlerden farklı bir ilişki içinde yerleştirir, tümceleri alışılmadık tarzda birleştirir, böylece aynı zamanda hem belirli bir anlamlama hem de şaşırtıcı bir duygulanımla iletir.” Tam da bu noktada Umberto Eco’nun [iii] uyguladığı yöntemi kullanarak “söylemin bize sunabileceği tüm olasılık kurallarını kullanan” bir haber metniyle Kandahar şiirini karşılaştırırsak:</p>
<p>Kandahar&#8217;da yerleşim yerine bomba: 7 ölü</p>
<p>Afganistan&#8217;ın güneyindeki Kandaharda&#8217;da (ise) bir bombanın isabet ettiği yerleşim biriminde yedi kişinin öldüğü bildirildi. Afganistan&#8217;ın güneyindeki Kandahar kentinde bir Taliban yanlısı Afgan İslami Ajansı (AIP), bölge sakinlerine dayanarak verdiği haberde, &#8220;Bombanın iki evi ve birkaç dükkanı tamamen yıktığını ve yangın çıktığını&#8221; duyurdu. AIP&#8217;e göre, uydu telefonuyla konuşan bir kişi, &#8220;Cesetler görüyorum, yedi ceset görüyorum ve bazı yaralılar var. Lütfen fazla şey sormayın, bombardıman hala sürüyor&#8221; dedi. [iv]</p>
<p>Haberi okuduğumuzda haberin bize bildirdiği ne varsa, hepsini kesinlikle anlamışızdır, ama az sonra tamamen unutup gideriz. Bizde herhangi bir değişim yaratmaz haber. Daha yazıldığı anda bile aslında çoktan tüketilmiştir. Çok az olasılıkla düzenlenen haber metinlerinde anlam o kadar ortadadır ki bize yeni bir şey söylemez çoğunlukla. Tekrarlana tekrarlana gerçekliği de kısa sürede tükenip gidecektir.</p>
<p>“Geleneksel tümce yapısı kuralarını hiçe sayarak” ve cesur söyleyişiyle “mantıksal geçişleri saf dışı edip” Afganistan’daki durumu gözler önüne sererken ise şöyle seslenir Tuğrul Keskin:</p>
<p>“Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi<br />
Ölü minik gövdeler, korku fışkıran<br />
Damarlarından korku fışkıran, düm<br />
Göğün altındaydık birlikte gör düm.”</p>
<p>Bir anda ölü minik gövdelerden tutun da korkuya kadar her şey somutlaşır. Gerçekten de korkuyu hissederiz, gerçekten de “bu alçalmışlıkta”ki “o şey” gözümüzün önüne gelir, irkiliriz. Korkunun şiddeti o kadar yoğundur ki! Üstelik bütün bunlar “hep birlikte aynı göğün altındayken” oluyordur.</p>
<p>Haber metniyle Kandahar arasında anlam olarak bir fark var mı peki? İşlevi “bildirme” olan dil işlevsel olarak işini yapmıştır haber metninde, ancak haberi okur okumaz unutup gideriz. Oysa poetik söylem, bildik dil kurallarını çiğneyip geçen, cesurca dil’in ötesini zorlayan, mantık kurallarını önemsemeyen, bize durumun apaçık bir tasvirini yapmak yerine tıpkı “koanlar”da [v] olduğu gibi içinde olduğumuz dünyanın işaretlerini veren dinamik bir ilişkiler ağıdır. Ağzına kadar dolu olan zihinlerde haberler kendine yer bulamazken bir dize bizi uyandırabilir. Başta da söylediğim gibi Tuğrul Keskin adeta zihnimizi dürter ya da deyim yerindeyse zihnimizin döngüsüne çomak sokar. Eco’dan hareketle söylersek, “anlatımın düzenlenişindeki özgünlüğü”, “yani maksatlı düzensizliği” ve “ kesin bir olasılık sistemine göre olasılık dışılığı” ile Afganistan’ın kavranması için bizi yeni bir zihinselliğe dürten çomaktır Kandahar. Dürter ki “bu alçalmışlıkta”ki o şeyi kavrayan zihin bu gerçeği bilince taşısın, göz görsün ve böylece gerçekten nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkına varalım:</p>
<p>“Nefes nefese Afgan’da bir ceylan o<br />
Çığlık çığlığa Afgan’da öldürüldü o<br />
Öldürüldü kaç, tım kaç denizine kan<br />
Oradan buzullara, oradan da mağmaya<br />
Daha gideyim istedim daha diplere<br />
Bu yok olası dünyadan daha diplere<br />
toprağın üstündeyiz birlikte, ey gök<br />
Aklımı koru bu yapışkan cinnetten.”</p>
<p>POETİKA VE DİL</p>
<p>Poetik söylem, dilin olağan biçimini bozarak ortaya farklı bir ilişki çıkarır. Öyle ki “ortada bazen bir anlam bile olmayabilir, ama duygular çoktan harekete geçmiştir.” Poetik söylem bunu yaparken tümceleri alıştığımız bir biçimde bir araya getirmez, sözcükler olağan biçimlerinden farklı çağrışımlara, ilişkilere yönelir. Bu anlamda Kandahar’da bize iletilen bilgi haber metnindeki bilgiden daha fazla ve yoğundur. Düzenlenişiyle olduğu kadar söylemindeki farklılık da hemen dikkat çeker. Bu doğrultuda Cumhuriyet Gazetesi’nde (7 Haziran 2006) İnsanın İç Burkan Acısı başlığı altında Kandahar şiirini yorumlayan Arif Damar, Tuğrul Keskin’in “slogana kaçmadan” Afganistan halkının acısını “lirik bir anlatımla” dile getirdiğini söyler. Kandahar’da ortaya konulan farklılığı kuşkusuz herkes teslim edecek, ancak daha önemlisi Kandahar zihinleri Afganistan’a açan bir geçiş kapısıdır. Böylece gerçekten Kandahar’a gireriz. Kendi ‘gerçekliğimiz’ içinde güvenli bir mesafeden izlediğimiz Gerçek bir an’da yüzümüzde patlar:</p>
<p>“Gülen göz, bakan göz, seven göz…<br />
Gör öleni, yok olup gideni Afgan’da”</p>
<p>Gerçek, işte bu kadar yakındır bize. Sözcüklerin içinden doğru gelir bulur bizi. Püskürmelerle. Kıta sahanlığı kıtayı nasıl denizin altında sürdürüyor ve diğer kıtalara bağlıyorsa Kandahar da Gerçek’i sözcüklerin altından, üstünden, içinden, yanından, arasından sürdürür ve bize bağlar. Öyle ki gerçek ve has şiir sahanlığıdır bu. ‘Her şeyin bir aradalığı ve içiçeliği’ de diyebileceğimiz bir ‘durumlar dinamiği, bir oluşum süreci, bir açıklık [vi]:</p>
<p>“Göğün altındayız birlikte, unutma!<br />
Göğün altında ve birlikte, unutma!”</p>
<p>İnsan kendi ‘gerçekliğine’ odaklanmışken Gerçek’i göremeyecektir. Çünkü Gerçek’i görme imkan ve kabiliyeti zihni kadardır. ‘Gerçekliği’ izin verdiği kadar yaşar. Burada ‘gerçekliğin’ nasıl da enerjimizi tükettiğini, ‘güvenlikte yaşamak’ adına bizi nasıl da var olmayı göze alamayan varlıklar yaptığını görebiliriz. Bu da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” çerçevesinde ölü süreçlere dönüştürmüştür insanı. Bu doğrultuda ‘gerçekliğimizin’ bizi ölü taklidi yapmaya ittiği kesin. Kendimizi korumuş oluyoruz, ancak birer ölü olarak.[vii]</p>
<p>[i] Kandahar, Tuğrul Keskin, denizsuyukasesi, Mayıs 2006, sayı 15.<br />
[ii] Kanda’har, Tuğrul Keskin, Everest Yayınları, 100 s.<br />
[iii] Açık Yapıt, Umberto Eco, Can Yayınları, 2001.<br />
[iv] Netbul, 17.10.2001.<br />
[v] Zen-Budizm’de, mantıkla çözülemeyecek olan bir çeşit bilmecemsi paradokslar.<br />
[vi] Umberto Eco’nun Açık Yapıt’ı yerine ‘bir oluşum süreci’ demeyi tercih ettim. Çünkü açık ve yapıt sözcükleri birbirini dışlar. Diğer bir deyişle ‘açık’ olan bir şey ‘yapıt’ olamaz ya da ‘yapıt’ olan bir şeyde ‘açıklık’ yoktur. Yapılan, kurulan bir şey olarak ‘yapıt’ ‘açık’ olamayacak kadar ‘kapalıdır’. ‘Yapıt’, ‘açıklığı’ kapatan bir kesinlikte olduğu için bu böyledir. Öyleyse bir ‘yapıtın’ ‘açık’ olmayacağı ortadadır. Bu yüzden ‘açıklık’ bir ‘process of becoming’dir. Yani oluşum süreci. Böyle bir süreç tamamlanmamışlığı, bitmemişliği söyler bize. Bitmemiş olan bir şey ise ‘yapıt’ değildir. Zaten Umberto Eco da -kitap Türkçe’ye Açık Yapıt olarak çevrilse de- ‘açıklığı’, olasılıkların çokluğu, ‘seçim yapmaya davet’ olarak ele alır.<br />
[vii] Tuğrul Keskin belki de bu yüzden şiiri parantez içine almıştır. Sınırlı ve kısmi ‘gerçekliğimizi’ bize göstermek için.</p>
<p>1 Eylül 2021</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8174" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217078618.jpg" alt="" width="348" height="400" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8173" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217069436.jpg" alt="" width="528" height="960" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8175" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217085368.jpg" alt="" width="528" height="960" /></p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Kainatın sınırları vardır.Görebilen gözler bizi çevreleyen,o büyük patlamanın cılız artçıl parıltısını,Cosmic Microwave Background, görüyor.</p>
<p>1 Eylül 2015</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Ancak, aynı, ortak kurallar dizinini paylaşmayanlar arasında olur &#8216;ölümcül&#8217; ya da &#8216;gülümcül&#8217; sıçramalar, değilse monologtur.</p>
<p>1 Eylül 2015</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Braudel, teknolojinin, uygarlıkların gelişmesinde savunma ve saldırı düşüncesinin ne kadar başat olduğunu bütün çıplaklığıyla gösterir.</p>
<p>1 Eylül 2015</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Manuel De Landa’nın da söylediği gibi “avcılar ile avlar arasındaki evrimci silahlanma yarışı”ndan başka bir şey değildir yaşam.</p>
<p>1 Eylül 2015</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Amor fati<br />
yaşamımı aşk bilirim<br />
Ozi&#8217;ye ve Hülya, sana.</p>
<p>İki Hülya&#8217;lı kız, Ozi ve Hülya. Haşr (cem, toplantı, öbekleşme, tümlük) bitti, neşriyattalar şimdi, yayılıp yayılıp dağılmada; dağılıp dağılıp yayılmada. Haşır neşiriz aha. Zen zene, kuş kuşa, hiç hiçe&#8230;</p>
<p>1 Eylül 2014</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8176" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217105364.jpg" alt="" width="1080" height="639" srcset="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217105364.jpg 1080w, https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217105364-696x412.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/">Tarihte bugün: 1 Eylül 2021/2015/2014/</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8179</post-id><enclosure url="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217069436.jpg" length="39317" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>GEÇMİŞTE KALDI EV</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2024/03/17/gecmiste-kaldi-ev/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Mar 2024 23:01:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[günlük]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya'lı Kırlangıç Uşakları Sokağı]]></category>
		<category><![CDATA[Hülyal'lı Kızın Bahçesi]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Adorno]]></category>
		<category><![CDATA[baldırların]]></category>
		<category><![CDATA[barınak]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[ev]]></category>
		<category><![CDATA[talihim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=7493</guid>

					<description><![CDATA[<p>ah rakıya dökülen saçların<br />
su</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/03/17/gecmiste-kaldi-ev/">GEÇMİŞTE KALDI EV</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 id="siirbaslik" class="siirbaslik"></h3>
<p><em>-Barınak artık imkansızdır-</em><br />
Theodor ADORNO</p>
<p style="text-align: left;">Geçmişte kaldı ev<br />
sıcacık tenin<br />
barınak artık imkansız<br />
bir zamanlar iyi talihim olan</p>
<p>Billur<br />
şamdan<br />
istanbul’dan<br />
ah rakıya dökülen saçların<br />
su</p>
<p>içerdim<br />
baldırlarını<br />
bir öpüşte</p>
<p>Geçmişte kaldı ev<br />
kocaman memelerin<br />
barınak artık imkansız<br />
bir zamanlar iyi talihim olan</p>
<p>Aşk<br />
mobilya tasarımı</p>
<p><em>Mart 2006 Sayı 13, Denizsuyukasesi.</em></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7424" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/02/20200516-111044-scaled.jpg" alt="" width="1434" height="2560" srcset="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/02/20200516-111044-scaled.jpg 1434w, https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/02/20200516-111044-696x1242.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 1434px) 100vw, 1434px" /></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/03/17/gecmiste-kaldi-ev/">GEÇMİŞTE KALDI EV</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">7493</post-id><enclosure url="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/02/20200516-111044-scaled.jpg" length="370268" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Kandahar/Tuğrul Keskin</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2023/09/01/kandahar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Aug 2023 23:52:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dergiler]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Hülyal'lı Kızın Bahçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Arif Damar]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kandahar]]></category>
		<category><![CDATA[tuğrul keskin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=6908</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tepe not: Gururla söyleyeyim, Tuğrul Keskin&#8217;in Kandahar adlı şiiri Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştır (Mayıs 2006, sayı 15). Ve Arif Damar Cumhuriyet gazetesinde &#8220;İnsanın İç Burkan Acısı (7 Haziran 2006)&#8221; adlı yazısında Kandahar&#8217;ı ayın şiiri seçtiğini şöyle duyurur: &#8220;2006 Mays aynda şiire yer veren edebiyat dergilerinden: Akatalpa, Berfin Bahar, Denizsuyukasesi, Dize, Esmer, Evrensel, Hayal, Kitaplk, Merdivenşiir, Üç Nokta, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2023/09/01/kandahar/">Kandahar/Tuğrul Keskin</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tepe not:</p>
<p>Gururla söyleyeyim, Tuğrul Keskin&#8217;in Kandahar adlı şiiri Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştır (Mayıs 2006, sayı 15).</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6905" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2023/09/fb-img-1693525314874.jpg" alt="" width="348" height="400" /></p>
<p>Ve Arif Damar Cumhuriyet gazetesinde &#8220;İnsanın İç Burkan Acısı (7 Haziran 2006)&#8221; adlı yazısında Kandahar&#8217;ı ayın şiiri seçtiğini şöyle duyurur:</p>
<p>&#8220;2006 Mays aynda şiire yer veren edebiyat dergilerinden: Akatalpa, Berfin Bahar, Denizsuyukasesi, Dize, Esmer, Evrensel, Hayal, Kitaplk, Merdivenşiir, Üç Nokta, Ünlem, Tan Edebiyat, Tavır, Yazılıkaya, Yedi İklim, Sözcükler, Varlık ve Yasakmeyve&#8217;de yayımlanan şiirleri okudum, inceledim.</p>
<p>Tuğrul Keskin&#8217;in Denizsuyukâsesi dergisinde yer alan Kandahar adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim&#8221;. Gerekçesi de şöyledir:</p>
<p>&#8220;Tuğrul Keskin “Kandahar şiirinde Afganistan halknn ABD&#8217;nin istila ve işgali sonucunda ektiği acılar, her duyarlı insanın içini burkan kederini çok etkin bir anlatmla yansıtıyor. Bu keder ve acıları paylaşırken, dile getirirken şiirini okuyanı da ortak etme çabasını slogana kaçmadan lirik bir anlatmla başaryor. Toplumsal bir mesaj iletebilmek ve bunun estetik kaygıyı bir kenara bırakmadan üstesinden gelmek çok ama çok güçtür. Günümüzde yazılan, yaymlanan şiirlerin genelinde Tuğrul Keskin gibi birkaç şair dışında bu yolda çaba gösteren ve başarılı olan pek çıkmıyor. Genç şairlerimiz bu görev ve sorumluluktan kaçınıyorlar. Kuşkusuz bunda 12 Eylül darbesinin hala sürüp gelen payı yadsınamaz&#8230;</p>
<p>Turul Keskin&#8217;i kutlayarak öteki şairlerimizin de onu örnek almalarını dileyelim.&#8221;<br />
➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖➖</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-6904" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2023/09/fb-img-1693525323533.jpg" alt="" width="528" height="960" /></p>
<p>Orta not:</p>
<p>Aşağıdaki yazı Tuğrul Keskin&#8217;in Everest Yayınları&#8217;ndan 2009 yılında çıkan 2008 Behçet Aysan Şiir Ödüllü Kanda&#8217;har kitabında Nihat Behram&#8217;ın Bir Tuğrul Keskin Duruşu / KANDA&#8217;HAR adlı yazısıyla birlikte yer alıyor.</p>
<p>Cumhuriyet Kitap 12.03. 2009, sayı 995.</p>
<p>Uzayıp giden kana bak Kan da hara [i]</p>
<p>Türk Tabipler Birliği’nin, şair Dr. Behçet Aysan anısına bu yıl on dördüncüsünü düzenlediği “Behçet Aysan Şiir Ödülü” Tuğrul Keskin’in Kanda’har [ii] adlı kitabına verildi. Ödül töreninde yaptığı konuşmada Keskin, “İstedim ki Behçet Aysan’la her zaman kalplerde yan yana duran adımız, bir kitapta da yan yana dursun. Bu kitabı bunun için yazdım&#8221;.</p>
<p>Zihinden bilince yansıyan ‘şeyleri’ görür göz. Diğer bir deyişle zihnimiz kadar görür ve bilincine varırız dünyanın. Göz aslında kaprissiz bir organdır, görür, ama zihinde ne varsa onları. Diğer yandan bu durum gözü ister istemez sınırlı bir organ yapar. İnsan zihni kadar gördüğü için, göz zihnin dışındakileri görmeyecek, göremeyecektir. Bakar, ama görmez dediğimiz durum budur. Gözün imkan ve kabiliyetleri buyruk aldığı zihin tarafından belirlenmiştir.</p>
<p>“Uzayıp giden kana bak Kan da hara” okura izlemesi gereken yolu hazırlayan bir sesleniştir. Zihnimi dürter. “Uzayıp giden kana bak Kan da hara”, der içtenlikle. Ben de “uzayıp giden kana bak”arım “Kan da hara”. Bakar ve görürüm “akan kanda boğulanı Afgan’da”. Zihin, bilinç, göz üçgeninde devre kapanır ve ışık yanar: “Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi”, derim irkilerek. “Gülen göz, bakan göz, seven göz,”e görmesi için ustalıkla çağrı çıkarmıştır Tuğrul Keskin. “Gör, akan kanda boğulanı Afgan’da”, der. Gülen, bakan, seven göze görevini hatırlatır. Bizi Afgan’da olup bitenin bilincine uyandırmak isteyen bir sesleniştir bu. Kurgulanmış ‘gerçekliğimizden’ alıp bizi Afganistan’ın, orada yaşananların, kanın ve acının rahatsız edici yakınlığına bırakır.</p>
<p>KANDA’HAR’DA POETİKA</p>
<p>Çalışmalarında ‘enformasyon/bilgi kuramı’ndan yararlanan Norbert Wiener “bir iletinin bizim genel bilgimize katkıda bulunabilmesi için bizim zaten sahip olduğumuz bilgiden her anlamda farklı bir şeyler söylemesi gerektiğini” vurgularken “bir iletinin değeri özgünlüğünden kaynaklanır, bu da olasılık dışı olmasıyla ilgilidir” der. Bir körün “ben körüm” demesiyle “yakında bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim” demesi arasındaki farktan bahsediyorum anlayacağınız. “Yakında bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim”, türünden bir cümlenin gündelik konuşmada yapılma olasılığı son derece düşüktür, ama böyle bir tümce örneğin bir şiirde bizi şaşırtmaz. Bu doğrultuda “Poetik söylem genel olarak ses ve düşünceyi, sesleri ve sözcükleri, olağan biçimlerden farklı bir ilişki içinde yerleştirir, tümceleri alışılmadık tarzda birleştirir, böylece aynı zamanda hem belirli bir anlamlama hem de şaşırtıcı bir duygulanımla iletir.” Tam da bu noktada Umberto Eco’nun [iii] uyguladığı yöntemi kullanarak “söylemin bize sunabileceği tüm olasılık kurallarını kullanan” bir haber metniyle Kandahar şiirini karşılaştırırsak:</p>
<p>Kandahar&#8217;da yerleşim yerine bomba: 7 ölü</p>
<p>Afganistan&#8217;ın güneyindeki Kandaharda&#8217;da (ise) bir bombanın isabet ettiği yerleşim biriminde yedi kişinin öldüğü bildirildi. Afganistan&#8217;ın güneyindeki Kandahar kentinde bir Taliban yanlısı Afgan İslami Ajansı (AIP), bölge sakinlerine dayanarak verdiği haberde, &#8220;Bombanın iki evi ve birkaç dükkanı tamamen yıktığını ve yangın çıktığını&#8221; duyurdu. AIP&#8217;e göre, uydu telefonuyla konuşan bir kişi, &#8220;Cesetler görüyorum, yedi ceset görüyorum ve bazı yaralılar var. Lütfen fazla şey sormayın, bombardıman hala sürüyor&#8221; dedi. [iv]</p>
<p>Haberi okuduğumuzda haberin bize bildirdiği ne varsa, hepsini kesinlikle anlamışızdır, ama az sonra tamamen unutup gideriz. Bizde herhangi bir değişim yaratmaz haber. Daha yazıldığı anda bile aslında çoktan tüketilmiştir. Çok az olasılıkla düzenlenen haber metinlerinde anlam o kadar ortadadır ki bize yeni bir şey söylemez çoğunlukla. Tekrarlana tekrarlana gerçekliği de kısa sürede tükenip gidecektir.</p>
<p>“Geleneksel tümce yapısı kuralarını hiçe sayarak” ve cesur söyleyişiyle “mantıksal geçişleri saf dışı edip” Afganistan’daki durumu gözler önüne sererken ise şöyle seslenir Tuğrul Keskin:</p>
<p>“Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi<br />
Ölü minik gövdeler, korku fışkıran<br />
Damarlarından korku fışkıran, düm<br />
Göğün altındaydık birlikte gör düm.”</p>
<p>Bir anda ölü minik gövdelerden tutun da korkuya kadar her şey somutlaşır. Gerçekten de korkuyu hissederiz, gerçekten de “bu alçalmışlıkta”ki “o şey” gözümüzün önüne gelir, irkiliriz. Korkunun şiddeti o kadar yoğundur ki! Üstelik bütün bunlar “hep birlikte aynı göğün altındayken” oluyordur.</p>
<p>Haber metniyle Kandahar arasında anlam olarak bir fark var mı peki? İşlevi “bildirme” olan dil işlevsel olarak işini yapmıştır haber metninde, ancak haberi okur okumaz unutup gideriz. Oysa poetik söylem, bildik dil kurallarını çiğneyip geçen, cesurca dil’in ötesini zorlayan, mantık kurallarını önemsemeyen, bize durumun apaçık bir tasvirini yapmak yerine tıpkı “koanlar”da [v] olduğu gibi içinde olduğumuz dünyanın işaretlerini veren dinamik bir ilişkiler ağıdır. Ağzına kadar dolu olan zihinlerde haberler kendine yer bulamazken bir dize bizi uyandırabilir. Başta da söylediğim gibi Tuğrul Keskin adeta zihnimizi dürter ya da deyim yerindeyse zihnimizin döngüsüne çomak sokar. Eco’dan hareketle söylersek, “anlatımın düzenlenişindeki özgünlüğü”, “yani maksatlı düzensizliği” ve “ kesin bir olasılık sistemine göre olasılık dışılığı” ile Afganistan’ın kavranması için bizi yeni bir zihinselliğe dürten çomaktır Kandahar. Dürter ki “bu alçalmışlıkta”ki o şeyi kavrayan zihin bu gerçeği bilince taşısın, göz görsün ve böylece gerçekten nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkına varalım:</p>
<p>“Nefes nefese Afgan’da bir ceylan o<br />
Çığlık çığlığa Afgan’da öldürüldü o<br />
Öldürüldü kaç, tım kaç denizine kan<br />
Oradan buzullara, oradan da mağmaya<br />
Daha gideyim istedim daha diplere<br />
Bu yok olası dünyadan daha diplere<br />
toprağın üstündeyiz birlikte, ey gök<br />
Aklımı koru bu yapışkan cinnetten.”</p>
<p>POETİKA VE DİL</p>
<p>Poetik söylem, dilin olağan biçimini bozarak ortaya farklı bir ilişki çıkarır. Öyle ki “ortada bazen bir anlam bile olmayabilir, ama duygular çoktan harekete geçmiştir.” Poetik söylem bunu yaparken tümceleri alıştığımız bir biçimde bir araya getirmez, sözcükler olağan biçimlerinden farklı çağrışımlara, ilişkilere yönelir. Bu anlamda Kandahar’da bize iletilen bilgi haber metnindeki bilgiden daha fazla ve yoğundur. Düzenlenişiyle olduğu kadar söylemindeki farklılık da hemen dikkat çeker. Bu doğrultuda Cumhuriyet Gazetesi’nde (7 Haziran 2006) İnsanın İç Burkan Acısı başlığı altında Kandahar şiirini yorumlayan Arif Damar, Tuğrul Keskin’in “slogana kaçmadan” Afganistan halkının acısını “lirik bir anlatımla” dile getirdiğini söyler. Kandahar’da ortaya konulan farklılığı kuşkusuz herkes teslim edecek, ancak daha önemlisi Kandahar zihinleri Afganistan’a açan bir geçiş kapısıdır. Böylece gerçekten Kandahar’a gireriz. Kendi ‘gerçekliğimiz’ içinde güvenli bir mesafeden izlediğimiz Gerçek bir an’da yüzümüzde patlar:</p>
<p>“Gülen göz, bakan göz, seven göz…<br />
Gör öleni, yok olup gideni Afgan’da”</p>
<p>Gerçek, işte bu kadar yakındır bize. Sözcüklerin içinden doğru gelir bulur bizi. Püskürmelerle. Kıta sahanlığı kıtayı nasıl denizin altında sürdürüyor ve diğer kıtalara bağlıyorsa Kandahar da Gerçek’i sözcüklerin altından, üstünden, içinden, yanından, arasından sürdürür ve bize bağlar. Öyle ki gerçek ve has şiir sahanlığıdır bu. ‘Her şeyin bir aradalığı ve içiçeliği’ de diyebileceğimiz bir ‘durumlar dinamiği, bir oluşum süreci, bir açıklık [vi]:</p>
<p>“Göğün altındayız birlikte, unutma!<br />
Göğün altında ve birlikte, unutma!”</p>
<p>İnsan kendi ‘gerçekliğine’ odaklanmışken Gerçek’i göremeyecektir. Çünkü Gerçek’i görme imkan ve kabiliyeti zihni kadardır. ‘Gerçekliği’ izin verdiği kadar yaşar. Burada ‘gerçekliğin’ nasıl da enerjimizi tükettiğini, ‘güvenlikte yaşamak’ adına bizi nasıl da var olmayı göze alamayan varlıklar yaptığını görebiliriz. Bu da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” çerçevesinde ölü süreçlere dönüştürmüştür insanı. Bu doğrultuda ‘gerçekliğimizin’ bizi ölü taklidi yapmaya ittiği kesin. Kendimizi korumuş oluyoruz, ancak birer ölü olarak.[vii]</p>
<p>[i] Kandahar, Tuğrul Keskin, denizsuyukasesi, Mayıs 2006, sayı 15.</p>
<p>[ii] Kanda’har, Tuğrul Keskin, Everest Yayınları, 100 s.</p>
<p>[iii] Açık Yapıt, Umberto Eco, Can Yayınları, 2001.</p>
<p>[iv] Netbul, 17.10.2001.</p>
<p>[v] Zen-Budizm’de, mantıkla çözülemeyecek olan bir çeşit bilmecemsi paradokslar.</p>
<p>[vi] Umberto Eco’nun Açık Yapıt’ı yerine ‘bir oluşum süreci’ demeyi tercih ettim. Çünkü açık ve yapıt sözcükleri birbirini dışlar. Diğer bir deyişle ‘açık’ olan bir şey ‘yapıt’ olamaz ya da ‘yapıt’ olan bir şeyde ‘açıklık’ yoktur. Yapılan, kurulan bir şey olarak ‘yapıt’ ‘açık’ olamayacak kadar ‘kapalıdır’. ‘Yapıt’, ‘açıklığı’ kapatan bir kesinlikte olduğu için bu böyledir. Öyleyse bir ‘yapıtın’ ‘açık’ olmayacağı ortadadır. Bu yüzden ‘açıklık’ bir ‘process of becoming’dir. Yani oluşum süreci. Böyle bir süreç tamamlanmamışlığı, bitmemişliği söyler bize. Bitmemiş olan bir şey ise ‘yapıt’ değildir. Zaten Umberto Eco da -kitap Türkçe’ye Açık Yapıt olarak çevrilse de- ‘açıklığı’, olasılıkların çokluğu, ‘seçim yapmaya davet’ olarak ele alır.</p>
<ol>
<li>[vii] Tuğrul Keskin belki de bu yüzden şiiri parantez içine almıştır. Sınırlı ve kısmi ‘gerçekliğimizi’ bize göstermek için.</li>
</ol>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2023/09/01/kandahar/">Kandahar/Tuğrul Keskin</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">6908</post-id><enclosure url="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2023/09/fb-img-1693525323533.jpg" length="50595" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Bilgisayarağı – İnternet – Ağ Dolaşımı</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2020 06:34:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ Dolaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[akışlar]]></category>
		<category><![CDATA[David Bohm]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[Emergency]]></category>
		<category><![CDATA[eşik cinleri]]></category>
		<category><![CDATA[Faust]]></category>
		<category><![CDATA[Heterojen]]></category>
		<category><![CDATA[Homojen]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Manimesi]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[öngörülemez]]></category>
		<category><![CDATA[özyapım]]></category>
		<category><![CDATA[özyıkım]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[Üvercinka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=4387</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor” </p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/">Bilgisayarağı – İnternet – Ağ Dolaşımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2020/08/2020-08-08-09.42.01.png?w=859" alt="" class="wp-image-4405" /></figure>



<amp-fit-text class="is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow" layout="fixed-height" min-font-size="6" max-font-size="72" height="80"><blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p><strong>Aldı bir eşik cini olduğundan emin olduğum Goothe, Faust’ta Mephisto eliyle: “Hep yadsıyan o ruhum ben! / Çünkü oluşan her şey, / Yok olmayı hak eder…”</strong></p></blockquote></amp-fit-text>



<p class="has-medium-font-size">Üvercinka, Temmuz 2020, Sayı 69.</p>



<amp-fit-text class="is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow" layout="fixed-height" min-font-size="6" max-font-size="72" height="80"><blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p><blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="1Y95atsNYB"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/">Bilgisayarağı  – İnternet –  Ağ Dolaşımı / ULUER AYDOĞDU</a></blockquote><iframe loading="lazy" class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Bilgisayarağı  – İnternet –  Ağ Dolaşımı / ULUER AYDOĞDU&#8221; &#8212; Sanat Olayı" src="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/embed/#?secret=1Y95atsNYB" data-secret="1Y95atsNYB" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p></blockquote></amp-fit-text>



<p class="has-medium-font-size"><em>“Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor”</em><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p><strong><em>Mutlubaharlarevi, İzmir.</em></strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Sistemlerin, karmaşıklaştıkça, karmaşıklığı<a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftn2"><strong>[2]</strong></a>&nbsp;yönetebilecek yeni organlar örgütlemesi, bu organların neler olacağı önceden öngörülemez olsa da kaçınılmazdır. Örneğin tek hücrelilerde kalbe ya da beyne ihtiyaç yokken, daha karmaşık canlıların bu organları oluşturması… Tek başlarına hiçbir şeyken bir araya geldiklerinde nöronların düşünce denen karmaşık sürecin yaratıcıları olmaları: “Bu durumda belli bileşimler,&nbsp;<em>öngörülemeyen özellikler</em>&nbsp;(emergent properties); yani kendisini oluşturan parçaların toplamını aşan, bir bütün olarak bileşime ait olan özellikler gösterir. Bu öngörülmemiş, birden beliriveren (ya da “sinerjik”) özellikler&nbsp;<em>parçalar</em>&nbsp;arasındaki&nbsp;<em>etkileşimlere</em>&nbsp;dayanır; bu da demektir ki bütünden yola çıkıp bütünü oluştuğu parçalara ayıran (bir ekosistemi türlere, bir toplumu kurumlara ayıran) yukarıdan aşağıya gidecek analitik bir yaklaşım tam da bu özellikleri gözden kaçırmaya mahkûmdur.”<a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p class="has-medium-font-size">Nöron örneğinde olduğu gibi çok sayıdaki bilgisayarın bir araya gelip birbiriyle etkileşerek geniş bir ağ üretmesi&nbsp;<em>emergency</em>’dır. Yani acil, yani öngörülemez. İnternet, giderek daha katı, daha sert, daha hantal ve daha merkezî yapılanmalara karşı dünyanın merkezî odaklardan, süzgeçlerden geçmeden, doğrudan, yani dolaylamadan, yani ‘ilkelden’ bir ağ oluşturmasıdır. Diyebiliriz ki daha önce merkezler başatken internet ile merkezler dağılmaya başlamıştır. ‘Katmanlaşmış bir toplamdan’ şeylerin, nesnelerin, bedenlerin birbiriyle etkileşerek yapılıp edildikleri bütünü yapıp etmeye doğru… Şimdilerde homojenleşmenin yavaş yavaş ve hızlı hızlı çözülmeye başladığını rahatlıkla söylemek mümkün. Birilerine mesele gibi gelen şey ise homojen bir dünyanın anlam, değer ve kurallarıyla yeni yeni hissedilmeye başlanan heterojen dünyanın anlam, değer ve kuralları arasındaki gerilimden kaynaklanıyor.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Yadsıyan ruh</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Her ortaya çıkan anlam, değer ve kural ya da kurum ya da örgütlenme akıştır. Hep akışlar vardır zaten, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınımlar… Toplumlar da, anlam, değer ve kurallar da canlı birer organizmadır ve bu organizmalar çeşitli aşamalardan geçer, faz değiştirirler: bükülmeler, sıçramalar, silkinmeler, katılaşmalar, görünürlük ve söylenebilirlik, dokunulabilirlik, işitilebilirlik alanlarında ele avuca gelmeler, un ufak olup akışın içinde fark edilmeyecek kadar akışla bir olmalar…</p>



<p class="has-medium-font-size">Şimdi, burada oluşanın şekli şemali öncekine benzemez –feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır– tıpkı, “köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez”. Akışları denetleyen ya da akışlara blok koyan pıhtılaşmalar vardır daima. Akışları geçirebildiği gibi onları engelleyen pıhtılaşmalar ki onlar da aslında katı, sert ve hareketsiz görünen enerji akışlarıdır. Yalnızca ağırdan alıp zamana yayarlar kendilerini. İnsanlar akışların kendi üzerlerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışların sürekliliği esastır. Deleuze’ün vurguladığı gibi, insanlar en çok tufandan, selden korkar. Bu; şu anlama geliyor: Akışların kendilerini silip süpürmesinden korktukları için çoğu kez akışlara karşı çıkarlar kendilerinin de akış olduğunu unutarak. Pıhtılaşmaların giderek katılaşması, muhafazakârlık, fiziksel gerçekliğe uymayan zihinsel çabalar… Ama nafile; akışlar, rüzgârlar, dalgalar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden, dışından akıp geçer her defasında aşındırarak var olanı. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak yaşam sürer yine de oluşur durur her defasında yeniden, var olur. Yaşamın ya da varoluşun “telafi edici” gücüdür bu.</p>



<p class="has-medium-font-size">Aldı bir eşik cini olduğundan emin olduğum Goothe, Faust’ta Mephisto eliyle: “Hep yadsıyan o ruhum ben! / Çünkü oluşan her şey, / Yok olmayı hak eder…”</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Her şeyi yadsıyan ruh, varoluş</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Her şeyin geçip akıp gitmesine –gelip geçmenin tadı damağımda–, yeni akışlara, yeni anlam, değer ve kurallara, kurumlara, örgütlenmelere yol açmak, patikalar döşemek için var olanın yıkımını daha ilk baştan kabul eden ruhtur bu. Birdenbire bir fırtına çıkar ya da bir dalga siler atar sahile bıraktığımız ayak izlerini. Bu benim hayatım, kimse karışamaz dersiniz, gelip bir virüs karışıverir, bir damperli kamyon köşe başında bekliyordur ya da bir kurşun, bir bomba… Bizi “yersiz-yurtsuzlaştıran” şey aynı zamanda da yeni yerimizi-yurdumuz’u ayarlar. Yersiz-yurtsuzlaştırma süreci, yer-yurt bulma sürecidir. Her şey var olamayacağı yere, vakte varıncaya kadar vardır. Mahsul, var olamayacağı yere gelince gidip var olabileceği yere gömülüp ekilir. Üst, alt olur; alt da üst.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>“Bir yerden, belirli merkezlerden&nbsp;</strong><strong>çok yere, her yere”&nbsp;</strong>yerine</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>“Çok yerden, her yerden&nbsp;</strong><strong>çok yere, her yere”</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">İnternet öncesi “bir yerden / belirli merkezlerden – çok yere / her yere” olan anlam, değer ve kural üretimi / dağıtımı / dolaşımı şimdilerde, yukarıda da söz ettiğim gibi, merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden / her yerden – çok yere / her yere” şeklinde değişiyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için ilk baştan itibaren ihtiyatla karşılanmıştır. İşin boyutu büyüdükçe de hiyerarşik yapılar için aleni bir tehdit olarak görülür. Hiç kuşkusuz, “en katmansız unsurun en katı yeniden katmanlılaşmayı getirdiği” durumlar da oluşabilir. Hele hele “katmansızlaşmadan, herkesin yararlanacağını düşünecek olursak [faşiştler, ırkçılar] bunun neyle sonuçlanacağını bilemeyiz” elbette.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Merkezlerin dağılışı</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Tıpkı ağ oluşumları olan pazarların içinde ortaya çıkan hiyerarşik, tekelci anti pazarlarda (kapitalist) olduğu gibi internet karşıtı kesimlerin hiyerarşik yapının kalıcılığı için çalışmalarında şaşılacak bir şey yok. Öngörülebilir bir karşı koyuştur bu. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarını kontrol etmeye çalışıyorlar işte. Ancak dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir&nbsp;<strong>merkezî karar alıcı</strong>&nbsp;noktanın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor. Tabii, heterojen pırıltı, parıltı, ısınma ve ışınımlar “katmanlılaşmış” yapı için tehlikeli olduğundan ‘görüldüğü yerde ezilmeli’ anlamında kaçaklar, kaçıklar, çatlaklardır. Heterojenliği, tam olarak homojenliğin panzehiri olarak görmesem de dünyanın olduğu kadar örneğin şiirin de çeşitlenmesi anlamında bir çığlık olarak görüyorum. Deneysel yaklaşımları benimseyen şairlerle birlikte internet üzerinden şiir yayımlayanların var olan “katmanlılaşmış” yapının içinde, dışında akmaya çalışmalarını, çizgisel ilerlemeci şiir anlayışının uysallığı yanında çizgisel olmayan dinamiklerle hareket edenlerin dalgalanmalarını, sürüklenmelerini, geniş salınımlı gelgitlerini önemsiyorum. Nahif diye küçümsenen şiirlere çeşitlilik olarak bakıyorum. “Katmanlılaşmış” şiirsel birikimin hoş görmediği, küçümsediği şiirler bunlar, yok sayılan. Oysa varlar. İyi ki…</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>“Her şey dağılıyor,&nbsp;</strong><strong>merkez yerinde durmuyor”&nbsp;</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile büyük adamların, büyük sanatçıların devri bitti.&nbsp;<strong><em>Şimdi herkes büyük adam, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı.</em></strong>&nbsp;Güçlü bir ağ oluşumu söz konusu ve bu ağın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında önemli ya da önemsiz ayrımı yapmazsınız. Yegâne şey dolaşımdır, akıştır. Şiir de bir dolaşımdır, bir akış… Önemli olan, şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun, hobaa… Bir şiiri şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basitinden iyi şiir – kötü şiir… Öyle değil mi: ‘şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Hem&nbsp;<strong>özyapım</strong>&nbsp;hem de&nbsp;<strong>özyıkım</strong>’dır varoluş. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan…&nbsp;<em>Komünist Manifesto</em>’daki şu ifade, söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.”</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Edebiyat dergileri arasındaki&nbsp;</strong><strong>rekabet ve manipülasyon</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Günümüzde birbirleriyle rekabet eden edebiyat dergilerinin birçoğunun “anti-pazar, tekel yapısı taşıdıklarını” söylemek mümkün.&nbsp;<em>Adam Sanat</em>&nbsp;ve onun devamı&nbsp;<em>Sözcükler</em>, diğer yandan&nbsp;<em>Varlık</em>,&nbsp;<em>Kitaplık</em>,&nbsp;<em>Yasak Meyve</em>,&nbsp;<em>Şiirden</em>,&nbsp;<em>Heves</em><strong>,&nbsp;</strong><em>Hece</em>&nbsp;gibi irili ufaklı dergiler arasındaki rekabet gerçek piyasa rekabeti olmayıp “yönetsel hiyerarşinin hâkim olduğu” bir rekabettir. Kendi yapıları uyarınca “bakış açısını rutinleştiren ve standartlaştıran” etkilerinin göz ardı edilemeyecek kadar belirgin olduğunu söylüyorum. Yani “akışın bir yerden çıkıp çok sayıda aboneye ulaşan bir dolaşım olmasından kaynaklanan homojenleştirici bir etkileri” olduğunu… “Bu tür bir akış (‘bir yerden birçok yere’), bu tür ‘dilsel ürünler’in az sayıda üreticisi, çok sayıda tüketicisi olmasını garanti altına alır.” Bunları söylüyorum çünkü&nbsp;<strong>denizsuyukâsesi</strong>&nbsp;adlı bir fanzin dergiyi 8 yıl çıkardım bir vakitler. Tanınmış tanınmamış birçok şair ve yazarla temasım oldu. İstisnaları olmakta birlikte çoğunluk; şiir, edebiyat değil, güç istiyor. Küçük ölçekli de olsa bir iktidarı olsun istiyor, sağa sola tıslayabileceği, ip çevirebileceği. İp çevirmeye yamuk bakarsan çeşit çeşit iktidar biçimleri görürsün. Oysa dosdoğru, olduğu gibi bakarsan eğlendiğin bir oyundur yalnızca.</p>



<p class="has-medium-font-size">“Katmanlılaşmayı” dağıtmaya yönelik “birçok yerden – birçok yere” dağıtım akışları mümkün gibi görünüyor artık. Bu nedenle bu tür dolaşım akışlarının “Yukarıdan gelen komutlarla değil, bir düşüncenin merkezi olmayan, büyük oranda tabandan gelen bir hareket” olarak tekelci dağıtıma seçenek oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Bir belki gibi kırılgan ve kurşuni</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Heterojen çığlıkların bir açıklık çağrısı olduğunu düşünüyorum. Açıklık, seçim yapmaya davettir. Belki katılaşmış düşünce ve duygu dünyalarımızı yumuşatabilirler ve böylece daha şartsız, biçimsiz bakabiliriz dünyaya. Yakalanıp içinde dönüp durduğumuz, çırpınıp durduğumuz, debelenip durduğumuz girdaptan başımızı kaldırıp gürül gürül ve doludizgin nehre bakmaktan söz ediyorum. Başka bir dünyanın havasını koklamaktan… Kuantum fiziğinin öncülerinden Niels Bohr’un söylediği gibi, “her şeyin kabul olarak değil de soru olarak anlaşılması gerektiğinden”… Her ne kadar güç olsa da bu. Çünkü girdaplarla akış arasında muazzam bir gerilim vardır geçişleri zorlaştırıp (hata) imkânsızlaştıran. Burada belki de asıl sorulması gereken bir soru var: Dünya ve giderek evren, bize göründüğü gibi, birbirini dışarlayan, birbirine rakip, düşman şeylerin, nesnelerin, bedenlerin birbiriyle kapışma, kavga, mücadele sahası olabilir mi? Eğer kendini dünyadan ayrı, farklı bir varlık olarak görüyorsan öyle yapılıp edildiğin bir dünyayı uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp ediyorsundur. Çünkü “Görmek, yapmaktır.”<a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftn4"><strong>[4]</strong></a>&nbsp;Çünkü gözlemci ile gözlemlediği şey ayrılmazcasına bir bütündür.</p>



<p class="has-medium-font-size">Ah, evet dünya hakkında bir dünyayım. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, yiyip içtiğim şeyler, nesneler, bedenler de dünya hakkında birer dünya… Öyleyse onlardan ayrı, farklı ve bağımsız olamam. İç içeyiz işte, aynı dünyanın mahsulleri ve tohumlarıyız, aynı evrenin mahsulü ve tohumu. Tek, biricik ve eşsiz paydamız bu. Bunun dışındaki her şey böler, ayırır, parçalar. Aha işte indirgendiğin, bağlandığın yerden de dünya birbirinden ayrı, uzak, farklı şeylerin, nesnelerin, bedenlerin, benlerin kapıştığı, savaştığı bir yer olarak görünür.</p>



<p class="has-medium-font-size">Hisseden ve hissetmeyen bütün varlıkları, bütün yönleri hurra, hurra, hurra diye selamlayarak bir kez daha çığıralım: “Görmek yapmaktır” ve görmekten daha kallavi bir eylem yoktur.</p>



<p class="has-medium-font-size"><em>Bir de</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><em>flamingoların yavaş yavaş ama birlikte</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><em>tek parça bir bütün olarak havalandığı</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><em>yerden göğe bakalım</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><em>hepimiz gerçekten mutlu olabiliriz.</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>(</strong><em>Mühür</em>, Mart-Nisan 2009, sayı 24<strong>)</strong></p>



<p class="has-medium-font-size"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftnref1"><strong>[1]</strong></a>&nbsp;<em>Komünist Manifesto</em>,&nbsp;<strong>Karl Marx</strong>,&nbsp;<strong>Friedrich Engels</strong>.</p>



<p class="has-medium-font-size"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftnref2"><strong>[2]</strong></a>&nbsp;Karmaşıklık, o sistemi daha önemli, ayrıcalıklı yapmaz, her şeye daha çok bağlar.</p>



<p class="has-medium-font-size"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftnref3"><strong>[3]</strong></a>&nbsp;Manuel De Landa,&nbsp;<em>Çizgisel Olmayan Tarih</em>, Metis Y., İstanbul, 2006. bkz. s. 17, 18.</p>



<p class="has-medium-font-size"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftnref4"><strong>[4]</strong></a>&nbsp;David Bohm, kuantum mekaniği fizikçisi.</p>



<p class="has-medium-font-size"></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/">Bilgisayarağı – İnternet – Ağ Dolaşımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4387</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019  SAYI 48 &#8211; Terör Kavramına Felsefi Bakış &#8211; Serhat Tuna</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/09/12/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-teror-kavramina-felsefi-bakis-serhat-tuna/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/09/12/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-teror-kavramina-felsefi-bakis-serhat-tuna/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Sep 2019 11:03:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Camus]]></category>
		<category><![CDATA[başkaldıran insan]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi yaz 2019]]></category>
		<category><![CDATA[felsefi bakış]]></category>
		<category><![CDATA[fransız devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[İoanna Kuçuradi]]></category>
		<category><![CDATA[reign of terror]]></category>
		<category><![CDATA[serhat tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Susan Sontag]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<category><![CDATA[terrere]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[William James]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3104</guid>

					<description><![CDATA[<p>Terör, terörist ve terörizm gibi kavramlar sadece ülkemizde değil, tüm dünyada sürekli gündem oluşturan ve hemen her ülkede yaşanan bir gerçek haline gelmiştir. Bir bakıma kitlesel savaşlar yerini günümüzde herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrinde her an yaşanabilecek bombalama, araçlarla insanları ezme, bıçaklama ve daha birçok farklı yöntemlerle günlük yaşamlarını sürdüren masum sivillere yönelik eylemlere [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/12/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-teror-kavramina-felsefi-bakis-serhat-tuna/">Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019  SAYI 48 &#8211; Terör Kavramına Felsefi Bakış &#8211; Serhat Tuna</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/serhat-tuna.png?w=697" alt="" class="wp-image-3105" /></figure>



<p><strong>Terör, terörist ve terörizm gibi
kavramlar sadece ülkemizde değil, tüm dünyada sürekli gündem oluşturan ve hemen
her ülkede yaşanan bir gerçek haline gelmiştir. Bir bakıma kitlesel savaşlar
yerini günümüzde herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrinde her an
yaşanabilecek bombalama, araçlarla insanları ezme, bıçaklama ve daha birçok
farklı yöntemlerle günlük yaşamlarını sürdüren masum sivillere yönelik
eylemlere bırakmıştır. Terör örgütlerinin adları ve yöntemleri zaman zaman
değişikliklere uğramakta, sadece örgütler değil “devlet terörü” gibi söylemlere
de sık rastlanmaktadır. Birçok bilim adamı, terör uzmanı terör üstüne
çalışmalar yapmakta, makaleler yazmakta ama esas noktayı pozitif bilim yapma
adına kaçırmaktadırlar. Terörün felsefi alt yapısı gözden kaçırılıp, arka
planda kavramların içerik ve işlevi gözardı edildikçe bu çalışmaların
yayımlanmış makale olmaktan öteye geçemeyeceği gerçeği değişmeyecektir. Kavramın
neyi ifade ettiğini bilmezseniz ya da ona muğlak bir tanım yüklerseniz kavram
yanıltıcı olabilir. William James</strong><a href="#_ftn1">[1]</a><strong> şöyle söyler: “Bir kavramı anlamak
için onun ne anlama geldiğini bilmelisiniz. Daima bir bu veya bunu soyut bir
parçası anlamına gelir ki ilk kez onunla algısal dünyada tanışıklık kurarız, ya
da böyle soyut parçaların bir toplanması anlamına gelir. Tüm kavramsal içerik
ödünç alınmıştır: Renk kavramının ne anlama geldiğini bilmek için kırmızı, mavi
veya yeşili görmüş olmalısınız;…” Şimdi terör kavramına bu çerçevede ele
alalım.</strong><strong></strong></p>



<p></p>



<p><strong>I- Terör Kavramı</strong></p>



<p>Amerika Birleşik Devletlerinin Pearl
Harbor’dan sonra kendi ülke toprakları üstünde yaşadığı en büyük saldırı ve
yıkım 11 Eylül 2001’de yaşandı. İnsanlık tarihinde “terörle savaş” kavramı da
asıl bu noktadan sonra yerini aldı. Igor Primoratz “Terrorism” başlıklı
makalesinde 11 Eylül’den önce terörizm konusunun felsefe tartışmalarında çok da
fazla yer almadığını, ancak bu saldırıdan sonra bu kavramın felsefe gündeminde
yer aldığını söylemektedir. Ancak Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin “Terörü bir
olgu olarak değerlendirip nasıl ortaya çıktığını, geliştiğini, bir metod haline
geldiğini görüp ona göre tedbir almalı… Terörizm çağımızda uluslararası bir
olgudur, ama dünyada resmi bir terör tanımı yok. Çünkü bu devletlerin işine
gelmiyor. Terör, sadece bir siyasal mesele olarak kabul edilemez; onu, hiç
şüphe yok bir tarihsel ve felsefe arka plan üzerinden okumak gerekir… Daha önce
de yazmıştım, ama şimdi tam sırası gelmişken tekrarlamak istiyorum: Terörü bir
felsefi problem olarak en kuşatıcı bağlamda temellendiren düşünür, Albert
Camus’dur.” sözleriyle ifade etmeye çalıştığı Terörizm ve Felsefe konusundaki
düşüncelerinde, Primoratz’ın aksine Camus’da felsefi anlamda terör kavramının
ayrıntılı olarak verildiğini görmekteyiz.</p>



<p>Albert Camus <strong><em>Başkaldıran</em></strong> İnsan adlı
eserinde terörü “Bireysel Yıldırıcılık”, “Devlet Yıldırıcılığı ve Usdışı
Yıldırı” ve “Devlet Yıldırıcılığı ve Ussal Yıldırı” bölümlerinde ayrıntılı
olarak ele almıştır. Camus eserinin girişinde şöyle der: “Bir tutku cinayetleri
vardır, bir de mantık cinayetleri. Aralarındaki sınır belirsizdir. Ama ceza
yasası oldukça elverişli bir biçimde, kasıt kavramıyla ayırır bunları
birbirinden. Kasıt ve kusursuz cinayet çağında yaşıyoruz.” Camus’nun “kasıt ve
kusursuz cinayet çağında yaşıyoruz” sözlerinde bir bakıma terörü görüyoruz.
“Mantık cinayetleri” kavramına ise canlı bombaları örnek verebiliriz. Bu
noktada gözden kaçırılmaması gereken husus, Camus’nun 1950’lere kadar olan
süreç için belirleyici bir rol oynayabileceğidir. Camus Bireysel Yıldırıcılık
adlı bölümün oldukça uzun bir şekilde 1878 yılında Rus terörizminin nasıl
doğduğunu ve devrime giden süreci ele alır.</p>



<p>Terör kelimesi Fransızca’dan gelmektedir.
Kökeni ise Latince “terrere”dir. Aslında ilk kez Fransız ihtilalinde “reign of
terror”&nbsp;şeklinde kullanılmıştır.
Kelimenin o dönem için taşıdığı anlamla, günümüzde taşıdığı anlam oldukça
farklıdır. O dönemde, demokrasi ve eşitliğin korunması adına her türlü baskı ve
şiddetin uygulanması gerektiğini ifade etmekteydi. Ama asıl ilginç olan nokta
hala resmi bir tanımın ortaya konmamış olmasıdır.</p>



<p>Terör, terörizm, terörist gibi
kavramlar her devletin işine geldiği gibi tanımlandığını söylersek çok da
yanlış bir şey söylemiş olmayız. Örneğin, ABD Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin
Komutanlığı istihbarat birimlerince 15 Ağustos 2005 yılında yayınlanan “Terrorism”&nbsp;başlıklı raporda terörizmin tarihsel
gelişimi ele alınır. Raporda, terörizmin İlkçağ’dan beri varolan bir olgu
olduğu, Romalıların “sicarii” dedikleri, Türkçeye hançerli adamlar diye
çevirebileceğimiz, grubun Roma işgal kuvvetlerine karşı terörist eylemde
bulundukları, daha sonraları Haçlı seferleri sırasında Şii İslam grupları
tarafından düşman liderlerini hedefleyen çeşitli saldırıların düzenlendiğinden
söz edilmektedir. Rapor eski çağlarda yaşanan bu tip eylemlerin günümüz
terörist eylemleriyle ilintili olduğunu, 20. yüzyılın soğuk savaş döneminde de
Sovyetler Birliği’nin dünyadaki devrimci hareketlere dolaylı ya da dolaysız
destek verdiğini, komünist olmayan ülkelere kendi politik sistemini ihraç etme
amacıyla dünya çapında şiddet ve terör olaylarının temel sebebi olduğunu ileri
sürmektedir. Yine aynı raporda modern terörizm çağının da 1968 yılında FKÖ
(Filistin Kurtuluş Örgütü) tarafından gerçekleştirilen Tel Aviv-Roma uçağının
kaçırılma eylemiyle başladığı söylenmektedir. 1970’li ve 80’li yıllarda
Sovyetler Birliği’nin çeşitli grup ve bireylere maddi desteğin yanı sıra silah
ve cephane sağladığı KGB ve GRU (Doğu Alman Gizli Servisi) tarafından
istihbarat işbirliği yapıldığını, özellikle Doğu Almanya ve Çekoslovakya’da
kamplarda eğitim verildiği, Libya gibi radikal rejimlere sahip ülkelere silah
verildiği ileri sürülmektedir. </p>



<p>Günümüzde ise, terörizmin Sovyetler
Birliği’nin çöküşüyle bir evrim sürecine girdiğini, 1980’li yıllarda tüm
terörist oluşumların ancak %3’ü olan radikal İslami grupların 1995’lerde
%46’lara çıktığı ve artarak da devam ettiği belirtilmektedir. Global ekonomi ve
gelişen iletişim teknolojileriyle terörizmin anlamının ve taktiklerinin de
değiştiği, radikal islami terör örgütlerinin yanısıra, küreselleşme karşıtı,
çevreci örgütlenmelerin de devrimci ideolojilerin yerini aldığı iddia
edilmektedir. Rapor özetle terörizmin politik çatışmalarda bireyler tarafından
olduğu kadar devletler tarafından da kullanılan özel bir taktik, dolayısıyla da
terörizmin politik bir sorun olduğunu söylemektedir.</p>



<p>Görüldüğü üzere, rapor terörizmi
sadece politik kaygılar üzerinden tanımlamaya ve tarihsel arkaplanını vermeye
çalışmaktadır ki bu durum İoanna Kuçuradi’nin şu söyledikleriyle çelişmektedir:
“Terör, sadece bir siyasal mesele olarak kabul edilemez; onu, hiç şüphe yok bir
tarihsel ve felsefe arka plan üzerinden okumak gerekir.” Bu noktada
Kuçuradi’nin terör tanımı da önemlidir: “Terör, örgütlü bir grupun, psikolojik
baskı yoluyla siyasal/ideolojik istediklerini dolaylı olarak kabul ettirmek
için; bu istediklerinin gerçekleşmesine engel oluşturduğunu düşündüğü kimseleri
korkutmak, yıldırmak ya da safdışı etmek için; veya doğrudan doğruya öç almak
için, sistematik bir biçimde gerçekleştirdiği ya da gerçekleştirmekle tehdit
ettiği, bazı insan haklarını çiğneyen ya da kamu veya özel mülke önemli
sayılabilecek zararlar veren şiddet eylemleridir.”</p>



<p>Kanımca bu rapor, ABD’nin olayları
sadece kendi penceresinden ele alarak kendini mağdur olan ve bu işten en çok
zarar gören bir devlet yerine koyma çabasından yola çıkarak hazırlanmıştır.
Eğer Sovyetler Birliği Eğitim-Doktrin Komutanlığı tarafından hazırlanmış bir
rapor olsaydı -ki olması çok da zayıf bir ihtimal değil (nedense hemen her
ülkenin silahlı kuvvetleri bünyesinde bir eğitim-doktrin komutanlığı kuruluşu
vardır)- o raporda da mağdur Sovyetler Birliği ele alınacaktı.</p>



<p>Sosyal Bilimler, terörizm kavramını
nedenleri ve sonuçları bağlamında ele alır. Tarih bilimi ise terörizmin zaman
içinde geçirdiği değişimler ve geçmişteki izleri üzerinde odaklanır. Felsefenin
ise iki temel sorusu vardır. İlki kavramsaldır: ”Terör nedir?” İkincisi ise
ahlak açısından ele alınır: “Terörizm ahlaksal açıdan haklı çıkarılabilir mi?”
Kavramsal açıdan ele alındığında, daha çok şiddetin bir biçimi olarak
düşünülür. Terör kimi tanımlarda şiddetin temel amacı olarak verilir ve
çoğunlukla da siyasal/ideolojik doğrultuda yürütülen bir yıldırmadır.<br></p>



<hr class="wp-block-separator" />



<p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Kaynak Metin: Some
Problems of Philosophy, A Beginning of an Intoduction to Philosophy, by William
James, Longmans, Green, and Co., Fourth Avenue &amp; 30th Street, New York,
1916</p>



<p> Yazının tamamını aşağıdaki linkten PDF olarak okuyabilirsiniz.) </p>



<div class="wp-block-file"><a href="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/terc3b6r-kavramc4b1na-felsefi-bakc4b1c59f.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Terör Kavramına Felsefi Bakış</a><a href="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/terc3b6r-kavramc4b1na-felsefi-bakc4b1c59f.pdf" class="wp-block-file__button" download>İndir</a></div>



<p class="has-text-color has-large-font-size has-vivid-red-color"><strong>Serhat Tuna</strong></p>



<p>Marmara Üniversitesi, Eğitim
Fakültesi İngilizce Öğretmenliğinden mezun olan Serhat Tuna, Deniz
Kuvvetlerinde Öğretmen Subay olarak görev yapmış ve 2004 yılında emekli
olmuştur. Daha çok müfredat geliştirme ve eğitim uygulamalarından sorumlu
olarak görev yapan Dr. Tuna, Maltepe Üniversitesinde İnsan Bilimleri, Psikoloji
ve Felsefe yüksek lisans, yine aynı üniversitede Dil Felsefesi üzerine doktora
yapmıştır. 2004-2011 tarihleri arasında İstanbul Özel Marmara Kolejinde Yabancı
Diller Bölüm Başkanı olarak çalıştıktan sonra, 2011 yılında İzmir’e
yerleşmiştir. 2011 yılından günümüze Yabancı dil eğitimi yayıncılığında, Eğitim
Danışmanı, Öğretmen Eğitmeni ve Eğitim Koordinatörü olarak iş hayatına devam
etmektedir.</p>



<p></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/12/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-teror-kavramina-felsefi-bakis-serhat-tuna/">Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019  SAYI 48 &#8211; Terör Kavramına Felsefi Bakış &#8211; Serhat Tuna</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/09/12/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48-teror-kavramina-felsefi-bakis-serhat-tuna/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3104</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019 &#8211; SAYI 48</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Sep 2019 18:04:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[adil izci]]></category>
		<category><![CDATA[burak nefesoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Cem Uzungüneş]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[gernika]]></category>
		<category><![CDATA[Goethe]]></category>
		<category><![CDATA[ibrahim yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[mahmut aksoy]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa eroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa şanlı]]></category>
		<category><![CDATA[onur behramoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[özkan satılmış]]></category>
		<category><![CDATA[paul eluard]]></category>
		<category><![CDATA[rojda erdem]]></category>
		<category><![CDATA[seamus heaney]]></category>
		<category><![CDATA[serhat tuna]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[şiir kerimdir]]></category>
		<category><![CDATA[şiirden hisse]]></category>
		<category><![CDATA[Şiirlemeler]]></category>
		<category><![CDATA[Tamer Gülbek]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş cini]]></category>
		<category><![CDATA[volkan hacıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[yaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3093</guid>

					<description><![CDATA[<p>Denizsuyukâsesi&#8217;nin Yaz 2019, 48. sayı &#160; Alacalandı mı üzüm durmaz yürür şaraba sonrası şiir kerim “Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/">Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019 &#8211; SAYI 48</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h4 class="wp-block-heading">Denizsuyukâsesi&#8217;nin Yaz 2019, 48. sayı</h4>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/denizsuyukc3a2sesi-yaz-2019-sayc4b1-48.png?w=724" alt="" class="wp-image-3095" /></figure></div>



<p>&nbsp;</p>



<div class="wp-block-file"><a href="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/denizsuyukc3a2sesi-yaz-2019-sayc4b1-48-2.pdf" target="_blank" rel="noreferrer noopener">Denizsuyukâsesi &#8211; Yaz 2019 &#8211; sayı 48</a><a href="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/denizsuyukc3a2sesi-yaz-2019-sayc4b1-48-2.pdf" class="wp-block-file__button" download>İndir</a></div>



<p><strong>Alacalandı
mı üzüm </strong></p>



<p><strong>durmaz
yürür şaraba</strong></p>



<p><strong>sonrası
şiir kerim</strong></p>



<p>“Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak çok zor. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akış ve oluşlar… </p>



<p>Şiir, dolaşımdır, akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Hobaaa  <strong>potlatch</strong>!  Potlatch, unutulmuş bir şey…  Kızılderili kabilelerindeki alışverişe verilen isimdir potlatch. Kızılderililer, verilen armağana (gift) sessiz kalmazlardı, karşılığında bir şey verirlerdi hemen hiç tereddüt etmeden. <strong>Marcel Mauss</strong> -işbölümü teorisini ortaya atan <strong>Emile Durkheim</strong>’ın yeğeni ve çalışma arkadaşı- <strong>The Gift</strong> (Armağan) adlı kitabında “potlatch’ı bölünmenin olumsuzlanması, bütünün bir onaylaması” olarak görür. “Bu” der <strong>Mauss </strong>potlatch için, “hiç kimsenin dışlanmasına gerek olmayan -ya da dışlanması imkansız- ilk yuvarlak masaydı.” Böyle bir ilişki ve iletişim biçimi olarak Potlatch, Mauss’a göre <strong>Altın Çağ</strong>’ın bir yankısıdır da aynı zamanda. Buraya bir parantez açabilir miyim: 1930’de <strong>Luis Bunuel</strong>’in çektiği <strong>L’age Do’r</strong> (Altın Çağ) filmi örneğin, <strong>modern zamanlara küfür</strong> olarak izlenmelidir. Aslında potlatch hiç de yabancı olmadığımız bir ilişki ve iletişim biçimi. Yeni bir nefes alırken biraz önce aldığımız nefesi vermek zorundayız. Aldığımız vermekten, verdiğimizi almaktan söz ediyorum. Hoş, son derece karmaşık ve bilmem kaçıncı nesil bedenlerimizin yapıp ettiği bir şeydir bu ve &#8216;ben&#8217; denilen şeyin bu işte bir dahli yoktur. Beden, kendi kendine nefes alıp verir. İsterseniz deneyin, ne demek istemediğimi anlayacaksınız. </p>



<p>&#8220;Şiir, dolaşımdır, akış. Önemli olan şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun&#8221;da kalmıştık, devamla: Bir şiiri, şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basitinden iyi-kötü şiiri kodu. </p>



<p>‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Her an bütün anlam, değer ve kuralları yok eden o “her şeyi yadıysan ruh” kendi kendine kendini de yadsıyarak hareket ediyor. Hem <strong>Özyapım</strong> hem de <strong>Özyıkım</strong>’dır o. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.” Hobaaa”</p>



<p>Bu satırlar on sene öncesinden. <strong>Mühür</strong> dergisinin Mart-Nisan 2009 tarihli 24. sayısında yayımlanan <strong>Ağ Dolaşımı-İnternet</strong>, adlı yazımdan. Buradayım. Bahar bahar baharıyorum: </p>



<p>İnternet öncesi “bir yerden, belirli merkezlerden çok yere, yani her yere” anlam, değer ve kurallar üretimi, dağıtımı şimdilerde merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden, her yerden çok yere, her yere” şeklinde değişiyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için hiyerarşik, tekelci anti pazarlar (kapitalist) için hiç kuşkusuz tehdittir. Şimdilerde, dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir <strong>merkezi karar alıcı</strong>’nın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor. </p>



<p>Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar… Şimdi, burada oluşanın şekli şemalı öncekine benzemez, feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır tıpkı köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez. Akış, akışları denetleyen ya da akışa, akışlara blok koyan pıhtılaşmalar vardır. Akışları geçirebildiği gibi onları engelleyen pıhtılaşmalar… İnsanlar akışların kendi üzerilerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışın, akışların sürekliliği esastır. Deleuze’ün özellikle vurguladığı gibi insanlar en çok selden korkar. Yani akışın (varoluş, doludizgin ve azgın bir akıştır) kendilerini savurup sürüklemesinden… Ama nafile; akışlar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden, dışından akıp geçer her defasında aşındırıp var olanı yeniden yapılandırarak. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak yaşam sürer, oluşur durur her defasında yeniden, var oluruz. Yaşamın ya da varoluşun “telafi edici” gücüdür bu.</p>



<p>Aldı varoluş cini olduğundan hiç kuşku
duymadığın Mephisto, Goethe eliyle:</p>



<p>“Hep yadsıyan o ruhum ben</p>



<p>&nbsp;çünkü oluşan her şey,</p>



<p>&nbsp;yok olmayı hak eder” diye </p>



<p>uçsuz
bucaksız bir ovayı</p>



<p>bir
sabah pattadan önüne bırakıverdi</p>



<p>bunu
hatırlıyorsun</p>



<p>o ovada
gezinirken</p>



<p>“doğum,
dışa ölmekse</p>



<p>içe
doğmaktır ölüm”, demiştin sen de.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/bir-c59fiirlemem-var.png?w=411" alt="" class="wp-image-3323" /></figure>



<p><strong>Bir
şiirlemem var</strong></p>



<p>Her aldığım nefeste kâinatı içime çekiyor her verdiğim nefeste
geri veriyorum. Hiçbir şey bende kalmıyor, ben hiçbir şeyde kalmıyorum. Kendi
kendime kendimi soluyor, kendi kendime kendimi soludukça kendimi var ediyorum. Kendi
kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça var eden bir şeyim ben, bir
nesne, bir beden. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça var
eden bu şeyin, bu nesnenin, bu bedenin aklı, kalbi, bilinciyim ben. Dünya
hakkında bir dünya, güneş sistemi hakkında bir sistem, Samanyolu Gökadası
hakkında bir ada… Şimdi, şu an, burada her şeyle, her nesneyle, her bedenle
(börtü böcekle, kuarklarla, atomlarla, moleküllerle, yıldızlarla, süper
novalarla, nötrinolarla, lemurlarla, kertenkelelerle, dağlarla, çakıl
taşlarıyla, nehirlerle, vadilerle) birlikte yalnızca var oluyorum. Var olmaktan
başka ne bilirim! Bunun bilgisi, bunun bilinciyle her şeyi, her nesneyi, her
bedeni saygıyla, sevgiyle, şefkatle selamlıyorum. </p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/c3a7illiplopom-diyarc4b1.png?w=300" alt="" class="wp-image-3324" /></figure>



<p><strong>Çilliplopom Diyarı</strong></p>



<p>Biz
burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz.</p>



<p>Biz
burada, kötülüğü var edeceği için hiçbir şeye iyi demeyiz.</p>



<p>Biz
burada, önemsize işaret edeceği için hiçbir şeye önemli demeyiz. </p>



<p>Biz burada her şeyi birbirine bağlayan ortak kalıpla ilgiliyiz. Ve bu kalıp uyarınca karmaşıklaştıkça daha çok, daha çok bağlanıyoruz birbirimize ve her şeye.</p>



<p>&#8220;Var&#8221;, dediğimde &#8220;Yok&#8221;
kendiliğinden var olur. Yani &#8220;Var&#8221;, &#8220;Yok&#8221;u var eder.
&#8220;Yok&#8221;, dediğimde ise &#8220;Var&#8221; kendiliğinden var olur. Yani
&#8220;Yok&#8221;, &#8220;Var&#8221;ı var eder.</p>



<p>&#8220;Kötüye&#8221; işaret edeceğinden
&#8220;İyi&#8221; ya da &#8220;İyiye&#8221; işaret edeceğinden &#8220;Kötü&#8221;
diye bir şey yoktur Çilliplopom Diyarı’ında.</p>



<p>Ya da &#8220;Var&#8221;, &#8220;Yok&#8221;tur;
&#8220;Yok&#8221;, &#8221; Var&#8221;dır.</p>



<div class="wp-block-columns is-layout-flex wp-container-core-columns-is-layout-9d6595d7 wp-block-columns-is-layout-flex">
<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/04/c4b0yinin-ve-kc3b6tc3bcnc3bcn-c3b6tesinde.jpg?w=576" alt="" class="wp-image-1428" /></figure>
</div>



<div class="wp-block-column is-layout-flow wp-block-column-is-layout-flow">
<p>Kötülüğü mü yok etmek istiyorsun iyiliği ortadan kaldır
öyleyse!</p>



<p>Şunu açık etmeli: Birbirini dışarılayan her şey
aslında birbirini buyur edip içeriye alıyor, yani içeriliyor. Bu yüzden mutlak,
yüzde yüz bir varlık/yokluk, ölüm/dirim, kış/bahar, düzen/kaos, uyku/uyanıklık,
denge/uzak denge yok. Tabii, bunu söylediğim anda “Var”a da işaret etmiş
oluyorum.</p>



<p>İskambil kâğıtları kulesidir bu! İkilikler
üzerinden yükselip yapılanan. Ancak kâğıtlardan bir tanesini aradan çekersem
kule kendiliğinden yıkılır.</p>
</div>
</div>



<p><strong>Pirelenme süreci</strong></p>



<p>Büyüklüklere
ve küçüklüklere kafayı takmış bir uygarlığımız var, yani niceliğe. Ve bu yüzden
bir damla suyun okyanus gibi davrandığını kafamızda canlandıramıyoruz. Ya da
kasırganın aslında bir esinti olduğunu… </p>



<p>Aldı
Amerikalı bilim insanı ve matematikçi ve aynı zamanda da eşik cinim Benoît B.
Mandelbrot, Jonathan Swift üzerinden: </p>



<p>“Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”</p>



<p><strong>Olumlama
ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun, konuşun! </strong><strong>&nbsp;</strong></p>



<p>“Olumlama”
ve “Değilleme” yapmadan konuşmak Roland Barthes’ın
Romanın Hazırlanışı I’in&nbsp; (Collège de
France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği
Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir
grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi
demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu
yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. </p>



<p>Bu yüzden “bu, iyidir” dersem aldırmayın edin, “şu, kötüdür
dersem” boş verin. Aha işte aldı bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım
Rilke:</p>



<p>I’m so afraid of peoples’s words.</p>



<p>They say everything so clearly:</p>



<p>And this is called dog, and that is called house,</p>



<p>And here is the beginning and the end is there.</p>



<p>Ah canım benim, fırlatma rampam, kaçış çizgim nerden buldun
bunları, kim fısıldadı bunları sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama,
kaçış çizgisi hizama:</p>



<p>İnsanların sözleri <em>beni
de çok korkutuyor be dostum</em></p>



<p>Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:</p>



<p>Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,</p>



<p>İşte burası başlangıç, şurası da son.</p>



<p>Haydi, bu şudur, şu budur demeden, olumlama ve değilleme
yapmadan konuşalım, konuşalım, konuşalım… Kalbim, kaburgalarımın altında küçük
bir gök cismi ve ben, ne buyurduysa kalbim onu yaptım, diyeceğim kalbi varsa
yürünesi, koşulasıdır&#8230; Kadim bir ayettir bu, kalbi olmayan hayali ve kurgusal
yolların akıştan bizi ayrı düşürdüğüne, bizi bir girdaba sürüklediğine dikkat
çeken işaret parmağıdır, kaydediyorum.</p>



<p><strong>Büyük
Boşalma</strong></p>



<p>Hava giderek kararıyor sevgilim, ateşi koruyalım, ateş
bizim dinimiz. Var olmanın dayanılmaz hafifliği mi, hadi oradan be, var olmanın
büyüsünden, o tek, o eşsiz ve biricik ağırlığından, sorumluluğundan, karanlığa
kızmadan aydınlığı sevmenin şekli şemalından söz etmek istiyorum. İzin verin,
biraz eşeleneyim burada. Etrafımızda gördüğümüz her şey; nesneler, bedenler, kafamızı
kaldırdığımızda gördüğümüz yıldızlar, güneş, ay; aha işte yakınlardaki bir
tepenin yamacında hışırdayarak ilerliyor bir yılan, şiir orada, git katıl, o, kendilerini
anbean daha büyük bir ben, yani daha büyük bir bütün olan atomlara açan kutlu
bir halktır kurklar, hiç geri kalır mı, kendilerini moleküllere açan başka
kutlu bir halk, atomlar ve etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz,
kokusunu içine çektiğimiz, yediğimiz içtiğimiz her şey dengeden uzak dengeye, bir
başka deyişle düzenden kaosa müthiş bir akışın, trafiğin mahsulü… Tabii bu
akışın (flux, olmaktan oluşa, from being to becoming,&nbsp; diyordu buna uz görüşlü bir bulut olduğundan
emin olduğum Nietzsche) tersi de var. Şunu söylemeye çalışıyorum: Denge ve uzak
denge; düzen ve kaos aynı bütünün, akışın mutlak, yüzde yüz olmayan iki uğrak
yeridir. Bu yüzden varoluşta her şey mümkün değil, zorunludur. Düşünelim:
Başlangıçta, tabii görece bir başlangıçtır bu, 60’lı yıllarda termodinamikte
bir devrim yaratmış ve bu yüzden <strong>termodinamiğin
şairi</strong> olarak da bilinen ve 77’de Nobel Kimya Ödüllü adamım, eşik cinim <strong>Ilya Prigogine</strong>, Big Bang (Büyük
Patlama)’i bir başlangıç olarak değil de termodinamik istikrarsızlığın herhangi
bir noktası olarak görür, saygılarımı yazıyorum, ne diyordum, başlangıçta (başlangıçsızlık
ve sonsuzluktan söz ediyorum) her şey mükemmel bir denge ve düzendedir her şey,
sonra yavaş yavaş ve hızlı hızlı denge ve düzenden uzak denge ve kaosa doğru
uzaklaşır. </p>



<p><strong>Baharı karşı konulmaz
bir enerji biriktirir doğa, kışın</strong></p>



<p>Hep denge ve düzendeysen; tiril tiril ve ütülü bir
gömlek gibi askıdaysan, katlanıp bir yere konulmuş bir battaniye isen, bir
divana serilmiş hiçbir kırışıklığı, buruşukluğu olamayan bir çarşaf gibiysen, o
gömleğin, battaniyenin, çarşafın bir hikâyesinin, bir hayatının olmadığı gibi
senin de bir hikâyen, hayatın olmaz, olmayacaktı. Diyeceğim düzen bozulmasıdır
hayat, simetri kırılması. Denge ve düzen gerilme, enerji biriktirme uğrağıdır.
Sonra patlama, öyle bir tazyiki vardır ki o yalnız, o devrimci anın, bu yüzden
büyük patlama deniliyor Big Bang için, yoksa bir yumurtanın falan patlaması
değildir. Yalnızca dengede biriken enerjinin müthiş bir tazyikle boşalmasıdır,
boşalıp, başta hızla ve giderek yavaşlayarak yayılıp dağılmasıdır.</p>



<p>Yaylanıp
oklanan, oklanıp yaylanan tipik bir tırtılın, ok-yay canlısının, belki de bir
tırtıldır evren, ileriye doğru hareketi, boşalması, yayılması, dağılması,
pervasızlığı ve isyanıdır. Bugün büyük patlama hala sürüyor, evren genişlemeye,
yayılmaya devam ediyor ama başlangıçtaki hızıyla değil, giderek yavaşlıyor.
Sonra termodinamik bir dengeye (ısıl ölüm) ulaşıp çökecek gibi görünüyor.
Bilinmez ama yönetmenliğini
Ian Sftley’in yaptığı Kevin Spacey, Jeff Bridges ve Mary McCormack’ın
başrollerini paylaştığı 2001 yapımı bir bilim kurgu film olan K-PAX’da,
Kevin Spacey, yani Prot
(K-PAX isimli bir gezegenden geldiğini iddia etmektedir) filmin sonunda
kendisini tedavi etmeye çalışan doktoru Mark Powell’a şöyle der: “Sana bir şey söylemek istiyorum Mark,
henüz bilmediğin bir şey, ama biz K-Pax&#8217;liler bunu keşfedecek kadar uzun
suredir varız. Evren genişleyecek ve sonra tekrar içine çökecek, sonra tekrar
genişleyecek. Bu işlemi sonsuza dek tekrarlayacak. Ama bilmediğin; evren tekrar
genişlediğinde her şey yine şimdiki gibi olacak. Bu arada ne hata yaptıysan bir
sonraki geçişinde tekrar yaşayacaksın. Yaptığın her hatayı tekrar yaşayacaksın.
Tekrar ve tekrar, sonsuza dek. Sana tavsiyem bu sefer doğru olanı yapman. Çünkü
bu an, elindeki tek şey.”</p>



<p>Hürmetler! Mis kokulu çiçekler.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/ben-kim-oluyorum-da.png?w=491" alt="" class="wp-image-3326" /></figure>



<p><strong>Küçük İskender…
Sevenlerinin başı (yarası) sağalsın! &nbsp;</strong></p>



<p>Küçük
İskender öldü. Yolu açık olsun. Böyle diyorum çünkü “Doğduğumuzda, akışın
(varoluşun, U. A.) belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra
öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde
yığınına dönüştürür.” Daha sonraki uzay-zaman düzenlemeleri için. İşte fiziksel
olarak bu hammadde yığınının ‘rahmetli’ olması için dilekte bulunmaktır “yolu
açık olsun” demek. </p>



<p>Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim,
hı</p>



<p>belki
de bir evin tuğlası?</p>



<p>Bunu
bilemeyiz elbette, kaç tane gül yetiştirir bir ceset?</p>



<p>Şair
Küçük İskender’e gelirsek: Aha işte Küçük İskender, son model, bilmem kaçıncı
nesil son derece karmaşık ve kendi aklı, kendi kalbi, kendi bilinci olan bir
beden vasıtasıyla görüp işittiği, dokunduğu, kokusunu içine çekip yediği,
içtiği şeylerin, nesnelerin, bedenlerin toplamıdır. Doludizgin ve azgın akışta
rastladığı ki rastlamak kapıp çalmak demektir, kapıp çaldığı, toplayıp
biriktirdiği bir deneyim yumağı, yaşantılar silsilesi, dünya hakkında bir
dünya… Burada ‘ben’ denilen şey ise bu nesnel, fiziksel şeyin, nesnenin,
bedenin aklının, kalbinin, bilincinin ötesinde kallavi bir tarih ve kallavi bir
coğrafya baskısıyla, yani arka plan ışımasıyla oluşan, oluşturulan bir şey. Şunu
açık etmeye çalışıyorum: “Bir eko sistemde enerji ve mineral akışları, belli
türdeki hayvanlar ya da bitkiler olarak tezahür eder (Ian, G. Simmons,
Biogeography: Natural and Cultural (Londra: Edward Arnold, 1979), s. 79).” Yani
Küçük İskender kallavi bir dönem baskısının ürünüdür, bunu göz ardı edemeyiz.
Bana ekosistemini söyle sana kim ya da ne olduğunu söyleyeyim!</p>



<p>Osman
Çutsay, “Öfke-Türk Çürümesinde Sanatın Rolü” adlı son kitabında “Sanatı çok
önemseyenler, ülkemizin, emekçilerimizin ve dilimizin emperyalizme satılmasına
en iştahlı bir biçimde teslim ve teşne olanlardı” diye kayıt koyup “Orhan
Pamuk, Murathan Mungan, Oya Baydar, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel, küçük
İskender, Elif Şafak…” gibi isimleri öne çıkararak “Bu isimlerin birer direniş
abidesi olduğunu ileri sürecek olan var mı?” diye sorar: “Herhalde yoktur”.</p>



<p>Ah,
evet usta bir şairdir Küçük İskender. Bunun aksini kimse söyleyemez. Ve “Gücü
yetenler şiire iltica etsin. Hele imkânı olanlar tez zamanda… Son sözüm bu olsun”,
<a href="https://www.artigercek.com/haberler/kucuk-iskender-siire-iltica-edin-son-sozum-de-bu-olsun">https://www.artigercek.com/haberler/kucuk-iskender-siire-iltica-edin-son-sozum-de-bu-olsun</a>
, diyerek öldü.
Ama hangi şiire?</p>



<p>Bir
daha söyleyeyim Küçük İskender’in şairliğini tartışmıyorum. Öyle ki “Yaşam
alanı azınlık oluştur. Deli dolu çağlayan bir ırmak gibi ya da tıslamalarını
kâğıda geçiren bir kaplan gibi ya da bir taşın üzerinde güneşlenen bir
kertenkele gibi yazar” Küçük İskender: “Yaşamın hanesine hep bir şeyler
bırakır; bir cıvıltı,
bir
kükreme, bir yaralı oluş manisi, yaşam cinsinden bir tıslama, çöl rengi, orman
tekinsizliği, oluş sesleri…” Bu satırlar 11 yıl önce kendisiyle ilgili yazdığım
yazıdan. Kendisine de göndermiştim. “Bir dergiye gönder”, demişti. Nitekim Sınır’da
dergisine yayımlanmıştı. </p>



<p>Tabii
işi abartanlar da var. Aha işte “Nâzım Hikmet nasıl 20’nci yüzyılda Türk
şiirinin temsilcisiyse, o da (Küçük İskender) 21’inci yüzyıldaki&nbsp;temsilcisidir”
<a href="http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/kucuk-iskender-cirilciplak-siir-41266004">http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hurriyet-pazar/kucuk-iskender-cirilciplak-siir-41266004</a> diyor Haydar
Ergülen. Abi be yüzyılın bitmesine daha 80 yıl var! </p>



<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/osman-c387utsay-c396fke-1.jpg?w=386" alt="" class="wp-image-1772" width="290" height="411" /></figure>



<p>Neyse… Aslında şöyle
bir bakıldığında bile, özellikle de 80’den sonra, birkaç istisna dışında, Türk
şiirinin ka’ale, çerçeveye alınabilecek bir isim çıkarmadığı, çıkaramadığı
hemen görülecektir. Kibirli, buyurgan, zorba, baskıcı sistemin son zamanlarda
herhangi bir şairi tehdit olarak görüp ciddiye aldığını bilen, gören, işiten
var mı? Yoktur. Çünkü direnen, “varolmanın dayanılmaz hafifliği”ne karşı çıkan,
bu ‘satha’ yayılan bir şair yok. Şiirin, başlı başına bir “reddiye” olduğunu
unutmuş görünüyor şairler. ‘İmgeveleyip’ duruyorlar işte. Sözüm ona sanat
yapıyor, ‘iç’lerini döküyor, sayıklıyorlar. Sanki bir ‘iç’leri varmış, sanki
ortada bir ‘iç’ kalmış gibi. Herhangi bir tehdit, yani şiir
içermediklerinden kimsenin umurunda bile değiller. Hatta kolektif egonun
teminatı olduklarını bile söylemek yanlış olmaz. </p>



<p>Şu
iyice bilinmeli: “Birçok bakımdan asıl önemli olan”, aslında “bu dolaşımın
ortaya çıkmasına yol açtığı belli biçimler değil, dolaşımın kendisi”dir. Dolaşım
dediğimiz şey akış, akıntı, varoluş… Öyleyse, çevremizde gördüğümüz her şey;
bizler, anlam, değer ve kurallar, börtü böcek, hayvanlar bu enerji, mineral
akışının ürünü şeyler, nesneler, bedenlerdir ve “Bu anlamda organik
bedenlerimiz, bu akışların geçici pıhtılaşmalarından başka bir şey değildir”. Hatta biraz daha
ileri gidip doğum dediğimiz şeyin aslında dünyanın ya da eko sistemin daha
küçük ölçekte kendi benzerini yaratması, dolayısıyla da kendi kendine kendini
tekrarlamasıdır diye buraya yeni bir başlık açmak bile mümkün. Şeyler, nesneler,
bedenler ise akışı, yani deneyimi, yaşantıyı mümkün kılan birer şey, birer
nesne, birer bedendir.</p>



<p>“Akış
(flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”,
“yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve
“süreksiz bir akıl” olarak mı? </p>



<p>Soru bu ve hayati… Hayati, çünkü “içeriden ve dışarıdan enerji
akışlarının” engellendiği son derece kibirli, buyurgan, zorba, yani emperyalist
ve aynı zamanda da cahil (cahil’i burada bütünden / dünyadan kopmak, bütüne
yabancılaşmak anlamında kullanıyorum), başka bir söyleyişle de insanbiçimsel anlam, değer ve kurallarıyla kapalı bir
sisteme (tipik bir monologdur) &nbsp;dönüştüğümüz artık kılavuz istemeyen bir köy.
Doğrusu, nesnel gerçekliğe uymayan zihinsel bir yapılanmamız, gerçekliğimiz
var. Tamam, yapılanmamız gerçek, ama hayali ve kurgusal.&nbsp;&nbsp; </p>



<p>Çöküş,
kapalı sistemlerin olmazsa olmaz (sine qua non) geleceğidir. Oysa çevremizde gördüğümüz her şey ucu
açık bir evrenin ürünüdür. Örneğin, kendilerini an be an daha büyük bir bütün,
yani ‘ben’ olan atomlara açan kutlu bir halktır kuarklar. Yalnızca kuarklar mı?
Değil elbette. Atomlar, moleküllere, moleküller çevremizde gördüğümüz şeylere,
çevremizde gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içimize çekip
yediğimiz, içtiğimiz şeyler ise dünyaya açar kendilerini. Başka bir söyleyişle
bütün bu şeyler, nesneler, bedenler dünya hakkında birer dünyadır. </p>



<p>Kapalı
sistemler ancak laboratuarlarda olur. Kim bilir belki de deneye tutulduğumuz ya
da kendimizi deneye tuttuğumuz bir laboratuardır dünya, olamaz mı? Ve imkân ve
kabiliyetlerini tüketinceye kadar evirilen kapalı sistemler sandığımızdan çok
daha hızlı ve hayal edilmesi imkânsız sonuçlarıyla birdenbire çökerler. Henry
Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin
yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” diyordu,
anımsayalım. Aha işte John Zerzan da “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi” dediği
bu durumun, <em>iki milyar yıl Aden’de
yaşadıktan sonra son on-on iki bin yıldır, Neolitik (Tarım) kalkışmasından bu
yana, </em>özellikle şiddetini ve baskısını artırdığını sık sık vurgular<em>.</em> </p>



<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/bir-denklemim-var.png?w=573" alt="" class="wp-image-3328" width="430" height="758" /></figure>



<p><strong>Bir denklemim var</strong></p>



<p>Doğumu uzun süren şeylerin, nesnelerin,
bedenlerin, örneğin dağların ölümü de uzun sürer. Şöyle de denilebilir daha az
akışkan şeyler, örneğin, katı, sert ve hareketsiz gibi görünen şeyler ağırdan
alıp zamana yayarlar kendilerini.</p>



<p>Ancak, ne diyordu <strong>Nietzsche</strong>: Eğer duyularımız
yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük.
Yani düzen ve kaos ya da uyku ve uyanıklık ya da denge ve uzak denge mutlak
olmayan iki uğrak yeridir. Diğer bir deyişle yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi
yüzde yüz bir kaos da yoktur. Düzen ve kaos iç içedir.</p>



<p>Şöyle
kalp irisi bir mana irisi bulabilir miyim diye epey eşelendim. Taktir elbette
sizin.</p>



<p><strong>Şimdi fasıl zamanı,
tabii önce fasıl heyeti</strong>:</p>



<p>Bu benim
hayatım, kimse karışamaz diye kasım kasım kasılarak
gezinirsin etrafta, ama damperli bir kamyon ya da seken bir kurşun ya da canlı
bir bomba gelip karışıverir hayatına. Şöyle diyebiliriz öyleyse: Asıl olarak
bir bütünün hayatı, hikâyesi var. Sen de hiç kuşkusuz bir bütünsün, ama daha
büyük bütünlerin içinde. Ailenin, yakın/uzak çevrenin, okulun, toplumun, anlam,
değer ve kuralların, eko sistemin, bir ülkenin, dünyanın, evrenin… Tabii bütünle
karşılıklı bir etkileşim söz konusu. Bir başka deyişle yapıp ettikçe yapılıp
edilen, yapılıp edildikçe yapıp eden bir organizmasın. Yani hayatım dediğin şey
başka hayatlarla, başka hikâyelerle, başka anlam, değer ve kurallarla çevrili. İç
içesin her şeyle, yani hep bir bütün söz konusu. Savaşlar ya da hastalıklar ya
da terör bu yüzden hepimizi ilgilendiriyor. Aha işte akademisyen <strong>Serhat Tuna</strong>, zaman zaman
televizyonlardaki tartışma programlarından da bildiğimiz, <strong>TERÖR KAVRAMINA FELSEFİ
BAKIŞ, </strong><strong>adlı yazısında terörü
</strong><strong>Albert
Camus</strong>’tan <strong>Susan Sontag</strong>’a, <strong>Dr. İoanna
Kuçuradi</strong>’den Güney Florida Üniversitesi‘nde Profesör <strong>Randy Borum</strong>’a çeşitli isimleri referans alarak her yönüyle tartışıyor.
Saygılarımı sunuyorum. &nbsp;<strong></strong></p>



<p>Üstadım <strong>Adil
İzci</strong>’den bir öykü: “<strong>YETİNMEK
SEVİNDİRİR</strong>”. Adından anlaşılacağı üzere Sina Akyol’la ilgili bir öykü. Ayrıca,
Adil İzci’nin, bu yaz <strong>İş Bankası Kültür
Yayınları</strong>’ndan çıkan <strong>Mavi
Kitap/Yazınımıza Saygı ve Sevgi</strong> kitabı da olacak bu sayıda. Teşekkür
ediyorum. </p>



<p>Akademisyen,
şair, çevirmen, editör <strong>Volkan Hacıoğlu</strong>…
“<strong>Güz Müzesi“</strong> adlı şiiriyle: “Açılan kapılardan biri sensin diğeri yalnızlığım.“ Ustam
teşekkürler. </p>



<p><strong>Enoch Arden</strong><strong>, deyince aklınıza kim gelir?</strong><strong> </strong><strong>Elbette</strong><strong> </strong>Alfred Lord Tennyson… Aha işte, <em>Enoch
Arden</em> (1864), Kasım 2018&#8217;de <strong>VakıfBank Kültür Yayınları</strong>&#8216;ndan
usta şair ve çevirmen <strong>Tamer
Gülbek</strong>&#8216;in nefis çevirisiyle çıktı. Kısa bir tanıtımı olacak.
Ayrıca Tamer Gülbek’ten iki şiir. Biri kendi şiiri, diğeri ise <strong>Seamus Heaney </strong>(1939-2013)’den çeviri. Sağ olasın sevgili
Tamer Gülbek. </p>



<p><strong>Özkan Satılmış</strong>, <strong>Denizsuyukâsesi</strong>’nin ilk sayılarından bu
yana hep şiir ucumuzda yer aldı. Bu sayıda da <strong>Delik Deşik Bir Gece</strong>, adlı şiiriyle. Sağ olasın Özkan
Satılmış.</p>



<p><strong>Mustafa Eroğlu</strong>’ndan kısa bir
şiir: <strong>Kumun Zamanı</strong>. Bakın <strong>Hüseyin Peker</strong> “… sallayan, silkeleyen, yerinden kıpırdatan bir şairle karşı
karşıyayız. Tamamıyla doğaçlama, içinden geldiği gibi, saklamadan, çer-çöpünü
bozmadan konuşuyor. Usunda toplanmış kelimelerle, içindeki yokuştan aşağı
boşalmış hızı kesmeden yazıyor”, diyor Eroğlu hakkında. <strong>Denizsuyukâsesi</strong>’ne hoş geldin sevgili <strong>Mustafa Eroğlu</strong>.</p>



<p><strong>Mahmut Aksoy </strong>(Balıkların Bilmediğidir), <strong>Burak Nefesoğlu</strong> (Uzaklar İçin), <strong>Mustafa Şanlı (</strong>Iskalanmış), <strong>Rojda Erdem</strong> (Salça Kutusuna Ekilen Şahadet Parmağı) şiirleriyle Denizsuyukâsesi’nde… <strong>Mahmut Aksoy</strong> ile <strong>Mustafa Şanlı</strong>’yı epeydir tanıyorum. <strong>Burak Nefesoğlu</strong> ve <strong>Rojda Erdem</strong>, takipçinizim. Teşekkürler. </p>



<h2 class="has-vivid-red-color has-text-color wp-block-heading"><strong>NÂZIM HİKMET VE YALÇIN KÜÇÜK</strong></h2>



<h2 class="wp-block-heading">Osman Çutsay</h2>



<h4 class="wp-block-heading"><a href="http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/">http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/</a></h4>



<p>“Yaşadığı
zamanı aşan kaç yazarımız var? Daraltarak yineleyelim, 21’inci yüzyılda
olduğumuzu unutmadan: Henüz başlarında sayılırız 21’incisinin, tamam, ama
20’nci yüzyılı aşabilmiş kaç yazarımız var? Kendisine kalanı, hazır bulduğunu
yani, darmadağın eden ve kendisinden sonrasını da damgalayabilen kaç
düşünürümüz, yazarımız var? İlk bakışta “İşte o!” diyebileceğimiz kadar özgün
ve etkili kaç yazarımız var? Kaç aydınımız?</p>



<p>İki.</p>



<p>Biri geçen yüzyıla bir bıçak gibi girmişti ve hâlâ rüzgârını hissediyoruz. Eskitilemiyor. Diğeri, Türkçeden, yüzyılın son çeyreğinde bir bıçak gibi çıkmıştı ve hâlâ aramızda; rüzgârı yüzümüzde, sırtımızda.</p>



<p>İki genç devrimci bunlar, iki yazı ustası. Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük, Türkçenin yazı dünyasında, geçen yüzyıldan bu yüzyıla etkisi derinleşerek süren iki benzersiz müdahaledir. İki doruk. Başkalarıyla karıştırılamayacak kadar özgün ve ileri zamanlar üzerinde de etkili.&#8221;</p>



<h1 class="wp-block-heading">Bu satırlar, Osman Çutsay’ın Nazım Hikmet ve Yalçın Küçük adlı yazısından. Buradayım. Yazının devamını &nbsp;</h1>



<h1 class="wp-block-heading"><a href="http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/">http://www.ekdergi.com/nazim-hikmet-ve-yalcin-kucuk/</a></h1>



<p>adresinden okuyabilirsiniz.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Asyıkıcı Cephe</strong></p>



<p>Açıkça
“Cumhuriyet’in karşısında” bir cephe var ve bir sürüler. <strong>Yalçın Küçük</strong>’ten hareketle, <em>sürüleştirmek
için insanı sürüleşmişlerdir</em>. Sürü olunca ağıllar da olacaktır tabii,
geleceği ortadan kaldırınca çoğunluğun yönelmekte zorlanmayacağı, bir “deh, yürü”
demenin yeterli olduğu gerici anlam, değer ve kurallar…&nbsp; Kimi “uvertürdür” bunların,&nbsp; “irili ufaklı piyasa dergilerinin neredeyse
tüm ucuz şöhretleri”, kimi de ‘asçürütücü’ ve ‘asyıkıcı’. Öyle ki, görüyoruz,
“Yıkın, daha çok yıkın haykırışındadırlar” hepsi koro/sürü halinde ve üstelik
utanmazlar: “Yıkıntıdan şehvet çıkarıyorlar” bir de. Sürünün elebaşları “<strong>Murat Belge</strong>, <strong>Ahmet Altan</strong>, <strong>Orhan Pamuk</strong>
ve daha önceki kuşaktan <strong>Kemal Tahir</strong>’dir”,
Yalçın Küçük’te. </p>



<p><strong>Fareler
ve insanlar</strong>… WordPress.com’da rastladığım bir şiir. Şairin
adı yok, <strong>Lacivert</strong>, diye yazarsan
sevinirim, dedi. Aldım kattım Denizsuyukâsesi’ne. Saygımla. &nbsp;</p>



<p><strong>İbrahim Yıldız</strong>… WordPress’te blogu
var: </p>



<p><strong>Yangında Samimi Yüzler</strong>, adlı yazısında <strong>Gernika’nın Bombalanması </strong>ve devamında <strong>Paul Eluard</strong>’ın <strong>Gernika’nın Zaferi</strong> adlı şiirinin çevirisi var. “Bu şiir 1938 yılında bombardımandan bir yıl sonra yazılmıştır. Benim şiire rastlamam 2006 yılına denk düşer. Uzun süren arayışlarıma rağmen bu güzel anlatının Türkçesine maalesef rastlayamadım. İşte bu nedenle kendim çevirmeye karar verdim. Bu benim için naçizane ilk şiir çevirisi denemesidir. Okuyucunun bunu da dikkate almasını rica eder, insanlığın haklı çıkacağı günlerin gelmesini dilerim”, diye bir not düşmüş İbrahim Yıldız. Teşekkür ediyorum. </p>



<p>Ve ben. <strong>Şiirden hisse</strong>, adlı bir köşe… <strong>Şiirden hisse</strong>’de <strong>Onur Behramoğlu</strong>’nun bu yıl <strong>Kırmızı Kedi</strong>’den çıkan kitabı <strong>Kalbim Ağır İşçim Sevgilim</strong> hakkında kısa bir değini, &nbsp;<strong>Cem Uzungüneş</strong>&#8216;in Nisan 2019&#8217;da <strong>Yakın Yayınları</strong>&#8216;ndan çıkan dördüncü şiir kitabı <strong>Sessizlik Korkusu</strong>’dan bir yudum ve çevirisini <strong>Tamer Gülbek</strong>’in yaptığı <strong>Alfred Lord Tennyson</strong>’ın Kasım 2018&#8217;de <strong>VakıfBank Kültür Yayınları</strong>&#8216;ndan çıkan <strong>Enoch Arden’inden (1864) bir ısırık olacak, hisseden varlıklara öneriyorum.</strong></p>



<p>Ve <strong>B’ulu’s Şiirlemeleri</strong>, sayfalar arasında
rastlayacağınız. Neye sayarsanız artık: <strong>Blues</strong>,
<strong>şekerleme</strong>, <strong>tekerleme</strong>, <strong>miirleme</strong>, <strong>zenzen</strong> ya da <em>aman sen de</em>… Taktir elbette sizin.&nbsp;
</p>



<p>Bu arada <strong>Denizsuyukâsesi</strong>’nin ana kapak görselinde ve <strong>Mahmut Aksoy</strong>’un <strong>Balıkların Bilmediği</strong> adlı şiirinin kapağında kullandığımız desen <strong>Derya Aslan</strong>’a aittir. Çok teşekkür ediyorum.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/09/img_20190907_193512_056.jpg?w=576" alt="" class="wp-image-3077" /></figure>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/">Denizsuyukâsesi &#8211; YAZ 2019 &#8211; SAYI 48</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/09/11/denizsuyukasesi-yaz-2019-sayi-48/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3093</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Uyanmasız Düş / Seyyit Nezir</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/05/21/uyanmasiz-dus-seyyit-nezir/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/05/21/uyanmasiz-dus-seyyit-nezir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 May 2019 06:24:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[seyyit nezir]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Üvercinka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=2073</guid>

					<description><![CDATA[<p>Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47 Saklambaç / İbrahim Baştuğ Uyanmasız Düş Seyyit Nezir Zaman zaman uyanır gibi olduysam da uzun uykuydu nerelere gidip gelmedim kiölümün kıvrılarak çeken kıyısında. Birdeniçine düştüğüm o minnacık geceyiçok iyi anımsıyorum: Telgrafın tellerinemektuplar asılıydı belki doksan tane. Herkeskendi mektubunu seçip okuyor keyifle;ölüm buysa kalıyorum hemen ilk satırdadiyemedim, çünkü sen arkada çok güzeldin.En [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/05/21/uyanmasiz-dus-seyyit-nezir/">Uyanmasız Düş / Seyyit Nezir</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/denizsuyukc3a2sesi-kapak.png?w=702" alt="" class="wp-image-1656" width="390" height="569" /></figure>



<p class="has-text-color has-luminous-vivid-amber-color"><a href="http://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/"><strong>Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47</strong></a></p>



<p class="has-text-color has-luminous-vivid-amber-color"><blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="SVcrbGF2SQ"><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/saklambac-ibrahim-bastug/">Saklambaç / İbrahim Baştuğ</a></blockquote><iframe loading="lazy" class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Saklambaç / İbrahim Baştuğ&#8221; &#8212; Uluer Aydoğdu" src="https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/saklambac-ibrahim-bastug/embed/#?secret=ldjBBjr1Sy#?secret=SVcrbGF2SQ" data-secret="SVcrbGF2SQ" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>



<h2 class="wp-block-heading" style="text-align:left;"><strong>Uyanmasız Düş</strong></h2>



<p style="text-align:left;" class="has-large-font-size"><strong>Seyyit Nezir</strong></p>



<p>Zaman zaman uyanır gibi olduysam da <br>uzun uykuydu nerelere gidip gelmedim ki<br>ölümün kıvrılarak çeken kıyısında. Birden<br>içine düştüğüm o minnacık geceyi<br>çok iyi anımsıyorum: Telgrafın tellerine<br>mektuplar asılıydı belki doksan tane. Herkes<br>kendi mektubunu seçip okuyor keyifle;<br>ölüm buysa kalıyorum hemen ilk satırda<br>diyemedim, çünkü sen arkada çok güzeldin.<br>En uzun şiirlere sığmayacak kadar güzeldin:<br>Sol elini alnına siper edip Toroslardan aşağı<br>yere akan bir vadiydin. Bense tam o derin<br>yarın ağzında yüzümü yaslayıp koymuştum <br>lalesine vücudunun. Sen öylece uzuyordun:<br>Çıplak esmer teninle mor çiçekli bembeyaz<br>bir çarşafın üstünde göğe çizilen bir beden–<br>deseni binlerce papatya… Avuçlarım<br>göğsünün turuncunda yeşile çalıyordu!<br>Sonra birden siyah bir gökyüzüne kaydın.<br>Değen yıldızlar anında sönüyordu kuyularında<br>keşke o derinlerinde kaybolaydım binlerce.<br>Oysa dünyayı hep omuzlarımda duyumsuyorum<br>–bir yük vagonuyum ben. Sense nasıl da hafif<br>yitiverdin şeffaf bir ışıkla gecenin uzaklığında.<br>Ne düştü o! Bütün acılarıyla bir daha en derinden<br>yaşamalı ömrü bir anda tükenmek adına yeniden. </p>



<hr class="wp-block-separator" />
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/05/21/uyanmasiz-dus-seyyit-nezir/">Uyanmasız Düş / Seyyit Nezir</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/05/21/uyanmasiz-dus-seyyit-nezir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2073</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Hasret Üleşmesi /             Nihat Behram</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 May 2019 16:31:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[nihat behram]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=1983</guid>

					<description><![CDATA[<p>Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47 http://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/ Hasret Üleşmesi Nihat&#160;Behram Dolunay senin olsun, yıldızlar benim Üleşelim tılsımını gecelerin Ya da ten alazı seni sarsın, can avazı beni Yeter ki düşlerim filizlenip çiçek açsın Gün yüzü senin olsun, gül nazı benim Üleşelim yangınını gündüzlerin Ya da yelin nazı sende kalsın, suyun yüzü bende Yeter ki sevincim kanatlanıp [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/">Hasret Üleşmesi /             Nihat Behram</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/denizsuyukasesi-kapak-47.png?w=598" alt="" class="wp-image-1657" width="299" height="512" /></figure>



<p class="has-text-color has-medium-font-size has-luminous-vivid-amber-color"><a href="http://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/">D<strong>enizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47 </strong></a></p>



<p style="background-color:#d09a27;" class="has-text-color has-background has-vivid-cyan-blue-color"><strong>http://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/</strong></p>



<h3 class="wp-block-heading" style="text-align:left;"> <br>Hasret Üleşmesi</h3>



<h4 class="wp-block-heading" style="text-align:left;">Nihat&nbsp;Behram </h4>



<p> <br> Dolunay senin olsun, yıldızlar benim <br> Üleşelim tılsımını gecelerin <br> Ya da ten alazı seni sarsın, can avazı beni <br> Yeter ki düşlerim filizlenip çiçek açsın </p>



<p> Gün yüzü senin olsun, gül nazı benim <br> Üleşelim yangınını gündüzlerin <br> Ya da yelin nazı sende kalsın, suyun yüzü bende <br> Yeter ki sevincim kanatlanıp göğü tutsun <br><br> Doruklar senin olsun, yamaçlar benim <br> Üleşelim büyüsünü yeryüzünün <br> Ya da yolun ucu sana çıksın, sıradağlar bana <br> Yeter ki hasretin çığlığı dağılıp dinsin  </p>



<p> Şu gönül senin olsun, o gözler benim <br> Üleşelim utkusunu umutların <br> Ya da şiirler sana tapsın, kıvılcım hızı bana <br> Yeter ki ruhumda tutkunun ateşi tütsün  </p>



<div class="wp-block-image"><figure class="aligncenter"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/atec59fi-solu.png?w=429" alt="" class="wp-image-1655" /></figure></div>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/">Hasret Üleşmesi /             Nihat Behram</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">1983</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
