<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Manuel De Landa arşivleri - Uluer Aydoğdu</title>
	<atom:link href="https://ulueraydogdu.com/etiket/manuel-de-landa/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ulueraydogdu.com/etiket/manuel-de-landa/</link>
	<description>Kalbim, kaburgalarımın arasında minik bir gök cismi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 31 Jan 2026 14:09:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
<site xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">183529364</site>	<item>
		<title>Samanyolu Gökadası hakkında bir adasın</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2025/08/08/entropi/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2025/08/08/entropi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Aug 2025 02:05:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Anlatı-Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[günlük]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya'lı Kırlangıç Uşakları Sokağı]]></category>
		<category><![CDATA[Hülyal'lı Kızın Bahçesi]]></category>
		<category><![CDATA[termodinamik]]></category>
		<category><![CDATA[Yeryüzü Yeniği]]></category>
		<category><![CDATA[entropi]]></category>
		<category><![CDATA[hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[öbekleşme]]></category>
		<category><![CDATA[tümlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=8756</guid>

					<description><![CDATA[<p>Entropi </p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2025/08/08/entropi/">Samanyolu Gökadası hakkında bir adasın</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8216;Evrensel entropi eğrisi’ diye tabir edebildiğim bir çeşit canlı tarafından yutulur her şey. Yalnızca şeyler, nesneler, bedenler değil, genler, kabileler, imparatorluklar, devletler, anlam, değer ve kurallar da. Etrafında gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokladığın, yediğin, içtiğin her şey Hegel&#8217;in &#8220;tümĺük&#8221;, Manuel De Landa&#8217;nın öbekleşme dediği mahsuller aynı zamanda da tohum olan. “Çizgisel olmayan dinamik bir sistem”den söz ediyoruz. Bir kurum ya da bir topluluk da ya da bir şirket de tıpkı bitkiler, hayvanlar gibi çökelir, tortulaşıp pıhtılaşır. Çökeltinin ya da tortunun ya da pıhtının yeniden dolaşıma girmesini sağlayan ayıklama ve sonrasındaki pekiştirme operasyonu kesintisiz bir şekilde her an iş başındadır. Böylece “kendi içinde tutarlı toplamlar” sürekli ayrıştırılıp pekiştirilerek öngörülemez(emergent) bir geleceğe taşınırlar çizgisel olmayan süreçlerle geri dönüşümsüz bir şekilde. Termodinamiğin bildiğini sizden mi saklayacağım giderek her şey daha, daha karmaşıklaşacak. Ancak bu karmaşıklık onu daha önemli yapmaz her şeye daha çok bağlar. Beni sana, seni çiçeklere, böceklere, çiçekleri, böcekleri Güneş Sistemine, Güneş Sistemi&#8217;ni Samanyolu Gökadası&#8217;na bağlayan bir kalıp var. Tam da bu yüzden Samanyolu Gökadası hakkında bir adasın, demek mümkün oluyor.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2025/08/08/entropi/">Samanyolu Gökadası hakkında bir adasın</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2025/08/08/entropi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8756</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Tarihte bugün: 1 Eylül 2021/2015/2014/</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2024 19:26:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[aforizma]]></category>
		<category><![CDATA[Anlatı-Öykü]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[günlük]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Hülya'lı Kırlangıç Uşakları Sokağı]]></category>
		<category><![CDATA[Hülyal'lı Kızın Bahçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Yeryüzü Yeniği]]></category>
		<category><![CDATA[anılar]]></category>
		<category><![CDATA[Arif Damar]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Braudel]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kandahar]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[Ozi]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ulueraydogdu.com/?p=8179</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşamımı aşk bilirim.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/">Tarihte bugün: 1 Eylül 2021/2015/2014/</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayat harcama makinesidir Kû<br />
ah, ne güzel harcandım ben senin elinde!</p>
<p>1 Eylül 2021</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Biçimler, düşünceler, yapılar belirir kaybolur, kaybolur belirir. Şartlar durmadan değişir: “Yahu bu da geçer”… Burada anlatılan geçiciliğin kalıcı, kalıcılığın geçici olduğudur. Kalan hep şartsız, biçimsiz, zamansız, yani boş sahne, boş perde, boş zihindir.</p>
<p>1 Eylül 2021</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Tepe not:</p>
<p>Gururla söyleyeyim, Tuğrul Keskin&#8217;in Kandahar adlı şiiri ilk Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştır (Mayıs 2006, sayı 15).</p>
<p>Ve Arif Damar Cumhuriyet gazetesinde &#8220;İnsanın İç Burkan Acısı (7 Haziran 2006)&#8221; adlı yazısında Kandahar&#8217;ı ayın şiiri seçtiğini şöyle duyurur:</p>
<p>&#8220;2006 Mays aynda şiire yer veren edebiyat dergilerinden: Akatalpa, Berfin Bahar, Denizsuyukasesi, Dize, Esmer, Evrensel, Hayal, Kitaplk, Merdivenşiir, Üç Nokta, Ünlem, Tan Edebiyat, Tavır, Yazılıkaya, Yedi İklim, Sözcükler, Varlık ve Yasakmeyve&#8217;de yayımlanan şiirleri okudum, inceledim.</p>
<p>Tuğrul Keskin&#8217;in Denizsuyukâsesi dergisinde yer alan Kandahar adlı şiirini Ayın Şiiri olarak değerlendirdim&#8221;. Gerekçesi de şöyledir:</p>
<p>&#8220;Tuğrul Keskin “Kandahar şiirinde Afganistan halkının ABD&#8217;nin istila ve işgali sonucunda çektiği acıları, her duyarlı insanın içini burkan kederini çok etkin bir anlatımla yansıtıyor. Bu keder ve acıları paylaşırken, dile getirirken şiirini okuyanı da ortak etme çabasını slogana kaçmadan lirik bir anlatmla başaryor. Toplumsal bir mesaj iletebilmek ve bunun estetik kaygıyı bir kenara bırakmadan üstesinden gelmek çok ama çok güçtür. Günümüzde yazılan, yaymlanan şiirlerin genelinde Tuğrul Keskin gibi birkaç şair dışında bu yolda çaba gösteren ve başarılı olan pek çıkmıyor. Genç şairlerimiz bu görev ve sorumluluktan kaçınıyorlar. Kuşkusuz bunda 12 Eylül darbesinin hala sürüp gelen payı yadsınamaz&#8230;</p>
<p>Turul Keskin&#8217;i kutlayarak öteki şairlerimizin de onu örnek almalarını dileyelim.&#8221;</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Orta not:</p>
<p>Aşağıdaki yazı Tuğrul Keskin&#8217;in Everest Yayınları&#8217;ndan 2009 yılında çıkan 2008 Behçet Aysan Şiir Ödüllü Kanda&#8217;har kitabında Nihat Behram&#8217;ın &#8220;Bir Tuğrul Keskin Duruşu / KANDA&#8217;HAR&#8221;, adlı yazısıyla birlikte yer alıyor.</p>
<p>Cumhuriyet Kitap 12.03. 2009, sayı 995.</p>
<p><strong>Uzayıp giden kana bak Kan da hara [i]</strong></p>
<p>Türk Tabipler Birliği’nin, şair Dr. Behçet Aysan anısına bu yıl on dördüncüsünü düzenlediği “Behçet Aysan Şiir Ödülü”, Tuğrul Keskin’in Kanda’har [ii] adlı kitabına verildi. Ödül töreninde yaptığı konuşmada Keskin, “İstedim ki Behçet Aysan’la her zaman kalplerde yan yana duran adımız, bir kitapta da yan yana dursun. Bu kitabı bunun için yazdım&#8221;.</p>
<p>Zihinden bilince yansıyan ‘şeyleri’ görür göz. Diğer bir deyişle zihnimiz kadar görür ve bilincine varırız dünyanın. Göz aslında kaprissiz bir organdır, görür, ama zihinde ne varsa onları. Diğer yandan bu durum gözü ister istemez sınırlı bir organ yapar. İnsan zihni kadar gördüğü için, göz zihnin dışındakileri görmeyecek, göremeyecektir. Bakar, ama görmez dediğimiz durum budur. Gözün imkan ve kabiliyetleri buyruk aldığı zihin tarafından belirlenmiştir.</p>
<p>“Uzayıp giden kana bak Kan da hara” okura izlemesi gereken yolu hazırlayan bir sesleniştir. Zihnimi dürter. “Uzayıp giden kana bak Kan da hara”, der içtenlikle. Ben de “uzayıp giden kana bak”arım “Kan da hara”. Bakar ve görürüm “akan kanda boğulanı Afgan’da”. Zihin, bilinç, göz üçgeninde devre kapanır ve ışık yanar: “Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi”, derim irkilerek. “Gülen göz, bakan göz, seven göz,”e görmesi için ustalıkla çağrı çıkarmıştır Tuğrul Keskin. “Gör, akan kanda boğulanı Afgan’da”, der. Gülen, bakan, seven göze görevini hatırlatır. Bizi Afgan’da olup bitenin bilincine uyandırmak isteyen bir sesleniştir bu. Kurgulanmış ‘gerçekliğimizden’ alıp bizi Afganistan’ın, orada yaşananların, kanın ve acının rahatsız edici yakınlığına bırakır.</p>
<p>KANDA’HAR’DA POETİKA</p>
<p>Çalışmalarında ‘enformasyon/bilgi kuramı’ndan yararlanan Norbert Wiener “bir iletinin bizim genel bilgimize katkıda bulunabilmesi için bizim zaten sahip olduğumuz bilgiden her anlamda farklı bir şeyler söylemesi gerektiğini” vurgularken “bir iletinin değeri özgünlüğünden kaynaklanır, bu da olasılık dışı olmasıyla ilgilidir” der. Bir körün “ben körüm” demesiyle “yakında bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim” demesi arasındaki farktan bahsediyorum anlayacağınız. “Yakında bahar geliyor, ama ben göremeyeceğim”, türünden bir cümlenin gündelik konuşmada yapılma olasılığı son derece düşüktür, ama böyle bir tümce örneğin bir şiirde bizi şaşırtmaz. Bu doğrultuda “Poetik söylem genel olarak ses ve düşünceyi, sesleri ve sözcükleri, olağan biçimlerden farklı bir ilişki içinde yerleştirir, tümceleri alışılmadık tarzda birleştirir, böylece aynı zamanda hem belirli bir anlamlama hem de şaşırtıcı bir duygulanımla iletir.” Tam da bu noktada Umberto Eco’nun [iii] uyguladığı yöntemi kullanarak “söylemin bize sunabileceği tüm olasılık kurallarını kullanan” bir haber metniyle Kandahar şiirini karşılaştırırsak:</p>
<p>Kandahar&#8217;da yerleşim yerine bomba: 7 ölü</p>
<p>Afganistan&#8217;ın güneyindeki Kandaharda&#8217;da (ise) bir bombanın isabet ettiği yerleşim biriminde yedi kişinin öldüğü bildirildi. Afganistan&#8217;ın güneyindeki Kandahar kentinde bir Taliban yanlısı Afgan İslami Ajansı (AIP), bölge sakinlerine dayanarak verdiği haberde, &#8220;Bombanın iki evi ve birkaç dükkanı tamamen yıktığını ve yangın çıktığını&#8221; duyurdu. AIP&#8217;e göre, uydu telefonuyla konuşan bir kişi, &#8220;Cesetler görüyorum, yedi ceset görüyorum ve bazı yaralılar var. Lütfen fazla şey sormayın, bombardıman hala sürüyor&#8221; dedi. [iv]</p>
<p>Haberi okuduğumuzda haberin bize bildirdiği ne varsa, hepsini kesinlikle anlamışızdır, ama az sonra tamamen unutup gideriz. Bizde herhangi bir değişim yaratmaz haber. Daha yazıldığı anda bile aslında çoktan tüketilmiştir. Çok az olasılıkla düzenlenen haber metinlerinde anlam o kadar ortadadır ki bize yeni bir şey söylemez çoğunlukla. Tekrarlana tekrarlana gerçekliği de kısa sürede tükenip gidecektir.</p>
<p>“Geleneksel tümce yapısı kuralarını hiçe sayarak” ve cesur söyleyişiyle “mantıksal geçişleri saf dışı edip” Afganistan’daki durumu gözler önüne sererken ise şöyle seslenir Tuğrul Keskin:</p>
<p>“Gördüm, bu alçalmışlıkta o şeyi<br />
Ölü minik gövdeler, korku fışkıran<br />
Damarlarından korku fışkıran, düm<br />
Göğün altındaydık birlikte gör düm.”</p>
<p>Bir anda ölü minik gövdelerden tutun da korkuya kadar her şey somutlaşır. Gerçekten de korkuyu hissederiz, gerçekten de “bu alçalmışlıkta”ki “o şey” gözümüzün önüne gelir, irkiliriz. Korkunun şiddeti o kadar yoğundur ki! Üstelik bütün bunlar “hep birlikte aynı göğün altındayken” oluyordur.</p>
<p>Haber metniyle Kandahar arasında anlam olarak bir fark var mı peki? İşlevi “bildirme” olan dil işlevsel olarak işini yapmıştır haber metninde, ancak haberi okur okumaz unutup gideriz. Oysa poetik söylem, bildik dil kurallarını çiğneyip geçen, cesurca dil’in ötesini zorlayan, mantık kurallarını önemsemeyen, bize durumun apaçık bir tasvirini yapmak yerine tıpkı “koanlar”da [v] olduğu gibi içinde olduğumuz dünyanın işaretlerini veren dinamik bir ilişkiler ağıdır. Ağzına kadar dolu olan zihinlerde haberler kendine yer bulamazken bir dize bizi uyandırabilir. Başta da söylediğim gibi Tuğrul Keskin adeta zihnimizi dürter ya da deyim yerindeyse zihnimizin döngüsüne çomak sokar. Eco’dan hareketle söylersek, “anlatımın düzenlenişindeki özgünlüğü”, “yani maksatlı düzensizliği” ve “ kesin bir olasılık sistemine göre olasılık dışılığı” ile Afganistan’ın kavranması için bizi yeni bir zihinselliğe dürten çomaktır Kandahar. Dürter ki “bu alçalmışlıkta”ki o şeyi kavrayan zihin bu gerçeği bilince taşısın, göz görsün ve böylece gerçekten nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkına varalım:</p>
<p>“Nefes nefese Afgan’da bir ceylan o<br />
Çığlık çığlığa Afgan’da öldürüldü o<br />
Öldürüldü kaç, tım kaç denizine kan<br />
Oradan buzullara, oradan da mağmaya<br />
Daha gideyim istedim daha diplere<br />
Bu yok olası dünyadan daha diplere<br />
toprağın üstündeyiz birlikte, ey gök<br />
Aklımı koru bu yapışkan cinnetten.”</p>
<p>POETİKA VE DİL</p>
<p>Poetik söylem, dilin olağan biçimini bozarak ortaya farklı bir ilişki çıkarır. Öyle ki “ortada bazen bir anlam bile olmayabilir, ama duygular çoktan harekete geçmiştir.” Poetik söylem bunu yaparken tümceleri alıştığımız bir biçimde bir araya getirmez, sözcükler olağan biçimlerinden farklı çağrışımlara, ilişkilere yönelir. Bu anlamda Kandahar’da bize iletilen bilgi haber metnindeki bilgiden daha fazla ve yoğundur. Düzenlenişiyle olduğu kadar söylemindeki farklılık da hemen dikkat çeker. Bu doğrultuda Cumhuriyet Gazetesi’nde (7 Haziran 2006) İnsanın İç Burkan Acısı başlığı altında Kandahar şiirini yorumlayan Arif Damar, Tuğrul Keskin’in “slogana kaçmadan” Afganistan halkının acısını “lirik bir anlatımla” dile getirdiğini söyler. Kandahar’da ortaya konulan farklılığı kuşkusuz herkes teslim edecek, ancak daha önemlisi Kandahar zihinleri Afganistan’a açan bir geçiş kapısıdır. Böylece gerçekten Kandahar’a gireriz. Kendi ‘gerçekliğimiz’ içinde güvenli bir mesafeden izlediğimiz Gerçek bir an’da yüzümüzde patlar:</p>
<p>“Gülen göz, bakan göz, seven göz…<br />
Gör öleni, yok olup gideni Afgan’da”</p>
<p>Gerçek, işte bu kadar yakındır bize. Sözcüklerin içinden doğru gelir bulur bizi. Püskürmelerle. Kıta sahanlığı kıtayı nasıl denizin altında sürdürüyor ve diğer kıtalara bağlıyorsa Kandahar da Gerçek’i sözcüklerin altından, üstünden, içinden, yanından, arasından sürdürür ve bize bağlar. Öyle ki gerçek ve has şiir sahanlığıdır bu. ‘Her şeyin bir aradalığı ve içiçeliği’ de diyebileceğimiz bir ‘durumlar dinamiği, bir oluşum süreci, bir açıklık [vi]:</p>
<p>“Göğün altındayız birlikte, unutma!<br />
Göğün altında ve birlikte, unutma!”</p>
<p>İnsan kendi ‘gerçekliğine’ odaklanmışken Gerçek’i göremeyecektir. Çünkü Gerçek’i görme imkan ve kabiliyeti zihni kadardır. ‘Gerçekliği’ izin verdiği kadar yaşar. Burada ‘gerçekliğin’ nasıl da enerjimizi tükettiğini, ‘güvenlikte yaşamak’ adına bizi nasıl da var olmayı göze alamayan varlıklar yaptığını görebiliriz. Bu da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” çerçevesinde ölü süreçlere dönüştürmüştür insanı. Bu doğrultuda ‘gerçekliğimizin’ bizi ölü taklidi yapmaya ittiği kesin. Kendimizi korumuş oluyoruz, ancak birer ölü olarak.[vii]</p>
<p>[i] Kandahar, Tuğrul Keskin, denizsuyukasesi, Mayıs 2006, sayı 15.<br />
[ii] Kanda’har, Tuğrul Keskin, Everest Yayınları, 100 s.<br />
[iii] Açık Yapıt, Umberto Eco, Can Yayınları, 2001.<br />
[iv] Netbul, 17.10.2001.<br />
[v] Zen-Budizm’de, mantıkla çözülemeyecek olan bir çeşit bilmecemsi paradokslar.<br />
[vi] Umberto Eco’nun Açık Yapıt’ı yerine ‘bir oluşum süreci’ demeyi tercih ettim. Çünkü açık ve yapıt sözcükleri birbirini dışlar. Diğer bir deyişle ‘açık’ olan bir şey ‘yapıt’ olamaz ya da ‘yapıt’ olan bir şeyde ‘açıklık’ yoktur. Yapılan, kurulan bir şey olarak ‘yapıt’ ‘açık’ olamayacak kadar ‘kapalıdır’. ‘Yapıt’, ‘açıklığı’ kapatan bir kesinlikte olduğu için bu böyledir. Öyleyse bir ‘yapıtın’ ‘açık’ olmayacağı ortadadır. Bu yüzden ‘açıklık’ bir ‘process of becoming’dir. Yani oluşum süreci. Böyle bir süreç tamamlanmamışlığı, bitmemişliği söyler bize. Bitmemiş olan bir şey ise ‘yapıt’ değildir. Zaten Umberto Eco da -kitap Türkçe’ye Açık Yapıt olarak çevrilse de- ‘açıklığı’, olasılıkların çokluğu, ‘seçim yapmaya davet’ olarak ele alır.<br />
[vii] Tuğrul Keskin belki de bu yüzden şiiri parantez içine almıştır. Sınırlı ve kısmi ‘gerçekliğimizi’ bize göstermek için.</p>
<p>1 Eylül 2021</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8174" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217078618.jpg" alt="" width="348" height="400" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8173" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217069436.jpg" alt="" width="528" height="960" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8175" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217085368.jpg" alt="" width="528" height="960" /></p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Kainatın sınırları vardır.Görebilen gözler bizi çevreleyen,o büyük patlamanın cılız artçıl parıltısını,Cosmic Microwave Background, görüyor.</p>
<p>1 Eylül 2015</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Ancak, aynı, ortak kurallar dizinini paylaşmayanlar arasında olur &#8216;ölümcül&#8217; ya da &#8216;gülümcül&#8217; sıçramalar, değilse monologtur.</p>
<p>1 Eylül 2015</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Braudel, teknolojinin, uygarlıkların gelişmesinde savunma ve saldırı düşüncesinin ne kadar başat olduğunu bütün çıplaklığıyla gösterir.</p>
<p>1 Eylül 2015</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Manuel De Landa’nın da söylediği gibi “avcılar ile avlar arasındaki evrimci silahlanma yarışı”ndan başka bir şey değildir yaşam.</p>
<p>1 Eylül 2015</p>
<p>♥︎♥︎♥︎♥︎</p>
<p>Amor fati<br />
yaşamımı aşk bilirim<br />
Ozi&#8217;ye ve Hülya, sana.</p>
<p>İki Hülya&#8217;lı kız, Ozi ve Hülya. Haşr (cem, toplantı, öbekleşme, tümlük) bitti, neşriyattalar şimdi, yayılıp yayılıp dağılmada; dağılıp dağılıp yayılmada. Haşır neşiriz aha. Zen zene, kuş kuşa, hiç hiçe&#8230;</p>
<p>1 Eylül 2014</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8176" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217105364.jpg" alt="" width="1080" height="639" srcset="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217105364.jpg 1080w, https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217105364-696x412.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/">Tarihte bugün: 1 Eylül 2021/2015/2014/</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2024/09/01/tarihte-bugun-1-eylul-2021-2015-2014/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">8179</post-id><enclosure url="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2024/09/fb-img-1725217069436.jpg" length="39317" type="image/jpeg"/>	</item>
		<item>
		<title>Bilgisayarağı – İnternet – Ağ Dolaşımı</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2020 06:34:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ Dolaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[akışlar]]></category>
		<category><![CDATA[David Bohm]]></category>
		<category><![CDATA[denizsuyukâsesi]]></category>
		<category><![CDATA[Emergency]]></category>
		<category><![CDATA[eşik cinleri]]></category>
		<category><![CDATA[Faust]]></category>
		<category><![CDATA[Heterojen]]></category>
		<category><![CDATA[Homojen]]></category>
		<category><![CDATA[Komünist Manimesi]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[öngörülemez]]></category>
		<category><![CDATA[özyapım]]></category>
		<category><![CDATA[özyıkım]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[Üvercinka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=4387</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor” </p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/">Bilgisayarağı – İnternet – Ağ Dolaşımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<figure class="wp-block-image size-large"><img decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2020/08/2020-08-08-09.42.01.png?w=859" alt="" class="wp-image-4405" /></figure>



<amp-fit-text class="is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow" layout="fixed-height" min-font-size="6" max-font-size="72" height="80"><blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p><strong>Aldı bir eşik cini olduğundan emin olduğum Goothe, Faust’ta Mephisto eliyle: “Hep yadsıyan o ruhum ben! / Çünkü oluşan her şey, / Yok olmayı hak eder…”</strong></p></blockquote></amp-fit-text>



<p class="has-medium-font-size">Üvercinka, Temmuz 2020, Sayı 69.</p>



<amp-fit-text class="is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow" layout="fixed-height" min-font-size="6" max-font-size="72" height="80"><blockquote class="wp-block-quote is-style-large"><p><blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="1Y95atsNYB"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/">Bilgisayarağı  – İnternet –  Ağ Dolaşımı / ULUER AYDOĞDU</a></blockquote><iframe loading="lazy" class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Bilgisayarağı  – İnternet –  Ağ Dolaşımı / ULUER AYDOĞDU&#8221; &#8212; Sanat Olayı" src="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/embed/#?secret=1Y95atsNYB" data-secret="1Y95atsNYB" width="600" height="338" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p></blockquote></amp-fit-text>



<p class="has-medium-font-size"><em>“Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor”</em><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftn1"><strong>[1]</strong></a></p>



<p><strong><em>Mutlubaharlarevi, İzmir.</em></strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Sistemlerin, karmaşıklaştıkça, karmaşıklığı<a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftn2"><strong>[2]</strong></a>&nbsp;yönetebilecek yeni organlar örgütlemesi, bu organların neler olacağı önceden öngörülemez olsa da kaçınılmazdır. Örneğin tek hücrelilerde kalbe ya da beyne ihtiyaç yokken, daha karmaşık canlıların bu organları oluşturması… Tek başlarına hiçbir şeyken bir araya geldiklerinde nöronların düşünce denen karmaşık sürecin yaratıcıları olmaları: “Bu durumda belli bileşimler,&nbsp;<em>öngörülemeyen özellikler</em>&nbsp;(emergent properties); yani kendisini oluşturan parçaların toplamını aşan, bir bütün olarak bileşime ait olan özellikler gösterir. Bu öngörülmemiş, birden beliriveren (ya da “sinerjik”) özellikler&nbsp;<em>parçalar</em>&nbsp;arasındaki&nbsp;<em>etkileşimlere</em>&nbsp;dayanır; bu da demektir ki bütünden yola çıkıp bütünü oluştuğu parçalara ayıran (bir ekosistemi türlere, bir toplumu kurumlara ayıran) yukarıdan aşağıya gidecek analitik bir yaklaşım tam da bu özellikleri gözden kaçırmaya mahkûmdur.”<a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftn3"><strong>[3]</strong></a></p>



<p class="has-medium-font-size">Nöron örneğinde olduğu gibi çok sayıdaki bilgisayarın bir araya gelip birbiriyle etkileşerek geniş bir ağ üretmesi&nbsp;<em>emergency</em>’dır. Yani acil, yani öngörülemez. İnternet, giderek daha katı, daha sert, daha hantal ve daha merkezî yapılanmalara karşı dünyanın merkezî odaklardan, süzgeçlerden geçmeden, doğrudan, yani dolaylamadan, yani ‘ilkelden’ bir ağ oluşturmasıdır. Diyebiliriz ki daha önce merkezler başatken internet ile merkezler dağılmaya başlamıştır. ‘Katmanlaşmış bir toplamdan’ şeylerin, nesnelerin, bedenlerin birbiriyle etkileşerek yapılıp edildikleri bütünü yapıp etmeye doğru… Şimdilerde homojenleşmenin yavaş yavaş ve hızlı hızlı çözülmeye başladığını rahatlıkla söylemek mümkün. Birilerine mesele gibi gelen şey ise homojen bir dünyanın anlam, değer ve kurallarıyla yeni yeni hissedilmeye başlanan heterojen dünyanın anlam, değer ve kuralları arasındaki gerilimden kaynaklanıyor.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Yadsıyan ruh</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Her ortaya çıkan anlam, değer ve kural ya da kurum ya da örgütlenme akıştır. Hep akışlar vardır zaten, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınımlar… Toplumlar da, anlam, değer ve kurallar da canlı birer organizmadır ve bu organizmalar çeşitli aşamalardan geçer, faz değiştirirler: bükülmeler, sıçramalar, silkinmeler, katılaşmalar, görünürlük ve söylenebilirlik, dokunulabilirlik, işitilebilirlik alanlarında ele avuca gelmeler, un ufak olup akışın içinde fark edilmeyecek kadar akışla bir olmalar…</p>



<p class="has-medium-font-size">Şimdi, burada oluşanın şekli şemali öncekine benzemez –feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır– tıpkı, “köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez”. Akışları denetleyen ya da akışlara blok koyan pıhtılaşmalar vardır daima. Akışları geçirebildiği gibi onları engelleyen pıhtılaşmalar ki onlar da aslında katı, sert ve hareketsiz görünen enerji akışlarıdır. Yalnızca ağırdan alıp zamana yayarlar kendilerini. İnsanlar akışların kendi üzerlerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışların sürekliliği esastır. Deleuze’ün vurguladığı gibi, insanlar en çok tufandan, selden korkar. Bu; şu anlama geliyor: Akışların kendilerini silip süpürmesinden korktukları için çoğu kez akışlara karşı çıkarlar kendilerinin de akış olduğunu unutarak. Pıhtılaşmaların giderek katılaşması, muhafazakârlık, fiziksel gerçekliğe uymayan zihinsel çabalar… Ama nafile; akışlar, rüzgârlar, dalgalar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden, dışından akıp geçer her defasında aşındırarak var olanı. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak yaşam sürer yine de oluşur durur her defasında yeniden, var olur. Yaşamın ya da varoluşun “telafi edici” gücüdür bu.</p>



<p class="has-medium-font-size">Aldı bir eşik cini olduğundan emin olduğum Goothe, Faust’ta Mephisto eliyle: “Hep yadsıyan o ruhum ben! / Çünkü oluşan her şey, / Yok olmayı hak eder…”</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Her şeyi yadsıyan ruh, varoluş</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Her şeyin geçip akıp gitmesine –gelip geçmenin tadı damağımda–, yeni akışlara, yeni anlam, değer ve kurallara, kurumlara, örgütlenmelere yol açmak, patikalar döşemek için var olanın yıkımını daha ilk baştan kabul eden ruhtur bu. Birdenbire bir fırtına çıkar ya da bir dalga siler atar sahile bıraktığımız ayak izlerini. Bu benim hayatım, kimse karışamaz dersiniz, gelip bir virüs karışıverir, bir damperli kamyon köşe başında bekliyordur ya da bir kurşun, bir bomba… Bizi “yersiz-yurtsuzlaştıran” şey aynı zamanda da yeni yerimizi-yurdumuz’u ayarlar. Yersiz-yurtsuzlaştırma süreci, yer-yurt bulma sürecidir. Her şey var olamayacağı yere, vakte varıncaya kadar vardır. Mahsul, var olamayacağı yere gelince gidip var olabileceği yere gömülüp ekilir. Üst, alt olur; alt da üst.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>“Bir yerden, belirli merkezlerden&nbsp;</strong><strong>çok yere, her yere”&nbsp;</strong>yerine</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>“Çok yerden, her yerden&nbsp;</strong><strong>çok yere, her yere”</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">İnternet öncesi “bir yerden / belirli merkezlerden – çok yere / her yere” olan anlam, değer ve kural üretimi / dağıtımı / dolaşımı şimdilerde, yukarıda da söz ettiğim gibi, merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden / her yerden – çok yere / her yere” şeklinde değişiyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için ilk baştan itibaren ihtiyatla karşılanmıştır. İşin boyutu büyüdükçe de hiyerarşik yapılar için aleni bir tehdit olarak görülür. Hiç kuşkusuz, “en katmansız unsurun en katı yeniden katmanlılaşmayı getirdiği” durumlar da oluşabilir. Hele hele “katmansızlaşmadan, herkesin yararlanacağını düşünecek olursak [faşiştler, ırkçılar] bunun neyle sonuçlanacağını bilemeyiz” elbette.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Merkezlerin dağılışı</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Tıpkı ağ oluşumları olan pazarların içinde ortaya çıkan hiyerarşik, tekelci anti pazarlarda (kapitalist) olduğu gibi internet karşıtı kesimlerin hiyerarşik yapının kalıcılığı için çalışmalarında şaşılacak bir şey yok. Öngörülebilir bir karşı koyuştur bu. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarını kontrol etmeye çalışıyorlar işte. Ancak dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir&nbsp;<strong>merkezî karar alıcı</strong>&nbsp;noktanın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor. Tabii, heterojen pırıltı, parıltı, ısınma ve ışınımlar “katmanlılaşmış” yapı için tehlikeli olduğundan ‘görüldüğü yerde ezilmeli’ anlamında kaçaklar, kaçıklar, çatlaklardır. Heterojenliği, tam olarak homojenliğin panzehiri olarak görmesem de dünyanın olduğu kadar örneğin şiirin de çeşitlenmesi anlamında bir çığlık olarak görüyorum. Deneysel yaklaşımları benimseyen şairlerle birlikte internet üzerinden şiir yayımlayanların var olan “katmanlılaşmış” yapının içinde, dışında akmaya çalışmalarını, çizgisel ilerlemeci şiir anlayışının uysallığı yanında çizgisel olmayan dinamiklerle hareket edenlerin dalgalanmalarını, sürüklenmelerini, geniş salınımlı gelgitlerini önemsiyorum. Nahif diye küçümsenen şiirlere çeşitlilik olarak bakıyorum. “Katmanlılaşmış” şiirsel birikimin hoş görmediği, küçümsediği şiirler bunlar, yok sayılan. Oysa varlar. İyi ki…</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>“Her şey dağılıyor,&nbsp;</strong><strong>merkez yerinde durmuyor”&nbsp;</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile büyük adamların, büyük sanatçıların devri bitti.&nbsp;<strong><em>Şimdi herkes büyük adam, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı.</em></strong>&nbsp;Güçlü bir ağ oluşumu söz konusu ve bu ağın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında önemli ya da önemsiz ayrımı yapmazsınız. Yegâne şey dolaşımdır, akıştır. Şiir de bir dolaşımdır, bir akış… Önemli olan, şiirin dolaşımıdır, değiş tokuşudur ki ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun, hobaa… Bir şiiri şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini, manipüle edilmesini kolaylaştırır. Böylece herkesin içinden geçmesi gereken kodlar oluşur. En basitinden iyi şiir – kötü şiir… Öyle değil mi: ‘şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Hem&nbsp;<strong>özyapım</strong>&nbsp;hem de&nbsp;<strong>özyıkım</strong>’dır varoluş. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan…&nbsp;<em>Komünist Manifesto</em>’daki şu ifade, söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.”</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Edebiyat dergileri arasındaki&nbsp;</strong><strong>rekabet ve manipülasyon</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Günümüzde birbirleriyle rekabet eden edebiyat dergilerinin birçoğunun “anti-pazar, tekel yapısı taşıdıklarını” söylemek mümkün.&nbsp;<em>Adam Sanat</em>&nbsp;ve onun devamı&nbsp;<em>Sözcükler</em>, diğer yandan&nbsp;<em>Varlık</em>,&nbsp;<em>Kitaplık</em>,&nbsp;<em>Yasak Meyve</em>,&nbsp;<em>Şiirden</em>,&nbsp;<em>Heves</em><strong>,&nbsp;</strong><em>Hece</em>&nbsp;gibi irili ufaklı dergiler arasındaki rekabet gerçek piyasa rekabeti olmayıp “yönetsel hiyerarşinin hâkim olduğu” bir rekabettir. Kendi yapıları uyarınca “bakış açısını rutinleştiren ve standartlaştıran” etkilerinin göz ardı edilemeyecek kadar belirgin olduğunu söylüyorum. Yani “akışın bir yerden çıkıp çok sayıda aboneye ulaşan bir dolaşım olmasından kaynaklanan homojenleştirici bir etkileri” olduğunu… “Bu tür bir akış (‘bir yerden birçok yere’), bu tür ‘dilsel ürünler’in az sayıda üreticisi, çok sayıda tüketicisi olmasını garanti altına alır.” Bunları söylüyorum çünkü&nbsp;<strong>denizsuyukâsesi</strong>&nbsp;adlı bir fanzin dergiyi 8 yıl çıkardım bir vakitler. Tanınmış tanınmamış birçok şair ve yazarla temasım oldu. İstisnaları olmakta birlikte çoğunluk; şiir, edebiyat değil, güç istiyor. Küçük ölçekli de olsa bir iktidarı olsun istiyor, sağa sola tıslayabileceği, ip çevirebileceği. İp çevirmeye yamuk bakarsan çeşit çeşit iktidar biçimleri görürsün. Oysa dosdoğru, olduğu gibi bakarsan eğlendiğin bir oyundur yalnızca.</p>



<p class="has-medium-font-size">“Katmanlılaşmayı” dağıtmaya yönelik “birçok yerden – birçok yere” dağıtım akışları mümkün gibi görünüyor artık. Bu nedenle bu tür dolaşım akışlarının “Yukarıdan gelen komutlarla değil, bir düşüncenin merkezi olmayan, büyük oranda tabandan gelen bir hareket” olarak tekelci dağıtıma seçenek oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>Bir belki gibi kırılgan ve kurşuni</strong></p>



<p class="has-medium-font-size">Heterojen çığlıkların bir açıklık çağrısı olduğunu düşünüyorum. Açıklık, seçim yapmaya davettir. Belki katılaşmış düşünce ve duygu dünyalarımızı yumuşatabilirler ve böylece daha şartsız, biçimsiz bakabiliriz dünyaya. Yakalanıp içinde dönüp durduğumuz, çırpınıp durduğumuz, debelenip durduğumuz girdaptan başımızı kaldırıp gürül gürül ve doludizgin nehre bakmaktan söz ediyorum. Başka bir dünyanın havasını koklamaktan… Kuantum fiziğinin öncülerinden Niels Bohr’un söylediği gibi, “her şeyin kabul olarak değil de soru olarak anlaşılması gerektiğinden”… Her ne kadar güç olsa da bu. Çünkü girdaplarla akış arasında muazzam bir gerilim vardır geçişleri zorlaştırıp (hata) imkânsızlaştıran. Burada belki de asıl sorulması gereken bir soru var: Dünya ve giderek evren, bize göründüğü gibi, birbirini dışarlayan, birbirine rakip, düşman şeylerin, nesnelerin, bedenlerin birbiriyle kapışma, kavga, mücadele sahası olabilir mi? Eğer kendini dünyadan ayrı, farklı bir varlık olarak görüyorsan öyle yapılıp edildiğin bir dünyayı uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp ediyorsundur. Çünkü “Görmek, yapmaktır.”<a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftn4"><strong>[4]</strong></a>&nbsp;Çünkü gözlemci ile gözlemlediği şey ayrılmazcasına bir bütündür.</p>



<p class="has-medium-font-size">Ah, evet dünya hakkında bir dünyayım. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, yiyip içtiğim şeyler, nesneler, bedenler de dünya hakkında birer dünya… Öyleyse onlardan ayrı, farklı ve bağımsız olamam. İç içeyiz işte, aynı dünyanın mahsulleri ve tohumlarıyız, aynı evrenin mahsulü ve tohumu. Tek, biricik ve eşsiz paydamız bu. Bunun dışındaki her şey böler, ayırır, parçalar. Aha işte indirgendiğin, bağlandığın yerden de dünya birbirinden ayrı, uzak, farklı şeylerin, nesnelerin, bedenlerin, benlerin kapıştığı, savaştığı bir yer olarak görünür.</p>



<p class="has-medium-font-size">Hisseden ve hissetmeyen bütün varlıkları, bütün yönleri hurra, hurra, hurra diye selamlayarak bir kez daha çığıralım: “Görmek yapmaktır” ve görmekten daha kallavi bir eylem yoktur.</p>



<p class="has-medium-font-size"><em>Bir de</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><em>flamingoların yavaş yavaş ama birlikte</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><em>tek parça bir bütün olarak havalandığı</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><em>yerden göğe bakalım</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><em>hepimiz gerçekten mutlu olabiliriz.</em></p>



<p class="has-medium-font-size"><strong>(</strong><em>Mühür</em>, Mart-Nisan 2009, sayı 24<strong>)</strong></p>



<p class="has-medium-font-size"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftnref1"><strong>[1]</strong></a>&nbsp;<em>Komünist Manifesto</em>,&nbsp;<strong>Karl Marx</strong>,&nbsp;<strong>Friedrich Engels</strong>.</p>



<p class="has-medium-font-size"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftnref2"><strong>[2]</strong></a>&nbsp;Karmaşıklık, o sistemi daha önemli, ayrıcalıklı yapmaz, her şeye daha çok bağlar.</p>



<p class="has-medium-font-size"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftnref3"><strong>[3]</strong></a>&nbsp;Manuel De Landa,&nbsp;<em>Çizgisel Olmayan Tarih</em>, Metis Y., İstanbul, 2006. bkz. s. 17, 18.</p>



<p class="has-medium-font-size"><a href="https://sanatolayi.com/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi-uluer-aydogdu/#_ftnref4"><strong>[4]</strong></a>&nbsp;David Bohm, kuantum mekaniği fizikçisi.</p>



<p class="has-medium-font-size"></p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/">Bilgisayarağı – İnternet – Ağ Dolaşımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2020/08/08/bilgisayaragi-internet-ag-dolasimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">4387</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (II)</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Dec 2019 13:35:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[batım]]></category>
		<category><![CDATA[Bin Yılın Öyküsü]]></category>
		<category><![CDATA[biogeography]]></category>
		<category><![CDATA[biyocoğrafya]]></category>
		<category><![CDATA[Çizgisel Olmayan Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Deleuze]]></category>
		<category><![CDATA[Eko Sistem]]></category>
		<category><![CDATA[Ian G. Simmons]]></category>
		<category><![CDATA[insanbiçimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[Metafor]]></category>
		<category><![CDATA[Riccardo Manzotti]]></category>
		<category><![CDATA[sele kapılmak]]></category>
		<category><![CDATA[Tim Parks]]></category>
		<category><![CDATA[tonalite]]></category>
		<category><![CDATA[uluer aydoğdu]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<category><![CDATA[zihnin ucu bucağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=3726</guid>

					<description><![CDATA[<p>Deleuze’e gidip sorarsak,&#160; insanların en korktukları şeyin sele kapılmak olduğunu söyleyecektir hemen. Varoluşa kapılmaktan ödümüz patlıyor ve kendimizi akıntıda görece daha az hareketli, yani sabit, aşınmaz gibi duran, görünen bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sert, katı bir düzenin ya da determinist bir hikayenin yanına, arkasına, içine atıyoruz. Sözüm ona kendimizi sağlam bir kazığa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/">Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<div class="wp-block-cover has-background-dim" style="background-image:url(&apos;https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/12/evcil-dc3bcc59fc3bcrc3bclc3bcc59fc3bcmc3bczc3bcn-zorba-tarihi.png&apos;);min-height:472px;aspect-ratio:unset;"><div class="wp-block-cover__inner-container is-layout-flow wp-block-cover-is-layout-flow">
<p class="has-large-font-size"><strong><em>Akıştan, akıntıdan kaçarken girdaba yakalanmak</em></strong></p>
</div></div>



<p class="has-medium-font-size">Deleuze’e gidip sorarsak,&nbsp; insanların en korktukları şeyin sele kapılmak olduğunu söyleyecektir hemen. Varoluşa kapılmaktan ödümüz patlıyor ve kendimizi akıntıda görece daha az hareketli, yani sabit, aşınmaz gibi duran, görünen bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sert, katı bir düzenin ya da determinist bir hikayenin yanına, arkasına, içine atıyoruz. Sözüm ona kendimizi sağlam bir kazığa bağlıyoruz ama kendimize, varoluşa sağlam bir kazık atmadığımız ne malum?&nbsp; Bir metafor değil bu, fiziksel bir şeyden söz ediyorum. Korktuğumuz için kaçtığımız bir kayanın arkası ya da yorulduğumuz için mola verdiğimiz bir çıkıntı… Varoluşu azgın bir nehre benzetebiliriz pekâlâ. İşte, Riccardo Manzotti ve Tim Parks (biri İtalyan filozof, öğretim görevlisi, psikolog, diğeri romancı, çevirmen ve öğretim görevlisi) <strong>Zihnin Ucu Bucağı</strong> adlı nefis kitaplarında azgın dağ nehirlerinde kanoyla akıntıda doludizgin giderken akıştan/akıntıdan kurtulmanın yolunu Parks, Manzotti’ye şöyle anlatıyor: “Her kayanın ya da nehir yatağındaki çıkıntının arkasında bir girdap oluyor. Su orada hapsolup döndükçe dönüyor. Girdabın içine girdiğinde akıntıdan kurtulmuş oluyorsun.” Hobaaa…&nbsp;&nbsp;</p>



<p class="has-medium-font-size">Düşünelim: Birdenbire azgın bir nehirde sürüklenen, akıntıya kapılmış bir bedende buldun kendini. Bir kenarda dursun şimdilik bu, buraya hayat algımızla ilgili birkaç cümle kurmak istiyorum: Hayat mucizeymiş, kutsalmış, bize özgü benzersiz bir şeymiş, tamam, bunlarda bir gerçeklik payı var. Ancak, başka dünyalarda yaşam ortaya çıkarsa, hayatın hiç de bize özgü, benzersiz bir şey, yani kutsal ya da mucize olmadığı anlaşılacaktır, bir… Hatta başka, başka yerlerde de olduğu gözlenirse, hayat dediğimiz şey giderek sıradan, ucuz bir şeye dönüşecek, iki… Ve üzerimizdeki baskıyı, tonaliteyi kaldıracağından bu durum, “organik bir şovenizm” ve insanbiçimsel kibirle kundaklanmış buyurgan, zorba ve cahil uygarlığımızın, kısmen de olsa önünü açacaktır, üç…</p>



<p class="has-medium-font-size">Nerede kalmıştık, azgın nehirde, yani varoluşta, devamla…“Birçok bakımdan asıl önemli olan”ın, aslında “bu dolaşımın ortaya çıkmasına yol açtığı belli biçimler değil, dolaşımın kendisi” olduğunu da anlamamız gerekiyor. Dolaşım dediğimiz şey akış, akıntı, sel, varoluş… Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih (Bin Yılın Öyküsü)” adlı eşsiz kitabında Biyocoğrafyacı Ian G. Simmons üzerinden şunları söylüyor bu konuda: “Bir eko sistemde enerji ve mineral akışları, belli türdeki hayvanlar ya da bitkiler olarak tezahür eder (Ian, G. Simmons, Biogeography: Natural and Cultural (Londra: Edward Arnold, 1979), s. 79).” Öyleyse, çevremizde gördüğümüz her şey; bizler, börtü böcek, hayvanlar bu enerji, mineral akışının, akıntısının ürünü şeyler, nesneler, bedenlerdir ve “Bu anlamda organik bedenlerimiz, bu akışların geçici pıhtılaşmalarından başka bir şey değildir”. Yani, akışın, akıntının içindeki şeyler akıştan, akıntıdan ayrı, farklı birer şey olamaz. Bu, şuradan da belli: “Doğduğumuzda, bu akışın belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde yığınına dönüştürür.” Akıştan ayrı ve farklı bir şey olsalardı bu şeyler, nesneler, bedenler akışı nasıl yakalayacaklardı? Zaten görece olarak daha düzenli ve dengede bir akış ya da akıntıdan başka bir şey değil ki bu pıhtılaşmış şeyler, nesneler, bedenler. Azgın nehre göre daha az azgın, yani daha dengede ve düzenli şeylerden söz ediyoruz. Hatta, biraz daha ileri gidip doğum dediğimiz şeyin aslında dünyanın ya da eko sistemin daha küçük ölçekte kendi benzerini yaratması, dolayısıyla da kendi kendine kendini tekrarlamasıdır diye buraya yeni bir başlık açmak bile mümkün. Şeyler, nesneler, bedenler ise akışı, yani o deneyimi, o yaşantıyı mümkün kılan birer şey, birer nesne, birer beden.</p>



<p class="has-medium-font-size">Şunu söylemeye çalışıyorum: Denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, cennet ve cehennem, doğum ve batım (Doğumun karşıtı ölüm değil batımdır. Doğrusu, ölümün ne demek olduğunu ben bilmiyorum, bana daha çok nesnel, yani fiziksel olmayan hayali ve kurgusal bir gerçekliğin sayıklaması gibi geliyor. Kasvetli, ürkütücü bir şey. Hele bir batım demeye başlayın olsa olsa biraz hüzünlenirsiniz) birbirini dışarılıyor gibi görünen ama aslında birbirini buyur edip içine alan, bütünleyen mutlak, yani yüzde yüz olmayan iki hâlden başka bir şey değil varoluş sahanlığında. Eğer mutlak bir denge ya da düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı.</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/">Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/12/22/evcil-dusurulusumuzun-zorba-kibirli-ve-cahil-tarihi-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">3726</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Yığılımlar/Öbekleşmeler</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/07/10/yigilimlar/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/07/10/yigilimlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jul 2019 20:22:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[entropi]]></category>
		<category><![CDATA[Ilya Prigogine]]></category>
		<category><![CDATA[Ludvig Boltzmann]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[selforganization]]></category>
		<category><![CDATA[yığılımlar]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman oku]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=2621</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uluer Aydoğdu Üzerine titrediğimiz varlıklarımız varoluş sahasında gelip geçici içsel uzay-zaman düzenlemelerinden başka bir şey değil. Burada içsel derken; kendi kendine, kendini örgütleyen (self-organization) yaratıcı ve yenilikçi bir sistemden söz ettiğim sanırım anlaşılıyordur. Böylece bu yazıya herhangi bir aşkınlığın giremeyeceğini umuyorum. Diğer yandan oluşları anlayabilmek için hem Ludvig Boltzmann’ın hem de Darwin’in üzerinde düşündükleri “yığılımlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/07/10/yigilimlar/">Yığılımlar/Öbekleşmeler</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1 class="wp-block-heading" style="text-align:center;">Uluer Aydoğdu</h1>



<p>Üzerine titrediğimiz varlıklarımız varoluş sahasında gelip geçici içsel uzay-zaman düzenlemelerinden başka bir şey değil. Burada içsel derken; kendi kendine, kendini örgütleyen (self-organization)  yaratıcı ve yenilikçi  bir sistemden söz ettiğim sanırım anlaşılıyordur. Böylece bu yazıya herhangi bir aşkınlığın giremeyeceğini umuyorum. </p>



<p>Diğer yandan oluşları anlayabilmek için hem <strong>Ludvig Boltzmann</strong>’ın hem de <strong>Darwin</strong>’in üzerinde düşündükleri “yığılımlar (popülasyon)” düşüncesine şöyle bir bakıp burada birazcık eşelenirsek: “<strong>Darwin</strong>, bir seçim sürecine bağlı bireysel değişkenliğin nasıl bir sapmaya yol açtığını anlamamızı sağlayan şeyin bireylerin değil, uzun sürelerde yığılımların incelenmesi olduğunu göstermiştir. Aynı şekilde, <strong>Boltzmann</strong>, bireysel dinamik yörüngelerin betimlenmesine bağlı kalınırsa, önceden bildirdiği ikinci ilkenin ve entropinin kendiliğinden yükselmesinin anlaşılamayacağını savunmuştur. Bunlar, entropi artışının izlediği, global sapmayı oluşturan bir parçacıklar yığılımındaki sayısız çarpışmalardır.” Bu bağlamda kâinat, anbean, yeniden, yeniden yapılanarak düzensizleşip dengeden uzaklaşırken bileşenlerini açığa çıkaran bir var etme süreci içinde geleceğe doğru hareket eder. Başlangıçta sisteme, sistemin bütünlüğü içinde körlemesine hizmet eden bileşenler/parçacıklar dengeden uzak hallerde aralarındaki sayısız çarpışma ile sistemi yeni bir dengeye götüren bir işlerlik kazanırlar. Diyeceğim ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’ aslında yeni bir yol arayışıdır. Tıpkı düzensizliklerin yeni bir düzen/gramer, hastalıkların da yeni bir sağlık arayışı olduğu gibi.</p>



<p>Öyle görünüyor ki, bir sistemi oluşturan bileşenlerin birbirleriyle etkileşimli süreçler olabilmesi için sistemin dengeden uzak bir halde olması gerekiyor. Çünkü ancak bu haldeyken uyanan ve böylece “görmeye başlayan” madde birbirleriyle etkileşerek, çarpışarak, dayanışmalara girişerek yapılıp edilecekleri bütünü yapıp edebiliyorlar. Bu da yaratıcı ve yenilikçi olmak anlamına geliyor. Dolayısıyla, <strong>Ilya Prigogine</strong>’nin de söylediği gibi “eğer sistem, etkileşimsiz bir parçacıklar sistemine indirgenebilirse, ne çarpışmalar ne de korelasyonlar akısı olacaktır.” Bu, istikrarlı, ama ölü bir sistem anlamına mı gelir bilmiyorum, ama böyle bir sistemde yaratıcı ve yenilikçi süreçlerin olamayacağını söyleyebiliriz. </p>



<p>Unutmayalım ki, “Zaman oku görünmüyorsa madde görmez, dengeye körü körüne bağlı kalır. Zamanın oku ortaya çıktığındaysa, madde dengeden uzaklaşmış olarak görmeye başlar!”</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/07/10/yigilimlar/">Yığılımlar/Öbekleşmeler</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/07/10/yigilimlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2621</post-id>	</item>
		<item>
		<title>Akıştan, akıntıdan (varoluştan) kaçarken girdaba yakalanmak</title>
		<link>https://ulueraydogdu.com/2019/06/20/akistan-akintidan-varolustan-kacarken-girdaba-yakalanmak/</link>
					<comments>https://ulueraydogdu.com/2019/06/20/akistan-akintidan-varolustan-kacarken-girdaba-yakalanmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Uluer Aydoğdu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Jun 2019 10:53:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çilliplopom]]></category>
		<category><![CDATA[Çizgisel]]></category>
		<category><![CDATA[Deleuze]]></category>
		<category><![CDATA[Manuel De Landa]]></category>
		<category><![CDATA[mutlubaharlarevi]]></category>
		<category><![CDATA[Riccardo Manzotti]]></category>
		<category><![CDATA[Tim Parks]]></category>
		<category><![CDATA[yeryüzü yeniği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ulueraydogdu.com/?p=2352</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uluer Aydoğdu Deleuze’e gidip sorarsak,  insanların en korktukları şeyin sele kapılmak olduğunu söyleyecektir. Varoluşa kapılmaktan ödümüz patlıyor ve kendimizi akıntıda daha az hareketli, yani sabit, aşınmaz gibi duran, görünen bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sert, katı bir düzenin, determinist bir hikayenin yanına, arkasına, içine atıyoruz. Sözüm ona kendimizi sağlam bir kazığa bağlıyoruz ama [&#8230;]</p>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/06/20/akistan-akintidan-varolustan-kacarken-girdaba-yakalanmak/">Akıştan, akıntıdan (varoluştan) kaçarken girdaba yakalanmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h1 class="wp-block-heading" style="text-align:center;">Uluer Aydoğdu</h1>



<p><strong>Deleuze</strong>’e gidip sorarsak,  insanların en korktukları şeyin sele kapılmak olduğunu söyleyecektir. Varoluşa kapılmaktan ödümüz patlıyor ve kendimizi akıntıda daha az hareketli, yani sabit, aşınmaz gibi duran, görünen bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sert, katı bir düzenin, determinist bir hikayenin yanına, arkasına, içine atıyoruz. Sözüm ona kendimizi sağlam bir kazığa bağlıyoruz ama kendimize, varoluşa sağlam bir kazık atmadığımız ne malum?  </p>



<p>Bir metafor değil bu, fiziksel bir şeyden söz ediyorum. Korktuğumuz için kaçtığımız bir kayanın arkası ya da yorulduğumuz için mola verdiğimiz bir çıkıntı… Varoluşu azgın bir nehre benzetebiliriz pekâlâ. İşte, <strong>Riccardo Manzotti</strong> ve <strong>Tim Parks</strong> (biri İtalyan filozof, öğretim görevlisi, psikolog, diğeri romancı, çevirmen ve öğretim görevlisi) <strong>Zihnin Ucu Bucağı</strong> adlı nefis kitaplarında azgın dağ nehirlerinde kanoyla doludizgin giderken akıntıdan kurtulmanın yolunu Parks, Manzotti’ye şöyle anlatıyor: “Her kayanın ya da nehir yatağındaki çıkıntının arkasında bir girdap oluyor. Su orada hapsolup döndükçe dönüyor. Girdabın içine girdiğinde akıntıdan kurtulmuş oluyorsun.” Hobaaa…   </p>



<p>Düşünelim: Birdenbire azgın bir nehirde sürüklenen, akıntıya kapılmış bir bedende buldun kendini. Aslında, başta her şey bütündür. Var ama yok, yok ama varsındır kendini bilinceye kadar. Deneyimledikçe  dünyayı  (tabii kallavi bir tarih ve coğrafya baskısıyla) bir &#8216;ben&#8217; oluşmaya başlar ve bütünden uzaklaşmaya, bütüne yabancılaşmaya başlarsın. Bir şey, bir nesne olan bir beden vasıtasıyla gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu içine çektiğin, yediğin içtiğin şeylerin, nesnelerin, bedenlerin toplamıdır bu &#8216;ben&#8217;. Bir kenarda dursun şimdilik bu, buraya hayat algımızla ilgili birkaç cümle kurmak istiyorum: Hayat mucizeymiş, kutsalmış, bize özgü benzersiz bir şeymiş, tamam, bunlarda bir gerçeklik payı var. Ancak, başka dünyalarda yaşam ortaya çıkarsa, hayatın hiç de bize özgü, benzersiz bir şey, yani kutsal ya da mucize olmadığı anlaşılacaktır, bir… Hatta başka, başka yerlerde de olduğu gözlenirse, hayat dediğimiz şey giderek sıradan, ucuz bir şeye dönüşecek, iki… Ve üzerimizdeki baskıyı, tonaliteyi kaldıracağından bu durum, “organik bir şovenizm” ve insanbiçimsel kibirle kundaklanmış buyurgan, zorba ve cahil uygarlığımızın, kısmen de olsa önünü açacaktır, üç… </p>



<p>Nerede kalmıştık, azgın nehirde, yani varoluşta, devamla…“Birçok bakımdan asıl önemli olan”ın, aslında “bu dolaşımın ortaya çıkmasına yol açtığı belli biçimler değil, dolaşımın kendisi” olduğunu da anlamamız gerekiyor. Dolaşım dediğimiz şey akış, akıntı, sel, varoluş… <strong>Manuel De Landa</strong>, <strong>Çizgisel Olmayan Tarih (Bin Yılın Öyküsü)</strong>, adlı eşsiz kitabında Biyocoğrafyacı <strong>Ian G. Simmons </strong>üzerinden şunları söylüyor bu konuda: “Bir eko sistemde enerji ve mineral akışları, belli türdeki hayvanlar ya da bitkiler olarak tezahür eder (Ian, G. Simmons, Biogeography: Natural and Cultural (Londra: Edward Arnold, 1979), s. 79).” Öyleyse, çevremizde gördüğümüz her şey; bizler, börtü böcek, hayvanlar bu enerji, mineral akışının, akıntısının ürünü şeyler, nesneler, bedenlerdir ve “Bu anlamda organik bedenlerimiz, bu akışların geçici pıhtılaşmalarından başka bir şey değildir”. Yani, akışın, akıntının içindeki şeyler akıştan, akıntıdan ayrı, farklı birer şey olamaz. Bu, şuradan da belli: “Doğduğumuzda, bu akışın belli bir bölümünü bedenlerimizle yakalarız, sonra öldüğümüzde yine serbest bırakırız ve mikroorganizmalar bizi yeni bir hammadde yığınına dönüştürür.” Akıştan ayrı ve farklı bir şey olsaydı bu şeyler, nesneler, bedenler akışı nasıl yakalayacaklardı? Zaten görece olarak daha düzenli ve dengede bir akış ya da akıntıdan başka bir şey değil ki bu pıhtılaşmış şeyler, nesneler, bedenler. Azgın nehire göre daha az azgın, yani daha dengede ve düzenli şeylerden söz ediyoruz. Hatta, biraz daha ileri gidip doğum dediğimiz şeyin aslında dünyanın ya da eko sistemin daha küçük ölçekte kendi benzerini yaratması, dolayısıyla da kendi kendine kendini tekrarlamasıdır diye buraya yeni bir başlık açmak bile mümkün. Şeyler, nesneler, bedenler ise akışı, yani o deneyimi, o yaşantıyı mümkün kılan birer şey, birer nesne, birer beden.</p>



<p>Şunu
söylemeye çalışıyorum: Denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık,
cennet ve cehennem, doğum ve batım (Doğumun karşıtı ölüm değil batımdır.
Doğrusu, ölümün ne demek olduğunu ben bilmiyorum, bana daha çok nesnel, yani fiziksel
olmayan hayali ve kurgusal bir gerçekliğin sayıklaması gibi geliyor. Kasvetli,
ürkütücü bir şey. Hele bir batım demeye başlayın olsa olsa biraz
hüzünlenirsiniz) birbirini dışarılıyor gibi görünen ama aslında birbirini buyur
edip içine alan, bütünleyen mutlak, yani yüzde yüz olmayan iki hâlden başka bir
şey değil varoluş sahanlığında. Eğer mutlak bir denge ya da düzen olsaydı
hiçbir şey olmazdı. </p>



<figure class="wp-block-image is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://ulueraydogdu.com/wp-content/uploads/2019/05/2019-05-03-09.28.19.png?w=800" alt="" class="wp-image-1913" width="456" height="566" /></figure>
<p><a href="https://ulueraydogdu.com/2019/06/20/akistan-akintidan-varolustan-kacarken-girdaba-yakalanmak/">Akıştan, akıntıdan (varoluştan) kaçarken girdaba yakalanmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://ulueraydogdu.com">Uluer Aydoğdu</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ulueraydogdu.com/2019/06/20/akistan-akintidan-varolustan-kacarken-girdaba-yakalanmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
		<post-id xmlns="com-wordpress:feed-additions:1">2352</post-id>	</item>
	</channel>
</rss>
