Yeryüzü Yeniği

Bir gün geldim ve söyledim şans ya da kader denen şeyin cömert
bağrından. Varoluşun aç ve cesur sesiyle: Ben Hiperborea’lıyım,
hayatın ağrıyan yeridir hallerim. Evim basit bir kabuk, gönlüm şu
dalgalanan deniz, orman ahlakım. Her nefeste içime çekip kâinatı
her nefeste geri veririm. Kendi kendime kendimi solur, kendi
kendime kendimi var ederim. Şimdi, burada gürleşen kalp
ormanında geçer günlerim, aşk boylarında, kavga tarlasında.
Oluşmaktan başka bir şey bilmem. Bana “aferin” der mi Turgut
Uyar acaba, göğe en iyi ben bakarım. Karınca sözüdür, herkes
göğe bakarsa o sene çok olurmuş aşk ve zerdali. Hayatın bir
bildiği olmalı, benim bildiğim matematiği olmayan bir
matematiktir hayat. Böyle iyi, böyle çok iyi, kertenkele kralım
ben lemurların arasında, çiçekler tanrıdan daha gerçek.

http://denizsuyukasesi.blogcu.com/dogru-kuslar-yanlis-ucmaz/14113233

Hiçbir yerde oturuyorum

Ben çok uzak bir gelecekte oturuyorum, atların
yürüyüşünde, ey sevgili ben senin geleceğinde
oturuyorum. Kuşlarda, güllerde, akşamlarda,
pervaza dayanmış bir dirseğin burkuluşunda oturuyorum.

Kaya’da ve su’da. Ağaçların kabuklarında.
Dinozorlar kuşlara doğru bükülür, orada. Bir anıdaki kırıklıkta,
bir kadındaki kuşkuda oturuyorum. Çok ileride.
İlerinin de ilerisinde oturuyorum. Size göre geride.

Hemen şuracıkta, gölgede. Kendimde oturuyorum.
Az kaldı bir ölümde oturuyorum. Biliyorum, ey sorgucular
epey gitmek gerek, ötelerde oturuyorum. Öteleri geçer geçmez
mutlak sessizlikte oturuyorum. Bir yalnızlıkta, bir dönemeçte.

Şu çölü aştık mı görünür, bir şenlikte oturuyorum.
Sola doğru bakın, duydunuz mu şu eski türküyü:
Mavi yazma bağlama anam, mavi yazma tez solar,
da oturuyorum. Az daha gidin, karşınıza kallavi bir güneş

çıkacak, da oturuyorum. Hayal edin, neredeyse
görünür deniz, de oturuyorum. Bağırıyorum,
çağırıyorum, çarpışıyoruz birbirimizle. Orda oturuyorum:
Ah, iç tenim: Ben hiçbir yerde oturuyorum, her yerde.

***

20190413_144312

Bir bilinç gezintisi: Çıkış için*

-İçindeymişim meğerse içimde olanın-

Kendini evden çıkardı
ne el sallayan oldu ne su döken
katlayıp itinayla evi
sokaktan çıkardı
sokağı omuzlayıp mahalleden
uyuyordu mahalleli
mahalleyi bir güzel bohçalayıp şehirden çıkardı
kimsenin ruhu duymadı
şehri alıp
sanki çıkarılması yasak bir şeymiş gibi
ülkeden çıkardı gizlice
ülke bir iki tıngırdadı
bir iki sağa sola oynadı
ülkeyi dünyadan çıkardı bir güzel
ağzının kenarına bir ıslık yerleştirdi gelişigüzel
dünyayı, hop, kâinattan çıkardı
durdu bir süre
çıkar çıkar bitmiyordu
içine kendisinden koymuştu namussuz
kâinatı alıp kendinden çıkardı
kayboldu öylece
ah etmeden vah demeden
ve ben ardından bakıp
gülümsedim.

*Jacques Prevert’in Sabah Kahvaltısı’nda bulunmasaydım bu
şiiri yazamazdım.

***

Ot hızlıdır
-Ters dönmüş zirvedir çukur-

Denizimi kalbimden çıkardım
oldum bir dehliz gıdım gıdım
imgeveleyip durun siz
bataktan çıkardım kalbimi
ben kaç tım.

Uzayımı yanımda taşırım
ben giderim o gider
cevahirimde bir solucan deliği
aramam bulurum seni
ben kaç tım.

Uçlarım çıplak, uçlarım kaçak, uçlarım deli
bir ot oluştum, yorum yok
ellerinizden öptüm, yorum yok
iyi günler ruhi bey, nasılsınız
ben kaç tım.

Bir kertenkele gibi tım tım
ovaladım sihirli lambasını Uluer’in
cini oldum, ini
verdim ülkeme
ölümüm cebimde
ölümüm bedava
hediyem.

N’aber yavrum
ben
kaç
tım.

***

Reklamlar

Ölügeçmişim


seken bir kurşunum babamın sıktığı
ne yapayım buradayım.

Kuşlar var, iyi ki, inanalım diye başka diyarlara, nehirler akar hiç bıkmadan, rastlaşır ve severiz birbirimizi, zamanın aktığı istikamette milyonuncu kez karşılayıp hayatı, uğurlarız milyonuncu kez.  

Kuş gibi kanat çırpıyor, kuş gibi şakıyor, kuş gibi yerinde duramıyor, yani kuş gibi davranıyorsa hayattır o. Ve kuş gibi doğup kuş gibi yaşayan kadınlar büyütür insanı orta yerinden.

Diyaloglar, hakiki diyaloglardan söz ediyorum tabii, şaşırtıcı ve ölümcül sıçramalara gebedir. Marx’dan hareketle söylüyorum bunu, aferin ona.
“Ölümcül sıçramalar; aynı, ortak anlam, değer ve kurallar dizinini paylaşmayanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan, yani aralarındaki mübadeleden doğar ” diyordu; geleceğe, şiire, aşka alamet bir açıklığı koymuştur önüme, hürmetler. Tabii, bütün hisseden ve hissetmeyen varlıklara, onların yapım ve tamir işinde çalışan kuarklara, atomlara, moleküllere de sevgiler, mis kokulu çiçekler, şiirler.

Odin, Mars ve Zeliş, Köri, Lily, Ozi, aha işte çocuklarımız. Ozi, on beş yaşında dişi bir kedi. Tabii kedi dediğime bakmayın, bencileyin birisi. Diğerleri de köpek etiketini kaldırarak söylersem başka birer ben…

İki kumrumuz var bir de, dostlarımız.

Çilliplopom Diyarı dedik biz buraya. Can veren ad verir, kadim bir yasadır. O diyarda Mutlubaharlarevi’nde yaşıyoruz canım refikam Hülya Özel’le birlikte:

Yedi Nisan İki Bin Bir’de
aşkın köründe uyanıp
rüzgarlar kralı Aeolus’un refakatinde
iki meleğin uçurduğu bir otobüsle
uzay-zamanda bütün gece yol aldıktan sonra
İzmir’e gelişini hatırlıyorsun.
 
Körfezde yabancı bir dilde yazılmış gibi uçuyordu kuşlar.

Çilliplopom Diyarı nedir diye soracak olursanız, hemen söyleyeyim, buyrun:

Bir keresinde
köprünün birinin
çilliplopom,  çilliplopom diye seslendiğini hatırlıyorsun sana
çilliplopom, büyük deden Tahsin Ağa’nın gravotu dediği gravite ile
bir yörüngeden başka bir yörüngeye bükülmek demekti
meşk halinden Mecnun’a doğru faz değiştiriyordun mesela
yaprağın dalından ayrılış vaktiydi bir çalımla
başkalarına karşılayamayacağı toplar atmadın hiç
oyun sürsün istiyordun çünkü
değilse yapayalnızdın, bir anlamı yoktu mavinin
değilse nefes alıp verir gibi ping-pong oynayamazdı Çinliler
belki de en çok buydu çilliplopom
bütün sorulara verilebilecek yegane cevap
biz kimiz, çilliplopom
hayatın anlamı ne, çilliplopom
niye hiçbir şey yok da bir şey var, çilliplopom.

Bu yüzden “olumlama ve değilleme” yapmadan konuşacağım, konuşacağım, konuşacağım. Tam buraya bir parantez açabilir miyim? [“Olumlama” ve “Değilleme” yapmadan konuşmak Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in  (Collège de France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun!”]  Bu yüzden, mesela “aşk,  şudur” dersem aldırmayın, “bu, aşk değil dersem” boş verin. Aha işte aldı bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there.
 
Ah canım benim ya, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı bunları sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi:
 
İnsanların sözleri beni de çok korkutuyor adamım
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son.

Günlük

(1987-2019)

27 Haziran 2019, Perşembe

Kumrularımız. Ne olsun isimleri? Ma ve Kû… Çok güzeller. Ekmek doğradım az önce. Yediler ve çiftleşme ritüelleri…

Alt katta ise Köri ve Odin var. Sereserpe yatıyorlar. Dışarısı, bahçe yanıyor. Zeliş, yer kazmış kendine, patileri havada… Mars, ise ön bahçede. Orası serin, bayağı esiyor. Zaman zaman sigara içmeye çıkıyorum.

Ozi (kedimiz) ise orta katta, cereyanın olduğu yerde, tuvaletin girişinde. Lily, burada değil. Geçen gün güneş çarptı. Tolga’larda.

24 Haziran 2019, Pazartesi

Hayır, olumlama ya da değilleme yapmadan konuşmak istiyorum.

Hayır, doğada her parçacığın bir antimaddesi var.

23 Haziran 2019, Pazar

Denge ve uzak denge, düzen ve kaos, doğum ve batım, dirim ve ölüm arasındaki denge baş döndürücü.

Balance which between order and chaos, birth and sunset, life and death is dizzy.

22 Haziran 2019

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Gerilir de gerilir dünya, sonra o yaya bir ok olarak yerleşip ileriye fırlar. Tipik bir tırtıl hareketidir bu. Belki de tırtılın tekidir kâinat. Ok-yay düzeneği.

17 Haziran 2019

Hayır, dünyayı yaşantılayacak şeyler, nesneler, bedenler olmasaydı dünya olmazdı

Hayır, Big Bang (Büyük Patlama), uzay-zamanı karşı konulmaz kılan enerjinin, gerilimin büyük bir tazyikle boşalması, yayılıp dağılmasıdır.

Hayır, denge, uzak dengeye bükülmeseydi hiçbir şey olmazdı.

Hayır, birbirinin annesidir uyku ile uyanıklık iki doğurgan rahim.

Hayır, yüzde yüz yani mutlak olmayan iki uğrak yeridir düzen ile kaos.

23 Mayıs 2019

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok

Ben kimim? Yanlış soru. Ben neyim? Aha işte, doğru soru bu. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, tattığım şeylerim ben, bütün bu şeylerin toplamı bir dünyayım. Fiziksel dünyanın bir parçası, onunla çevrili. Videodaki kumrular gibi fiziksel bir beden, bir nesne, bir şey.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok. Diğer şeyler, nesneler, bedenler gibi dünya hakkında bir dünya, dünyanın dibine düşmüş bir not ya da ana metin dünyaya açılmış bir parantez…

Karşılaştığım, koklaşıp öpüştüğüm, dokunduğum, yaslandığım, sırtımı dayadığım, üzerine bastığım, üzerimde gezinen, kavga ettiğim, dinleyip keyif aldığım, alıştığım ama olmayınca deli gibi özlediğim şeylerin toplamıyım. Diğer bir deyişle bir dolu ben var bende, benden dışarı… Bunun ötesinde, berisinde bir şey yok. Varsa hayali ve kurgusaldır. Yanılsamadan, illüzyondan söz ediyorum. Tamam, yanılsama gerçektir, ama adı üstünde yanılsamadır.

Kapılmış gidiyorum varoluşumun bahtına. Azgın akıntıda görece olarak daha düzenli, daha dengeli bir şeyim. Kaosun içinde daha az kaotik bir nesne, bir beden. Bütün şeyler, bütün nesneler, bütün bedenler, dünya dahil, gezegenler, yıldızlar, gökadaları dahil, akıntının pıhtılaşmış hallerinden başka bir şey değil. Belirip belirip kaybolan, kaybolup kaybolup beliren kabarcıklar, öbekleşmeler, toplamlar. Örneğin taşlar, kayalar ya da dağlar, daha düzenli ve dengede şeyler oldukları için, daha uzun ömürlüler, ama Nietzsche’nin de dediği gibi “eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı, uyuklayan bir kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdük”.

Öyleyse, dengenin ya da düzenin mutlak olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yüzde yüz bir düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı. Şimdi, şu an bunu okuyor olmazdınız. Ben de bunları yazamazdım zaten. Başka bir söyleyişle etrafımızda gördüğünüz her şey uzak dengenin ürünü. Peki ve güzel. Demek ki bir zamanlar bir denge, bir düzen vardı. Öyleyse denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, kış ve bahar varoluş sahanlığında doğurgan birer rahim olan uğrak yerlerinden başka bir şey değil. Birbirinin anaları!

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Sonra küçük bir Big Bang (Büyük Patlama). Olan tam da budur baharda. Biriken enerji öyle bir tazyikle boşalır ki patlamaya benzer, oysa patlayan bir şey yoktur, yalnızca biriken enerji, gerginlik boşalıp yayılıyor, dağılıyordur. Bana ne diyemezsiniz. Tam da bu yüzden “Nisan, ayların en zalimidir”. Aferin T. S. Eliot’a. Tabii büyülü bir şey bu, ölünün dirilişi, uyanış, ayağa kalkmak… Big Bang (Büyük Patlama)’da zaten budur. O ilk anlardaki tazyikten dolayı patlama denmiştir. Nitekim 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “Big Bang (Büyük Patlama), termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır”, başlangıç ya da tekillik ya da uzay-zaman eşsizliği (singularity) değil.

19 Mayıs 2019

Bir dolu şey, bir dolu nesne, bir dolu ben var bende, benden dışarı

Dünyanın içinde bir dünya. Tıpkı kıvrımın içindeki kıvrımlardan biri gibi bir alt dünya. Benim dünyam. Bana ait, bana özel, benim seçtiğim, başka alt dünyalarla oluşturduğum, yani yapıp ettiğim ama eni sonu dünya hakkında bir dünya. Tabii, referans aldığım üst dünya da daha büyük, daha karışık bir dünyanın alt dünyası olabilir.

Fraktal yapılanmalar üzerine teoriler geliştirmiş Amerikalı bilim insanı ve matematikçi Benoît B. Mandelbrot, Jonathan Swift’ten şu alıntıyı yapmayı çok seviyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”

11 Mayıs 2019 Cumartesi


Pek hicâzkar, pek mahir bir kuştur cesaret

Uzak denge ürünü olmana rağmen, öyledir; şimdi, şu an etrafında gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin içtiğin her şey uzak denge ürünüdür, denge ve düzen peşindeysen, takılıp kaldıysan bir yere, bir duyguya, bir düşünceye uyukluyorsun demektir, ölüsün. Biyolojide denge ölüm demektir, çünkü.

Ancak, şimdi, burada uzak dengede olmak geçmişte, bir zamanlar da dengede olmak anlamına geliyor. Yani hep böyle değildi. Aha işte Big Bang (Büyük Patlama) denilen şey bu denge halinin, yani biriken enerjinin ilk anlarda dehşet bir tazyikle boşalması (Bunu pekala bir patlamaya benzetebiliriz. Zaten bu nedenle Büyük Patlama deniyor ve ortada patlayan bir şey yok), sonra da giderek daha az bir hızla yayılıp dağılmasıdır. ‘Genişleyen evren teorisi’ budur.

Big Bang, bir başlangıç, tekillik, uzay-zaman eşsizliği olmayıp 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır.” Eğer öyleyse, bu yayılıp dağılmanın yorulacağını, nihayetinde sona ereceğini söylemek mümkün ama Big Bang, nasıl bir başlangıç değilse, öyleyse, bu sona erme de bir son olmayacaktır. (Hatta, belki böyle nice görece başlangıç ve sonlar olmuştur.) Denge ya da düzen, olsa olsa mola yeri, uyku hali, enerji, güç biriktirme, ok olup ileri fırlamak için yay olup gerilme uğrağıdır. Bu doğrultuda; denge ve uzak denge ya da düzen ve kaos ya da kış ve bahar ya da çocukluk ve yetişkinlik birbirinin annesidir, demek mümkün. Doğurgan birer rahim ya da. Ancak mutlak, yani yüzde yüz bir düzen ya da kaos değil de iç içe bir uyku ve uyanıklık söz konusu. Hatta ikilikleri; tek, biricik ve eşsiz bir şeyin, self-organization (kendi kendini düzenleme, yaratma)’sını sağlayan itici bir motorun olmazsa olmaz unsurları olarak ele alabiliriz. Bir çeşit ok-yay düzeneği ya da tipik bir tırtıl hareketi… İlerlemeyi karşı konulmaz kılan bir gerilip yaylanma ve o yaya bir ok gibi yerleşip ileriye, ileriye doğru fırlama…

Tabii, uzak denge ürünüysen ölü gibi davranamazsın, ölü taklidi yapmak olur bu olsa olsa, sinmek, görece olarak daha az hareket eden bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sabit bir düzenin arkasına saklanmak ya da hayali ve kurgusal bir hikayeye kendini sabitlemek, orada sana dokunmasın diye yılan sessizce durmak. Varlığını bağladığın kazık, yani o nesnel, fiziksel, somut olmayan şey/lerin kendine, varlığına, yani mevcudiyetine attığın sağlam bir/er kazık olduğunu söylüyorum ben. Kısacası, özetle varoluştan, akıştan korkmaktan söz ediyorum. Aha işte, “İnsanların en korktuğu şeyin sele kapılmak” olduğunu söylüyor Deleuze.

Var’ken, Mevcut’ken, Hazır’ken zihnen başka bir yerde olmak, Var’ın, Mevcut’un, Hazır’ın üzerini örtmek, Var Olmanın harika, olağanüstü ağırlığını, sorumluluğunu taşımak yerine “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ne iltica etmek küfür değildir de nedir! Yalçın Küçük, “Küfür Romanları”nda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni baş sıraya koyar. John Zerzan ise “mevcudiyetten sürgünlük” der bu duruma. Görülebilen, işitilebilen, dokunulabilir, kokusunu alabildiğin, yenilir içilir fiziksel, somut gerçekliği öteleyip yerine hayali ve kurgusal bir gerçekliği yerleştirmek, buna inanmak hedefi ıskalamaktan, yani yegane, tek günahtan söz ediyorum.

Kurgusal, kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir zihinselliğin (Zihindar’ın) sahneye, bilince kakaladığı hayali ve kurgusal şey(ler), Hükümdar(lar) Var’ı, Mevcut’u, Hazır’ı hapsedip devreden çıkarmış, aha işte binlerce yıldır olan budur. Var’ken yok olmak demek bu. Yukarıda söz ettik “mevcudiyetten sürgünlük”, atıl kalmak, zihinsel gerçekliğin kibriyle, zorbalığıyla, cehaletiyle Var’ı ezip geçmek, yok etmek, bu yolda ölüp öldürmek… Hükümdar (Kral) çıplak değil, sahte! Hükümdar, bir yanılsama, illüzyon. Var, Mevcut, Hazır hapsolmuş yerine sahnede, perdede, bilinçte hayali ve kurgusal bir şey dolaşıyor. Zaten bütün sorun da tam burada üzerimize sıçrıyor: Nesnel, fiziksel, somut gerçekliğe uymayan, somut olanla bir alakası olmayan zihinsel yapılanmamız.

Sayıklama ve masallarla, mit ve hikayelerle, birtakım hayali anlam, değer ve kurallarla doldurulmuş zihinlerin sahneye itelediği Hükümdarlar aracılığıyla yapıp ettiği dünya, bilimsel ilerlemeyi kısmen dışarıda bırakırsak, diyaloğu, dolayısıyla da herhangi bir sıçrama olanağı
olmayan bir monologdan başka bir şey değil. Bu asıl olarak şu anlama geliyor: İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiğinden ve sistemin toplam enerji seviyesi sabit kaldığından sıçrama yapabileceği kritik seviyeye gelemiyor. Tam da bu yüzden katı, sert gerçeklik bırakın buharlaşmayı giderek daha da kibirli, zorba ve cahil bir hale doğru gelişip katılaşıyor.

Evcil / esir düşmektense yok olmayı göze alan Neandertaller’dir benim atalarım.

21 Nisan 2019, Pazar

Gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin, içtiğin şeylersin. Onlardan ayrı, onlardan bağımsız bir varlığın yok! Hepsiyle bir ve aynısın. Kibrini, buyurganlık ve zorbalığını, cehaletini, yani parantezi, yani yamuk bakışını kaldırıp bakarsan olduğu gibidir dünya: Tek, biricik ve eşsiz bir ‘ben’…

9 Mayıs 2019, Perşembe

Hissiyattan sual olunmaz

Hiçbir şey deneyimden, yani yaşantıdan, yani hissiyattan daha gerçek olamaz. Bedenim dediğim şey, o nesne beş duyu vasıtasıyla deneyimi, yani yaşantıyı, yani hissiyatı mümkün kılan bir yapı parçacığından başka bir şey değil. Aha işte yapıp ettikçe yapılıp edilen, yapılıp edildikçe yapıp eden bu yapı parçacığının mümkün kıldığı deneyimim ben, yaşantıyım, hissiyat… O, rakkase, ben onun mümkün kıldığı raks.

Denizsuyukâsesi – YAZ 2019 SAYI 48 – Uzaklar İçin – Burak Nefesoğlu

Bulvarlarında izlerini arıyorum yalnızlığın

Yarasında büyüttüğümüz çiçeklerin nemli ağızlarıyla

Arabesk gecelerin koynunda geçip giderken

Geçip giderken acının umuda katık edilmesiyle ehlileşen

Yabanıl çocuk gülüşleriyle

Akşamlar çekiliyor mavi bir çarşaf gibi denizden

Uzanıp bir güle çekimser parmaklarıyla

Belki bir çağın lanetini okuyor renginden

Boyunlarımız uzadıkça

Hasretlerimiz çoğalıyor omuzlarımızda

Ve hasretlerimiz çoğaldıkça uzuyor boyunlarımız

Uzanıp bir güle soruyorum usulca

Ama neyi

Gurbet, evinden uzakta olmak mıdır yalnızca?

*

Sararmış duvarlarıyla köhne odalarında

Gurbetin şarkısını söylüyoruz

Gurbetin şarkısını

Gurbetin

Gurbet, evinden uzakta olmak mıdır yalnızca?

Denizsuyukâsesi-YAZ 2019 SAYI 48-Fareler ve insanlar-Lacivert

sen neden ölü bir fareyi okşuyorsun lennie
biraz bana ver
belki de ölüyüm
veya bir gezgin

bazı evlerin kapıları yok
uzun koridorları var
upuzun ayakları vardır bazı cambazların
fısıltılı rüzgarın ve nehir ağzı hayalinin bolca deliliği var
belki de tavşan anatomisini çoğaltıp
hayatı açığa çıkarma isteği

güneşin yalanı çok
sürecin gizleri ve doğanın açmazı
sen cebindeki ölüyü yine de bana ver lennie
yalnızlık güzel bir düğüm
gelip masaya oturan o yerin tanımsızlığı
çürüme molası ve salinas sazlıklarının göğe değişi gibi
ölüler de okşanır ölü parmaklarda
bir altın havası var ki
fare zehiri
ters köşeli luger tabancaları
/
geç şu hikayeleri lennie
körlerin gözbebekleri bir koleksiyonda durup bakarlar
şu köprüyü tut ki kırılmayalım
şu köprüyü tut geç kalan kuşlar geçsin
şu köprüyü tut ki
gölgenin kalın derilerinde
ve kapkara pazarlarında rakkase ederken hiçler
bir cins yılan olur dipteki dalga
hiledir ışık ve karanlık
kış gelmesin
gelmesin
gelmesin.

Denizsuyukâsesi-YAZ 2019 SAYI 48-“Devrim”, o “güzel kız” gelecek, buralar yeniden şiirlik olacak-Uluer Aydoğdu

Celali saçlarınla savrul

tepele geç kanlı tarihi

hayalin omuzlamakta kâinatı, gel

gel ki Yunus gelsin, Mevlana gelsin, Nazım gelsin

taraçalarında nadide ay ışıkları büyüten annem

alnında hangi dille aktığını çözemediğim su

ama onca isyanın içinde hemen tanırım seni, gel

boylu boyunca tarihe uzanmış Bedrettin gelsin

zaman ve mekandan tövbe uzak Behçet

Sivas’ta hala çuha çiçeği olarak dolaşan gelsin

bir büyü gibi sardı ruhumu süvarilerin, gel

Uğur gelsin!

Yukarıdaki dizeler Mühür dergisinde (Temmuz-Ağustos 2007, sayı 15) yayımlanan Gel adlı şiirimden… Yo, hayır şiirden miirden söz etmeyeceğim. 80’lerin sonu, 90’ların başı Ankara’sından, Ankara’nın sokaklarında tanıdığım Uğur Kaynar’dan, Adakale Sokak’taki Sanat Kurumu’ndan, orada tanıştığımız Behçet ağabeyden (Aysan), Sivas Katliamı‘ndan, Gümüş Tapınak‘tan, Engin Gençtan‘dan; yoluma, aklıma, gönlüme Gül’seren‘lerden, Ergin Günçe‘den söz edeceğim.

Tarihte benzerlerini biliyoruz, 31 Mart’ı, Kubilay’ı, ama Sivas Katliamı, tam anlamıyla süreksiz aklın sürek avı’dır. Karşı devrim sürecinde nerelere geldiğimizi, yobazlığın nelere kadir olabileceğini, dehşeti yaşayarak öğrendik: Vahşetle yobazlığı, yobazlıkla cehaleti ayırt edemediğimiz zamanları yaşıyoruz. Darwin, “ters evrim” diyordu. Artık beterin beteri anlamında, atı alıp cumhuriyeti yıkmaya girişmişlerdir. 

90’ların başında bir yandan Prospero Yayınları‘nda çalışıyor (Ah, canım ağabeyim İsmail Gençtürk, bir gün geldi ve ilk kitabını, Yaşlı Büyücünün Memeleri, basalım dedi, çok teşekkür ediyorum abi, sevgilerimi yazıyorum), aynı zamanda da Ankara Sanat Kurumu’nun bültenini hazırlıyor ve kurum etkinliklerinin organizasyonuna yardım ediyordum. Kurumun başkanı, yakın zamanda kaybettiğimiz ressam, öykücü, şair canım ağabeyim İsmail Gümüş‘tü. Emek 2. Cadde’de atölyesi vardı, hemen hemen her gün oradaydım. Ressamların, yazarların, şairlerin buluşma yeriydi atölye. Bana göre ise Gümüş Tapınak… Hani, “Yükseltin tavan kirişlerini ustalar” diyor ya Salinger, Gümüş Tapınak‘ta da hayatın kirişleri, kolonları yükseltiliyordu. Dünyanın yapım ve tamir işine emek verenlere selam, saygı ve mis kokulu çiçekler.

http://yasamoykusu.com/biyografi-1309-Ismail_Gencturk

https://www.biyografya.com/biyografi/10041

O sıralar neredeyse tam zamanlı serseriydim, varoluş huzursuzu, bahar zırzobu, gam seli, umum müdür akvaryum balığı, ağlarken balina… İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduğum fakülteyi bitirmemek için bin şairden, düşünürden bin su getiriyordum. Anksiyete , obsesyonlar ve borderline gibi sıkıntılarım vardı. Tam da o günlerde önce Engin Gençtan‘la ve hemen sonrasında da onun yönlendirmesiyle Gülseren Günçe‘yle tanıştım.

Varoluş ve Psikiyatri, nelere kadirdir bilemezsiniz

Gülseren Günçe, http://pdr.education.ankara.edu.tr/gulseren-gunce/, şair psikiyatrist ve Ergin Günçe’nin eşi, sevgili Dadal Günçe’nin annesi. Ama aynı zamanda da bir eşik cini olduğundan eminim, sayesinde yakalanıp dönüp durduğum girdabın farkına vardım önce, sonra esaslı ve zorlu bir ‘oluş hamlesi’ ile akışa, yani varoluşa döndüm:

Dişi G/ şu orta yaşlı kadın/ bir filozof pisi ki artisttir/ işte, demişti bir gün/ elinde makas/ korkulacak bir şey yok/ yürü git/ uç git, diye ipimi kesip beni hayata saldı/ o gül seren, bu gül serendir gül serip duruyorum ben de/ senalar olsun gül serenlere!

Yaşlı Büyücünün Memeleri (Yaşlı Büyücünün Memeleri, Uluer Aydoğdu, Prospero Yayınları, Ankara, 1994) tam da o günlerin toplamıdır. Nesnel/fiziksel gerçekliğe, yani varoluşa, akışa aykırı ve düşman anlam, değer ve kuralların yaşlı bir büyücünün memeleri gibi ne süt ne de zevk verdiğini, yeni bir meme bulmak gerektiğini düşünüyordum. Hâlâ da öyle. Tabii, daha önceleri şiirime giren T. S. Eliot‘un “yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek, henüz zamanımız gelmedi”, diye itelediği durmayarak durmaya, yani burada kalmayarak burada kalmaya alamet bir açıklıkta cana kıymaktan daha yaratıcı, yaratmaktan daha cana kıyıcı bir şiir var mı, yok, gidiyorum diye kanat, aşk, kaçış çizgisi alıştırmaları yapıyordum.

Ergin Günçe‘nin Türkiye Kadar Bir Çiçek adlı kitabıyla Gülseren Günçe‘nin yanına gittim bir gün. Biliyorsunuzdur, Ergin Günçe, 16 Ocak 1983’de Ankara’daki uçak kazasında aramızdan ayrıldı. Gülseren Günçe‘yi tanımadan yedi yıl önce. Şimdi ise Türkiye Kadar Bir Çiçek‘i eşine imzalatmak üzere oradaydım: “Bu kitap gerçekten duygulu ve iyi iki insan arasında bir haberleşmedir bence. 6. 3. 1991“… Tarihe bakar mısınız, şimdi fark ettim, doğum günümde kendime böyle harika bir armağan vermişim.

“Bu kitap gerçekten duygulu ve iyi iki insan arasında bir haberleşmedir bence.
6. 3. 1991″

Gülseren Günçe
Türkiye Kadar Bir Çiçek, Ergin Günçe, Can Yayınları, İstanbul, 1988.

Behçet ağabeyle (Aysan) Ankara Sanat Kurumu‘nda tanıştım. Gümüş’ün Sanat Kurumu’ndaki odasındaki konuşmalarımızı hatırlıyorum. Dem aldığımı, büyü aldığımı, sancak aldığımı söylemeliyim. Saygılarımı yazıyorum.

2 Temmuz 1993’ten birkaç gün önce Gümüş’ün ısrarıyla, “bir de Behçet ağabeyinle konuş bakalım, ne diyecek”, diye muayenehanesine gittik. Cumhuriyet Gazetesi’nin olduğu binadaki. Kısa da olsa bir süre konuştuğumuzu, Gülseren Günçe‘den, sıkıntılarımdan söz ettiğimi hatırlıyorum. Başka bir meslektaşının işine karışmayacak kadar zarif ve erdemli birisi olduğu için fazla uzatmadı ama yanından ayrılırken bizi birkaç gün sonraki Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas‘a davet etti. O gün Gümüş’ün şekeri yükseldiği için gidemediğimizi hatırlıyorum. Hayatın bir bildiği vardır, ben ne bilirim!

Ankara’nın hiç taraflarına, kuytularına, ücralarına, meyhanelerine şiir üzerine şiir düzenlediğimiz geceler… Gülsaçan Bir Adam, Festival İsmail abi, Bay Pan Flüt, Nehirde Bahar’la birlikte. Aha işte gönlü şiir, gönlü aşk, gönlü türkü dolu Uğur Kaynar‘la sık sık olmasa da bazen rastlaşıyordum o savrulup sürüklenmelerimizde. Rastlaşmak, kapıp çalmak demekti benim için, kapıp çalıyordum Uğur Kaynar‘ı hemen. Sakarya’da yerinde duramayan şiir, hayatın başına oturmuş hiçinden, dışından, uçlarından, tam ortasından, yanlarından, diplerinden birlikte atıştırmışlığımız da olmuştur. Kendini anbean daha büyük bir şey, daha büyük bir nesne, daha büyük bir beden hayata, şiire, isyana açan kutlu bir halk tayfasındandır Uğur Kaynar. Abi, yolun açık olsun.

https://www.biyografya.com/biyografi/2565

Metin bir çocuktur güzergahım, gel

şelaleyi sezince titreyip ürperen suyun bildiğine

rüzgârın fısıldadığına

kalbi varsa yolun, yürü git, diye şakıyor Hüdhüd

füsun diyorum ona, ağrı diyorum, lezzet

o lila dile.

Denizsuyukâsesi-YAZ 2019 SAYI 48-Iskalanmış-Mustafa Şanlı

kitapların arasından baktığım dünya
her sabah ayıklıyor yüzümün beyazını
yüzüm yerini bulmaya çalışıyor
kendiliğinden değişiyor yürümem.
güneş yukarıda üstümde
bir geri püskürtme olarak duruyorken
gözüme bir perde gibi iniyor aşk.
 
yollar taş yapıları yakın ayrılıkların
hangi yoldan yürüdümse
güneş küfürlü bir ıslık çaldı batarken
yalnızların duyabildiği yalnızca
arttı yavaşça sarı sokak lambaları
ve boylu boyunca kimsesizlik her yerde.
 
bütün yollar mı köşeli ki
herkes köşeyi dönmek istiyor ­
bulduğu ilk yoldan
bense frenim patlamış iniyorum
dümdüz bir yokuştan, yol mu bu
ne çıksa karşıma ıskalıyor beni
nesnesiyim bu dünyanın yalnızca
güneşin batışına parmağını değirebilen.

Denizsuyukâsesi-YAZ 2019 SAYI 48-BALIKLARIN BİLMEDİĞİDİR-Mahmut Aksoy

astarını yırtmaya yönelik yersizliğimiz ovar
palmiye ağacı ile badem ağacının seviştikçe terinde yeşerdiği hasreti
 
boşnak ağzıyla büyüttüğü ahkam kesmelerinde renk büyücüsü
tarihtir ki göçe ayak bastığımızdan beri yazmaz
adımlarımızın yorgunluğunda ünlem ünlem çoğalan yalnızlığın medeniyetini
 
kuş kanatlarının altına sığmaz rotasız bir rüzgar esiyor
hafızasız taraklarla döllenen saçlarımızda
balıklar böyle umarsız
sular böyle utandıkça
Rus tankları Çek kadınlarının bacaklarını kıskanınca 1968’de
on iki yaşında on üç kurşunla tanışınca Uğur Kaymaz 2004’te
Mardin’de
isyan bayraklarının kanıdır akıttığım
denizlere söyle köpürüp dalga dalga büyütmesin kemiklerimde göçü
 
etnik bayramlar yalnızlığın ortak dilini konuşamazlar
ağzımızın çukuruna gömülürken ölüm senfonileri
iki coğrafyayı buluşturmak namına yaşayana hayal kurmak yasaktır
sor bakalım hüznün kaç kıtasıyla sevişmeli
kaç milyon demir eritilmeli
kaç bin yıl geçmeli baharda patlamaya hazır çiçeklerin bekçiliğinde aç kalmanın
dünya barış salgınına yakalansın diye
 
tüfek namlusunda utanınca mermi
banklar kapatınca pandoranın kutusuna
tarihin matem bölümlerindeki başlıkları
balıklara söyle böyle uzak bir memleket gibi yüzmesinler
sigara izmaritlerinin söndürdüğü bu hüznü ülkem bildim
 
ey bilim ve kaos günlüğü
bağışlanmaz bir günahtır artık
insan olmamızla pimini çektiğimiz dünya
ve balıkların bilmediğidir
üstü açık uyutulmuş bir coğrafyada üstü kapalı merdivenlerin basamaklarını
doğu-batı arasında sıkışmış bir güneşle çıktığımızı
ağzımızın çukuruna gömülüyor ölüm senfonileri
ey bilim ve kaos günlüğü
göğün astarına göçe mecbur Ortadoğu
ey doğu-batı arasında sıkışmış güneşin doğurduğu topal sabahlar
asıl medeniyet yalnızlıktadır
ve yine balıkların bilmediğidir
göğsümüzde barutu doldurulan mermilerin
topraktaki ilahı cehennem locasına çevirmeye sözlü olduğunu
 
2019, Çeşme-İzmir

Denizsuyukâsesi-YAZ 2019 SAYI 48-Yangında Samimi Yüzler-İbrahim Yıldız

 https://www.theartteller.com/ 

Gernika, 26 Nisan 1937 yılında, İspanya İç Savaşı sırasında, havadan yaklaşık kırk ton bomba ile yerle bir edilen, binlerce insanın yaşamını yitirdiği bir Bask kasabasıdır.


Gernika’nın Bombalanması: 
Francisco Franco’nun müttefikleri Nazi Alman Luftwaffe’nin Condor Legion’u ve Faşist İtalyan Aviazione Legionaria’nın “Rügen Operasyonu” adı altında yapılmıştır. Bombardıman, özellikle sivilleri hedef alan yeni bir hava savaş şekli, hiçbir askeri önemi olmayan sivil bir hedef olması gibi dünya medyasında bir çok spekülasyon yaratmıştır. Gernika’nın asıl önemi, hangi milletten bireyleri barındırdığında, gerçekte nasıl bir coğrafya ya da hedef olduğunda, askeri açıdan öneminin olup olmadığında ya da bu saldırı sonrası ne kadar sivil kaybı verdiğinde değildir. Öne sürülen iddiaların, tartışmalarının ötesinde, hiç dile getirilmemiş soykırımların, gasp edilmiş onca yitik yaşamların, tonlarca bombalarla dümdüz edilmiş onca şehirlerin, onca coğrafyanın arasında küçük bir Bask kasabası, savaşın yıkımının sembolü haline gelmiştir. Dikkate alınması gereken en ince nokta da burasıdır. 1937 yılından bu güne yepyeni savaşlar, yıkımlar tasarlanıp canlar, mallar gasp edilirken yapılan bu zorbalıkların karşısında sadece bir sembol olarak Guernica resmi tek başına durmaktadır. Yarattığı etkinin arkasında yatan en ince sebep belki de bu direniş nosyonudur. Nitekim sanatın ve sanatçının böylesine zorbalıklar karşısında sergilediği duruş insanlık tarihinin her bir satırında okunabilir.

Aşağıda Paul Eluard’ın Gernika’nın Zaferi adlı şiiri bulunmaktadır. Bu şiir 1938 yılında bombardımandan bir yıl sonra yazılmıştır. Benim şiire rastlamam 2006 yılına denk düşer. Uzun süren arayışlarıma rağmen bu güzel anlatının Türkçesine maalesef rastlayamadım. İşte bu nedenle kendim çevirmeye karar verdim. Bu benim için naçizane ilk şiir çevirisi denemesidir. Okuyucunun bunu da dikkate almasını rica eder, insanlığın haklı çıkacağı günlerin gelmesini dilerim.

İbrahim Yıldız, Ağustos 2019

Gernika’nın Zaferi

I
Nadide diyarları barakaların, ağılların, ahırların
Gecenin ve tarlaların

II
Yangında samimi yüzler, samimi yüzler soğukta
Bastırılmış, tekmelenmiş, küçültülmüş
Hatta karanlıkta tutulan

III
Herhangi bir yüze uygun dostane yüzler
İşte üzerinize çakılı bir hiçlik
Ölümünüz sonrakilere kıssadan hisse

IV
Ölümün kalbi yıkık, ölümün kalbi bitik

V
Bedel ödettirdiler ekmek için sana
Gök kubbe, toprak ve su ve uyku
Sefalet için hatta
Ve hatta kendi canınla

VI
Aklın peşindeyiz dediler
Delilik hükmettiler esas güçlüleri
Bölük pörçük sadaka verildi iki kuruşluk göstermelik
Cesetleri selamladılar sözüm ona
kendilerini bezediler nezaket naralarına

VII
nasıl bizden olabilirler ki inanmıyorlar abarttıklarına

VIII
Kadın ve çocukların gözlerinde aynı lal-ü mercan
O tahir gözlerde
Baharın taze yaprakları ve ak süt
Ve zaman

IX
Kadın ve çocukların gözlerinde aynı lal-ü mercan
Erkekler de koruyucuları bu kıymetlinin

X
Kadın ve çocukların gözlerinde aynı kırmızı güller
Her biri kanlarının göstergesidir yok yere akan

XI
Korku ve cesaret
Yaşamak ve ölmek için
Ölüm oldukça zor ve oldukça basit oldukça net

XII
Türküler yakıldı bu hazinelerin erkeklerine
Ve kirletildi erkekleri bu kıymetlinin

XIII
Çaresizlik için has erkekler
Umudun canlandırıcı has ateşini besler
Gelin birlikte açalım son tomurcuğunu geleceğin

XIV
Dünya ve iğrençliğe karşı ölümüne bahse girelim
Düşmanlarımızın varsa renkleri
Bizim de tekdüze gecemiz örneğin
Gün gelecek haklılığımız ortaya çıkacak elbet.

Paul Eluard, Cours naturel, 1938, (çev. theartteller)

İbrahim Yıldız

 https://www.theartteller.com/hakkimda/ 

İbrahim Yıldız, 1984 yılında Gaziantep’te doğdu. 2002’de ilköğretim ve orta öğretimi bu ilde tamamladı. 2008 yılında Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim Öğretmenliği Resim Ana Sanat Programında, lisans öğrenimini, 2013 yılında ise aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim-İş Ana Bilim Dalında Yüksek Lisans öğrenimini tamamladı. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalı Sanatta Yeterlik Programında öğrenimine devam etmektedir. 2012 yılından bu yana Gaziantep Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır.

Daha samimi bir dille anlatmak gerekirse;

1984 yılında Gaziantep’in köhne bir mahallesinde, bir banyoda bir leğenin içine doğdum.  Henüz kundaktayken havaya atıldım, havada yakalandım. İki yaşlarımda koyunlara, ahırlara, üç yaşlarımda bitkilere, otlara ve beş yaşlarımda böceklere merak saldım. Zira, çok zamanlar bir böcek peşine takılıp kaybolmuşluğum vardır. Altı yaşlarımda, bir kamyon dolusu asker, beni başı boş gezerken bulup evime teslim etmiş mesela -hala köyün yaşlıları söyler durur- daha o yaşlarda, o kaçış ve kayboluşlarımda, kendi başıma düşünmeyi sevdim. Yedi yaşlarımda, aşıdan korktuğum için dağa kaçtım, ama aşıdan kaçamadım. Çünkü ertesi gün yine gelmişlerdi aşı yapmaya.

Sekiz yaşlarımda, ilk defa ölümü gördüm ve sonraki yaşlarımda da. Dokuz yaşımda, ancak okumayı kavradım, on yaşlarımda ilk şiirimi yazdım; “bir ağaç hakkında”.  On bir yaşlarımda köyümden ayrıldım, doğumumdan sonraki üçüncü “kopuş” da böyle gerçekleşti sanırım. On ikimde, ilk defa sınıfta kaldım. On üçümde, ilk platonik aşkıma mektup ve şiir yazdım, ertesi gün bir kızdan ilk tokadı da aynı yaşta yedim. Ama yazmaktan, sevmekten hiç vazgeçmedim. Bundan olsa gerek, sonraları yazmaya, çizmeye, müziğe merak saldım, pek konuşmazdım. On dördümde, kapıda kaldım. Çokça kaldım. On sekizlerimde gitar çaldım, sahne aldım, çoğu kafeye, çoğu bara gittim, ilk biramı da o zaman içtim.

Yirmi yaşımda üniversiteyi kazandım, ilk defa şehirler arası otobüse bindim, yaşadığım şehri ilk kez terk ettim. İlk defa denizi görüşüm de yine yirmili yaşlarıma denk düşer. Gördüğüm şeyin deniz olduğunu anlamamın on yılımı alması; görmeme yardım edecek kimsenin olmamasıydı aslında. “Diego’nun babası Santiago Kovadloff gibi mesela”. Yirmi sekiz yaşımda akademisyenliğe başladım, otuzlarımda çok kolay inandım, çok kolay sevdim, çok kolaydı her şey. Çokça kazık yedim. Otuz beşimde babamı kaybettim, toprağa koca bir çınar ektim. Artık kökleri doğduğum toprakta. Zira, Köy Enstitülerinin son tohumlarındandı. Zihnimde verdiği öğütler yankılanır durur…

Denizsuyukâsesi-YAZ 2019 SAYI 48-Salça Kutusuna Ekilen Şahadet Parmağı-Rojda Erdem-

 Annem kokardı hüzünler 
Bütün susmaların , iç çekişlerin gelinciğiydi tandırda acı pişirdiğinde 
Acıyı yakıp umudu getirmek isterdi bize yoksulduk .
Köyümüzün işlek olmayan 
Toprak yollarında 
Yoksulduk 
Hepimiz sevgi dileniyorduk gözlerinizde 
Biri çekip başımızı okşasa 
Hepimiz Tanrı’ya inanırdık 
Oysa annem çiçekler ekiyordu 
Salça kutularına 
Bütün çiçeklerin tanrısıydı
 
İki odalı hüzün kokan çocukluk anlarımın yaraladığı evimizde 
Annem hüznün ilk ismiydi .
Şahadet parmağını her kaldırdığında 
Çiçekler boyun eğerdi onun hüznü andıran parmaklarında .
 
Şimdi büyüdük 
Evrildik gelecek zamana 
Üzerimden silip atamadığım hüzün çağım ile annemi andırıyorum 
Sessizliği yutup sokak lambaları altından geçerken .