Yeryüzü Yeniği

Bir gün geldim ve söyledim şans ya da kader denen şeyin cömert
bağrından. Varoluşun aç ve cesur sesiyle: Ben Hiperborea’lıyım,
hayatın ağrıyan yeridir hallerim. Evim basit bir kabuk, gönlüm şu
dalgalanan deniz, orman ahlakım. Her nefeste içime çekip kâinatı
her nefeste geri veririm. Kendi kendime kendimi solur, kendi
kendime kendimi var ederim. Şimdi, burada gürleşen kalp
ormanında geçer günlerim, aşk boylarında, kavga tarlasında.
Oluşmaktan başka bir şey bilmem. Bana “aferin” der mi Turgut
Uyar acaba, göğe en iyi ben bakarım. Karınca sözüdür, herkes
göğe bakarsa o sene çok olurmuş aşk ve zerdali. Hayatın bir
bildiği olmalı, benim bildiğim matematiği olmayan bir
matematiktir hayat. Böyle iyi, böyle çok iyi, kertenkele kralım
ben lemurların arasında, çiçekler tanrıdan daha gerçek.

http://denizsuyukasesi.blogcu.com/dogru-kuslar-yanlis-ucmaz/14113233

Hiçbir yerde oturuyorum

Ben çok uzak bir gelecekte oturuyorum, atların
yürüyüşünde, ey sevgili ben senin geleceğinde
oturuyorum. Kuşlarda, güllerde, akşamlarda,
pervaza dayanmış bir dirseğin burkuluşunda oturuyorum.

Kaya’da ve su’da. Ağaçların kabuklarında.
Dinozorlar kuşlara doğru bükülür, orada. Bir anıdaki kırıklıkta,
bir kadındaki kuşkuda oturuyorum. Çok ileride.
İlerinin de ilerisinde oturuyorum. Size göre geride.

Hemen şuracıkta, gölgede. Kendimde oturuyorum.
Az kaldı bir ölümde oturuyorum. Biliyorum, ey sorgucular
epey gitmek gerek, ötelerde oturuyorum. Öteleri geçer geçmez
mutlak sessizlikte oturuyorum. Bir yalnızlıkta, bir dönemeçte.

Şu çölü aştık mı görünür, bir şenlikte oturuyorum.
Sola doğru bakın, duydunuz mu şu eski türküyü:
Mavi yazma bağlama anam, mavi yazma tez solar,
da oturuyorum. Az daha gidin, karşınıza kallavi bir güneş

çıkacak, da oturuyorum. Hayal edin, neredeyse
görünür deniz, de oturuyorum. Bağırıyorum,
çağırıyorum, çarpışıyoruz birbirimizle. Orda oturuyorum:
Ah, iç tenim: Ben hiçbir yerde oturuyorum, her yerde.

***

20190413_144312

Bir bilinç gezintisi: Çıkış için*

-İçindeymişim meğerse içimde olanın-

Kendini evden çıkardı
ne el sallayan oldu ne su döken
katlayıp itinayla evi
sokaktan çıkardı
sokağı omuzlayıp mahalleden
uyuyordu mahalleli
mahalleyi bir güzel bohçalayıp şehirden çıkardı
kimsenin ruhu duymadı
şehri alıp
sanki çıkarılması yasak bir şeymiş gibi
ülkeden çıkardı gizlice
ülke bir iki tıngırdadı
bir iki sağa sola oynadı
ülkeyi dünyadan çıkardı bir güzel
ağzının kenarına bir ıslık yerleştirdi gelişigüzel
dünyayı, hop, kâinattan çıkardı
durdu bir süre
çıkar çıkar bitmiyordu
içine kendisinden koymuştu namussuz
kâinatı alıp kendinden çıkardı
kayboldu öylece
ah etmeden vah demeden
ve ben ardından bakıp
gülümsedim.

*Jacques Prevert’in Sabah Kahvaltısı’nda bulunmasaydım bu
şiiri yazamazdım.

***

Ot hızlıdır
-Ters dönmüş zirvedir çukur-

Denizimi kalbimden çıkardım
oldum bir dehliz gıdım gıdım
imgeveleyip durun siz
bataktan çıkardım kalbimi
ben kaç tım.

Uzayımı yanımda taşırım
ben giderim o gider
cevahirimde bir solucan deliği
aramam bulurum seni
ben kaç tım.

Uçlarım çıplak, uçlarım kaçak, uçlarım deli
bir ot oluştum, yorum yok
ellerinizden öptüm, yorum yok
iyi günler ruhi bey, nasılsınız
ben kaç tım.

Bir kertenkele gibi tım tım
ovaladım sihirli lambasını Uluer’in
cini oldum, ini
verdim ülkeme
ölümüm cebimde
ölümüm bedava
hediyem.

N’aber yavrum
ben
kaç
tım.

***

Ölügeçmişim


seken bir kurşunum babamın sıktığı
ne yapayım buradayım.

Kuşlar var, iyi ki, inanalım diye başka diyarlara, nehirler akar hiç bıkmadan, rastlaşır ve severiz birbirimizi, zamanın aktığı istikamette milyonuncu kez karşılayıp hayatı, uğurlarız milyonuncu kez.  

Kuş gibi kanat çırpıyor, kuş gibi şakıyor, kuş gibi yerinde duramıyor, yani kuş gibi davranıyorsa hayattır o. Ve kuş gibi doğup kuş gibi yaşayan kadınlar büyütür insanı orta yerinden.

Diyaloglar, hakiki diyaloglardan söz ediyorum tabii, şaşırtıcı ve ölümcül sıçramalara gebedir. Marx’dan hareketle söylüyorum bunu, aferin ona.
“Ölümcül sıçramalar; aynı, ortak anlam, değer ve kurallar dizinini paylaşmayanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan, yani aralarındaki mübadeleden doğar ” diyordu; geleceğe, şiire, aşka alamet bir açıklığı koymuştur önüme, hürmetler. Tabii, bütün hisseden ve hissetmeyen varlıklara, onların yapım ve tamir işinde çalışan kuarklara, atomlara, moleküllere de sevgiler, mis kokulu çiçekler, şiirler.

Odin, Mars ve Zeliş, Köri, Lily, Ozi, aha işte çocuklarımız. Ozi, on beş yaşında dişi bir kedi. Tabii kedi dediğime bakmayın, bencileyin birisi. Diğerleri de köpek etiketini kaldırarak söylersem başka birer ben…

İki kumrumuz var bir de, dostlarımız.

Çilliplopom Diyarı dedik biz buraya. Can veren ad verir, kadim bir yasadır. O diyarda Mutlubaharlarevi’nde yaşıyoruz canım refikam Hülya Özel’le birlikte:

Yedi Nisan İki Bin Bir’de
aşkın köründe uyanıp
rüzgarlar kralı Aeolus’un refakatinde
iki meleğin uçurduğu bir otobüsle
uzay-zamanda bütün gece yol aldıktan sonra
İzmir’e gelişini hatırlıyorsun.
 
Körfezde yabancı bir dilde yazılmış gibi uçuyordu kuşlar.

Çilliplopom Diyarı nedir diye soracak olursanız, hemen söyleyeyim, buyrun:

Bir keresinde
köprünün birinin
çilliplopom,  çilliplopom diye seslendiğini hatırlıyorsun sana
çilliplopom, büyük deden Tahsin Ağa’nın gravotu dediği gravite ile
bir yörüngeden başka bir yörüngeye bükülmek demekti
meşk halinden Mecnun’a doğru faz değiştiriyordun mesela
yaprağın dalından ayrılış vaktiydi bir çalımla
başkalarına karşılayamayacağı toplar atmadın hiç
oyun sürsün istiyordun çünkü
değilse yapayalnızdın, bir anlamı yoktu mavinin
değilse nefes alıp verir gibi ping-pong oynayamazdı Çinliler
belki de en çok buydu çilliplopom
bütün sorulara verilebilecek yegane cevap
biz kimiz, çilliplopom
hayatın anlamı ne, çilliplopom
niye hiçbir şey yok da bir şey var, çilliplopom.

Bu yüzden “olumlama ve değilleme” yapmadan konuşacağım, konuşacağım, konuşacağım. Tam buraya bir parantez açabilir miyim? [“Olumlama” ve “Değilleme” yapmadan konuşmak Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in  (Collège de France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun!”]  Bu yüzden, mesela “aşk,  şudur” dersem aldırmayın, “bu, aşk değil dersem” boş verin. Aha işte aldı bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there.
 
Ah canım benim ya, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı bunları sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi:
 
İnsanların sözleri beni de çok korkutuyor adamım
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son.

Günlük

(1987-2019)

27 Haziran 2019, Perşembe

Kumrularımız. Ne olsun isimleri? Ma ve Kû… Çok güzeller. Ekmek doğradım az önce. Yediler ve çiftleşme ritüelleri…

Alt katta ise Köri ve Odin var. Sereserpe yatıyorlar. Dışarısı, bahçe yanıyor. Zeliş, yer kazmış kendine, patileri havada… Mars, ise ön bahçede. Orası serin, bayağı esiyor. Zaman zaman sigara içmeye çıkıyorum.

Ozi (kedimiz) ise orta katta, cereyanın olduğu yerde, tuvaletin girişinde. Lily, burada değil. Geçen gün güneş çarptı. Tolga’larda.

24 Haziran 2019, Pazartesi

Hayır, olumlama ya da değilleme yapmadan konuşmak istiyorum.

Hayır, doğada her parçacığın bir antimaddesi var.

23 Haziran 2019, Pazar

Denge ve uzak denge, düzen ve kaos, doğum ve batım, dirim ve ölüm arasındaki denge baş döndürücü.

Balance which between order and chaos, birth and sunset, life and death is dizzy.

22 Haziran 2019

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Gerilir de gerilir dünya, sonra o yaya bir ok olarak yerleşip ileriye fırlar. Tipik bir tırtıl hareketidir bu. Belki de tırtılın tekidir kâinat. Ok-yay düzeneği.

17 Haziran 2019

Hayır, dünyayı yaşantılayacak şeyler, nesneler, bedenler olmasaydı dünya olmazdı

Hayır, Big Bang (Büyük Patlama), uzay-zamanı karşı konulmaz kılan enerjinin, gerilimin büyük bir tazyikle boşalması, yayılıp dağılmasıdır.

Hayır, denge, uzak dengeye bükülmeseydi hiçbir şey olmazdı.

Hayır, birbirinin annesidir uyku ile uyanıklık iki doğurgan rahim.

Hayır, yüzde yüz yani mutlak olmayan iki uğrak yeridir düzen ile kaos.

23 Mayıs 2019

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok

Ben kimim? Yanlış soru. Ben neyim? Aha işte, doğru soru bu. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, tattığım şeylerim ben, bütün bu şeylerin toplamı bir dünyayım. Fiziksel dünyanın bir parçası, onunla çevrili. Videodaki kumrular gibi fiziksel bir beden, bir nesne, bir şey.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok. Diğer şeyler, nesneler, bedenler gibi dünya hakkında bir dünya, dünyanın dibine düşmüş bir not ya da ana metin dünyaya açılmış bir parantez…

Karşılaştığım, koklaşıp öpüştüğüm, dokunduğum, yaslandığım, sırtımı dayadığım, üzerine bastığım, üzerimde gezinen, kavga ettiğim, dinleyip keyif aldığım, alıştığım ama olmayınca deli gibi özlediğim şeylerin toplamıyım. Diğer bir deyişle bir dolu ben var bende, benden dışarı… Bunun ötesinde, berisinde bir şey yok. Varsa hayali ve kurgusaldır. Yanılsamadan, illüzyondan söz ediyorum. Tamam, yanılsama gerçektir, ama adı üstünde yanılsamadır.

Kapılmış gidiyorum varoluşumun bahtına. Azgın akıntıda görece olarak daha düzenli, daha dengeli bir şeyim. Kaosun içinde daha az kaotik bir nesne, bir beden. Bütün şeyler, bütün nesneler, bütün bedenler, dünya dahil, gezegenler, yıldızlar, gökadaları dahil, akıntının pıhtılaşmış hallerinden başka bir şey değil. Belirip belirip kaybolan, kaybolup kaybolup beliren kabarcıklar, öbekleşmeler, toplamlar. Örneğin taşlar, kayalar ya da dağlar, daha düzenli ve dengede şeyler oldukları için, daha uzun ömürlüler, ama Nietzsche’nin de dediği gibi “eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı, uyuklayan bir kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdük”.

Öyleyse, dengenin ya da düzenin mutlak olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yüzde yüz bir düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı. Şimdi, şu an bunu okuyor olmazdınız. Ben de bunları yazamazdım zaten. Başka bir söyleyişle etrafımızda gördüğünüz her şey uzak dengenin ürünü. Peki ve güzel. Demek ki bir zamanlar bir denge, bir düzen vardı. Öyleyse denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, kış ve bahar varoluş sahanlığında doğurgan birer rahim olan uğrak yerlerinden başka bir şey değil. Birbirinin anaları!

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Sonra küçük bir Big Bang (Büyük Patlama). Olan tam da budur baharda. Biriken enerji öyle bir tazyikle boşalır ki patlamaya benzer, oysa patlayan bir şey yoktur, yalnızca biriken enerji, gerginlik boşalıp yayılıyor, dağılıyordur. Bana ne diyemezsiniz. Tam da bu yüzden “Nisan, ayların en zalimidir”. Aferin T. S. Eliot’a. Tabii büyülü bir şey bu, ölünün dirilişi, uyanış, ayağa kalkmak… Big Bang (Büyük Patlama)’da zaten budur. O ilk anlardaki tazyikten dolayı patlama denmiştir. Nitekim 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “Big Bang (Büyük Patlama), termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır”, başlangıç ya da tekillik ya da uzay-zaman eşsizliği (singularity) değil.

19 Mayıs 2019

Bir dolu şey, bir dolu nesne, bir dolu ben var bende, benden dışarı

Dünyanın içinde bir dünya. Tıpkı kıvrımın içindeki kıvrımlardan biri gibi bir alt dünya. Benim dünyam. Bana ait, bana özel, benim seçtiğim, başka alt dünyalarla oluşturduğum, yani yapıp ettiğim ama eni sonu dünya hakkında bir dünya. Tabii, referans aldığım üst dünya da daha büyük, daha karışık bir dünyanın alt dünyası olabilir.

Fraktal yapılanmalar üzerine teoriler geliştirmiş Amerikalı bilim insanı ve matematikçi Benoît B. Mandelbrot, Jonathan Swift’ten şu alıntıyı yapmayı çok seviyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”

11 Mayıs 2019 Cumartesi


Pek hicâzkar, pek mahir bir kuştur cesaret

Uzak denge ürünü olmana rağmen, öyledir; şimdi, şu an etrafında gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin içtiğin her şey uzak denge ürünüdür, denge ve düzen peşindeysen, takılıp kaldıysan bir yere, bir duyguya, bir düşünceye uyukluyorsun demektir, ölüsün. Biyolojide denge ölüm demektir, çünkü.

Ancak, şimdi, burada uzak dengede olmak geçmişte, bir zamanlar da dengede olmak anlamına geliyor. Yani hep böyle değildi. Aha işte Big Bang (Büyük Patlama) denilen şey bu denge halinin, yani biriken enerjinin ilk anlarda dehşet bir tazyikle boşalması (Bunu pekala bir patlamaya benzetebiliriz. Zaten bu nedenle Büyük Patlama deniyor ve ortada patlayan bir şey yok), sonra da giderek daha az bir hızla yayılıp dağılmasıdır. ‘Genişleyen evren teorisi’ budur.

Big Bang, bir başlangıç, tekillik, uzay-zaman eşsizliği olmayıp 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır.” Eğer öyleyse, bu yayılıp dağılmanın yorulacağını, nihayetinde sona ereceğini söylemek mümkün ama Big Bang, nasıl bir başlangıç değilse, öyleyse, bu sona erme de bir son olmayacaktır. (Hatta, belki böyle nice görece başlangıç ve sonlar olmuştur.) Denge ya da düzen, olsa olsa mola yeri, uyku hali, enerji, güç biriktirme, ok olup ileri fırlamak için yay olup gerilme uğrağıdır. Bu doğrultuda; denge ve uzak denge ya da düzen ve kaos ya da kış ve bahar ya da çocukluk ve yetişkinlik birbirinin annesidir, demek mümkün. Doğurgan birer rahim ya da. Ancak mutlak, yani yüzde yüz bir düzen ya da kaos değil de iç içe bir uyku ve uyanıklık söz konusu. Hatta ikilikleri; tek, biricik ve eşsiz bir şeyin, self-organization (kendi kendini düzenleme, yaratma)’sını sağlayan itici bir motorun olmazsa olmaz unsurları olarak ele alabiliriz. Bir çeşit ok-yay düzeneği ya da tipik bir tırtıl hareketi… İlerlemeyi karşı konulmaz kılan bir gerilip yaylanma ve o yaya bir ok gibi yerleşip ileriye, ileriye doğru fırlama…

Tabii, uzak denge ürünüysen ölü gibi davranamazsın, ölü taklidi yapmak olur bu olsa olsa, sinmek, görece olarak daha az hareket eden bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sabit bir düzenin arkasına saklanmak ya da hayali ve kurgusal bir hikayeye kendini sabitlemek, orada sana dokunmasın diye yılan sessizce durmak. Varlığını bağladığın kazık, yani o nesnel, fiziksel, somut olmayan şey/lerin kendine, varlığına, yani mevcudiyetine attığın sağlam bir/er kazık olduğunu söylüyorum ben. Kısacası, özetle varoluştan, akıştan korkmaktan söz ediyorum. Aha işte, “İnsanların en korktuğu şeyin sele kapılmak” olduğunu söylüyor Deleuze.

Var’ken, Mevcut’ken, Hazır’ken zihnen başka bir yerde olmak, Var’ın, Mevcut’un, Hazır’ın üzerini örtmek, Var Olmanın harika, olağanüstü ağırlığını, sorumluluğunu taşımak yerine “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ne iltica etmek küfür değildir de nedir! Yalçın Küçük, “Küfür Romanları”nda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni baş sıraya koyar. John Zerzan ise “mevcudiyetten sürgünlük” der bu duruma. Görülebilen, işitilebilen, dokunulabilir, kokusunu alabildiğin, yenilir içilir fiziksel, somut gerçekliği öteleyip yerine hayali ve kurgusal bir gerçekliği yerleştirmek, buna inanmak hedefi ıskalamaktan, yani yegane, tek günahtan söz ediyorum.

Kurgusal, kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir zihinselliğin (Zihindar’ın) sahneye, bilince kakaladığı hayali ve kurgusal şey(ler), Hükümdar(lar) Var’ı, Mevcut’u, Hazır’ı hapsedip devreden çıkarmış, aha işte binlerce yıldır olan budur. Var’ken yok olmak demek bu. Yukarıda söz ettik “mevcudiyetten sürgünlük”, atıl kalmak, zihinsel gerçekliğin kibriyle, zorbalığıyla, cehaletiyle Var’ı ezip geçmek, yok etmek, bu yolda ölüp öldürmek… Hükümdar (Kral) çıplak değil, sahte! Hükümdar, bir yanılsama, illüzyon. Var, Mevcut, Hazır hapsolmuş yerine sahnede, perdede, bilinçte hayali ve kurgusal bir şey dolaşıyor. Zaten bütün sorun da tam burada üzerimize sıçrıyor: Nesnel, fiziksel, somut gerçekliğe uymayan, somut olanla bir alakası olmayan zihinsel yapılanmamız.

Sayıklama ve masallarla, mit ve hikayelerle, birtakım hayali anlam, değer ve kurallarla doldurulmuş zihinlerin sahneye itelediği Hükümdarlar aracılığıyla yapıp ettiği dünya, bilimsel ilerlemeyi kısmen dışarıda bırakırsak, diyaloğu, dolayısıyla da herhangi bir sıçrama olanağı
olmayan bir monologdan başka bir şey değil. Bu asıl olarak şu anlama geliyor: İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiğinden ve sistemin toplam enerji seviyesi sabit kaldığından sıçrama yapabileceği kritik seviyeye gelemiyor. Tam da bu yüzden katı, sert gerçeklik bırakın buharlaşmayı giderek daha da kibirli, zorba ve cahil bir hale doğru gelişip katılaşıyor.

Evcil / esir düşmektense yok olmayı göze alan Neandertaller’dir benim atalarım.

21 Nisan 2019, Pazar

Gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin, içtiğin şeylersin. Onlardan ayrı, onlardan bağımsız bir varlığın yok! Hepsiyle bir ve aynısın. Kibrini, buyurganlık ve zorbalığını, cehaletini, yani parantezi, yani yamuk bakışını kaldırıp bakarsan olduğu gibidir dünya: Tek, biricik ve eşsiz bir ‘ben’…

9 Mayıs 2019, Perşembe

Hissiyattan sual olunmaz

Hiçbir şey deneyimden, yani yaşantıdan, yani hissiyattan daha gerçek olamaz. Bedenim dediğim şey, o nesne beş duyu vasıtasıyla deneyimi, yani yaşantıyı, yani hissiyatı mümkün kılan bir yapı parçacığından başka bir şey değil. Aha işte yapıp ettikçe yapılıp edilen, yapılıp edildikçe yapıp eden bu yapı parçacığının mümkün kıldığı deneyimim ben, yaşantıyım, hissiyat… O, rakkase, ben onun mümkün kıldığı raks.

Kendini bil

Sen kendini bilmezsin 
Ya nice okumaktır

Yunus Emre

Cehalet, yani cahillik kendini, var olanı bilmemektir. ‘Bilgisizlikle’, az ya da çok bilip bilmemekle alakası yoktur. Kaldı ki birçok şeyi biliyor olabilirsin, yalayıp yutmuşsundur her şeyi, ama olsa olsa bilgi istiflemiş, bilgi depolamışsındır. Oysa kendini, var olanı bilmek; kendini, var olanı bir bütün olarak yargılamadan, kınamadan olduğu gibi bilip fark etmektir. Değilse uyurgezer bir şekilde körlemesine yaşıyorsundur. Cehalet, yani cahillik budur işte tam da şu an olmakta olan.

Kendini, var olanı bilmek; kendini, var olanı bahaneler üretmeden, haklı çıkmaya çalışmadan fark etmekle olur. Ve kendini, var olanı tek parça bir bütün olarak fark edip bilmek var olmanın kendisidir. Mevcut ve hazır olmanın.

Değilse yoksun!

İçindeymişim meğerse içimde olanın

I’m so afraid of peoples’s words.

They say everything so clearly:

And this is called dog, and that is called house,

And here is the beginning and the end is there.

Rilke

Kültür, yani anti-doğa, var olanın, mevcut ve hazır olanın etrafını kibirli olduğu kadar buyurgan, zorba, cahil anlam, değer ve kurallarla, simge ve imgelerle çevirip böylece kendini sözde güvenli bir alana kapatmaktan başka bir şey değil. İlk elden (ilkel) olanın dolaylanmasından söz ediyorum. İlk elden olanın yerine düşüncelere, inançlara, mitlere, şablonlara takılıp kalmış saplantılı, nevrozlu bir gerçekliğin ikame edilmesinden. Dünyanın sorgulanmayan verili bir şeye, gerçekliğe indirgenmesinden.

Jean Jacques Rousseau, iyi bilinen kitabı Toplum Sözleşmesi‘nde birisinin gelip bir arazi parçasının etrafını çevirerek burası benim demesinde sorun olmadığını; asıl sorunun diğerlerinin bunu kabul etmesinde olduğunu vurgular. Bizi mahveden de bu olmuştur. Toplum Sözleşmesi budur işte. Yapılıp edildiğimiz gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine biz yapıyoruz. Senin, benim dışavrumum toplum. Öyledir, buyuran dil de etrafımıza insanbiçimsel bir duvar örer. Çık çıkabilirsen artık. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” der, bütün mis kokulu çiçekler ona.

“Her şeyin bir kabul olarak değil, bir soru olarak anlaşılması gerektiğini” söylüyordu Nobel ödüllü Danimarkalı fizikçi Niels Bohr. Tabii, “bu şudur, şu budur” diye ahkam kesip doğal olanın etrafını çitlerle çevirmiş bir dilin (iletişimden çok dikte eder dil, buyurur ve kendinden emindir) içinde bunu yapmak çok zor. Verili bir dünya, gerçeklik o kadar içimize işlemiş ki… Zaten toplum da, dünyamız da senin, benim, hepimizin dışavurumu, yansıması, yukarıda söylemiştik.

Bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke, bakın:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there,

yani,

İnsanların sözlerinden çok korkuyorum
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son
.

diyor.
 
Ah fırlatma rampam benim, kaçış çizgim aldım kalp hizama koydum seni, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi!

Anbean yeni, diri ve doğal olanı, şimdi, burada gürül gürül ve doludizgin akanı seçtim ben. Var olmaktan söz ediyorum, mevcut ve hazır olmaktan.

Quad (Hangi Noktaya ya da Nereye Kadar?), 1980 yılında, Samuel Beckett tarafından yazılıp ertesi yıl da televizyon için çekilmiş bir oyun. Oyunda, “belirli bir koreografik düzene sahip (…) olay mahali” bir karedir ve ‘sınırlı değerler sistemine’ karşılık gelir. Dört oyuncu vardır ve bunlar (1, 2, 3, 4), her biri kendi belirli güzergâhlarında ilerleyerek verili alanı arşınlar. Bizler de tıpkı Quad oyununda olduğu gibi sahneye girip verili bir alanı, dünyayı sorgulamadan, öylece kabul edip yaşıyor (?) ve ayrılıyoruz. Oyuncular değişiyor, seriler başlayıp bitiyor ama verili alan hiç değişmiyor. Yapılıp edildiğimiz, içinde dönüp, çırpınıp, debelenip durduğumuz gerçekliği/dünyayı yapıp ediyoruz çünkü. Şu an olmakta olan tam da bu. Ve bitecek, sonlanacak gibi görünmüyor. Peki, ne için ve nereye kadar

İçinde olduğumuz gerçeklik içimizde. İçindeymişim meğerse içimde olanın. Uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ediyorum işte yapılıp edildiğim gerçekliği.

Var olanı, gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma, yani olumlama ve değilleme yapmadan olduğu gibi, tek parça bir bütün olarak fark ettiğimde ise bir fark eden olurum. İçinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğum bu girdaptan uyanıp/dirilip doludizgin akan nehre/varoluşa dönerek var olurum. Var olmak, var olanı bir bütün olarak fark etmek, onu olduğu gibi bilmektir.

Var olanı, gerçeği, kendini bilmiyorsan var, mevcut ve hazır olduğunu kimse söyleyemez. “Mevcudiyetten sürgünlük” diyor bu duruma John Zerzan. Nizam verilmek üzere ne idüğü aslında belirli bir ‘ilerleme şablonu” uyarınca itile kakıla geçirildiğimiz bir nizamiyeden başka bir şey değil uygarlaşmak, modernleşmek. Zerzan’ın saptamasıyla “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi”… Bazen bir “deh” demenin kafi olduğu.


 

Modigliani: Varolanın cıvıldayışı

-Yıldırımdan korkmayan çocukların pekiyi yürüyüşü için üç kere: Hurra, hurra, hurra-
 
Ben doğuma atıldım ölümüne
ölüme atıldım doğumuna
ben yazı toprağına
ben ten bahçesine atıldım
aşkın dar boğazından geçtim
suyun rahle-i tedrisatından
bir ısıl hayvan idim
sevişiyordu dalgalarla gemiler
onların içinden
onların ahlakından geçtim
kendi canına kıydıkça kendini yaratan yıldızlar
patlayıp ummana yayılmış duygular gördüm
toprakla diyalektiğe girişmiş çiftçiler
aha işte ışıkla ahbap çavuş olmuş Modigliani
o süper Zerdüşt’ü gördüm ben
çiçeklerin havarisini
Güneş’in efradından
ötüşünü karatavuğun.
 
Düşünce yahnisi yiyip aşk çorbası içerek
yeni bir gökyüzü yapıyordu Modigliani
inanalım diye başka diyarlara
kanat çırpışını, bir serçe gibi cıvıldayışını koyuyordu tuvale
şimdi, burada var olmanın tuhaf sesini
kalbini, devrik bir cümle gibi atan
leoparın çevik adımlarını
iç içeyiz işte
Modigliani bunu yayıyordu aramıza
raks eden kaosu, sincabın neşesini
yaydan çıkmış arzunun vınlayışını.
 
Çok büyük küçücük
deryanın içindeyiz
mini minnacık devasa
kertenkeleler, eğrelti otları, şiirler sarmış etrafımızı
alt üste, üst altayız, kabuk kabuğa, et ete
aşk, meşk, salyangozlar
tek kale maç yapıyoruz biz bize, korkma
bunu koyuyordu Modigliani önümüze
imlasız bir gramer gibi doğduğumuz dünyayı
kuzeyi, batıyı
kendi canına kıyıp kıyıp kendini yaratmak asıl yurdumuzdur
katıp renklere ölümle dirimi sonsuzluğu koyuyordu içimize Modigliani
ışımaları, yerellikleri
büyük küçük patlamaları.
 
Benlik
her şeyin kendi avlusu ben diye kapısı olan
buradan gireriz birbirimize
başlarız öpüşmeye buradan
dünyaya çıkarız püfür püfür ne âlâ
dokunmak, o bizim göndere çektiğimiz en aşkın dilimiz
gezdirir zamanı aramızda bir dost gibi
resim çizmiyor aha işte soyunuyor Modigliani, hep üryan
nehirlerin gürül gürül ve doludizgin akışından başka bir şey görmedim üzerinde ben
tam tuttum, kavradım derken
avucumuzdan akıp giden dünyanın halidir, meali
her an kendi yasını tutup
her an kendi şölenini kutlayan
bir evren konduruyor tuvale, bak
gidip sevişiyor onunla
doğumun sesini çiziyor
kuzgunun ötüşünü, ölümün sessizliğini.
 
Üzerimizde gezinen ürpertiler
hayvanın uyanışıdır
Modigliani, koyuyor içimize uyanışı
dirilip uçuyoruz
kendi üzerimizde.
 
Modigliani, yaydıkça aramıza varoluşun cıvıldayışını
dünya, ha babam atıyor üzerinden ağırlıklarını
bi yeğni, bi yeğni oluyorum ki
bir iğne deliğinden bile geçebilirim artık
hurra, hurra, hurra!

Yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ettiğini fark ettiğinde bir fark eden olarak fark ettiğin gerçeklikten özgürleşip varolursun

Video: Hülya Özel Aydoğdu
https://ulueraydogdu.com/hulyali-kizin-bahcesi/

Aziz Kara, Nehirde Bahar’ın gözleri önünde adeta azizleşerek “Dünya, evren tek parça bir bütün. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Kendi kendine, kendi canına kıyabilmeli ki kendi kendine, kendini yaratabilsin. Kendi kendine, kendini varedebilme ki varolabilsin. Var ettikçe var olup var oldukça var eden bir organizmadan söz ediyorum. Var etmekle var olmanın ya da cana kıymakla yaratmanın aynı şey olduğundan”, diye konuşunca sahnede yeniden, yeniden tekrarlanan oyunun, perdede dönüp duran filmin, verili bir dünyaya şartlanmış zihninin, varoluşun ortasında ama varaoluşa yabancı, gürül gürül ve doludizgin akıştan kopmuş bir girdabın (hepimizin dönüp durduğu, çırpınıp, debelenip durduğu) tekrar tekrar gösterimi olduğunu fark edip varolan bu gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma yapmmadan tek parça bir bütün olarak olduğu gibi bildi Nehirde Bahar. Ve birdenbire sahne boşaldı kendiliğinden, perde beyazlaşıp başka bir dünyaya alamet bir açıklığa dönüştü zihni. Varolmak, varolanı fark etmekten başka bir şey değil, diye düşündü: Farkındalığındır, aha işte fark yaratacak olan!

Tek parça çoğulluk ya da self-organization

En büyük ölüm başka doğum yok!
Ne kadar toprak eder şu kertenkele acaba
kaç tane gül yetiştirir bir ceset?
Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı
belki de bir evin tuğlası?
Önümüzdeki şiirlere bakacağız artık.

Uzaktan, dışarıdan bakıldığında tek parça bir bütün olarak görünen dünyanın, yakınlaşınca, içine girince enva-i çeşit şeyleri, nesneleri, bedenleri, renkleri, şekilleri ve giderek anlam, değer ve kuralları içerdiği görülür. İşte bu muazzam içerik kucaklaşıp birleşerek tek parça bir bütün olarak dışavuruyor. Dünya, yapılıp edildiği içeriği böyle böyle yapıp ediyor. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var ediyor. Anbean bir altüst/üstalt oluş bu. İçdış/dışiç oluş. Tohummahsül/mahsultohum oluş…

Kendi kendine, kendisiyle beslenen; kendi kendine, kendi canına kıydıkça kendini yaratan; kendi kendine, kendini yarattıkça da kendi kendine, kendi canına kıyan bir şey, bir nesne, bir beden. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Varolamayacağı yere varınca mahsul, yani imkan ve kabiliyetlerini tüketince, kendini gidip varolabileceği yere tohum olarak gömüp eker. Toprağın üstündekiler bi çalım, bi çalım dolaşa dursunlar, aslında sonraki uzay-zaman düzenlemelerinin tohumlarından başka bir şey değiller.

Kendi kendine, kendi harmanlıyor dünya. Harman ola, harman ola… Övgüm harman yeri dünyaya, övgüm harman oluşadır.

Konak ve konakçı

Konakçı, konakta şartlar elverişliyse çoğalır. Tıpkı insanın, bir konakçı olarak dünya dediğimiz konakta çoğalması gibi. Eğer şartlar çoğalmaya uygun değilse konakçı, konağı yok edip varlığını sürdürmek isteyecektir. Her iki durumda da konakçının varolmak için çabaladığı açık ve nettir.

Tabii konakçı ile konağın aynı dünyanın mahsulleri olduğu da söylemek gerekir. İşin daha ilginç yanı ise mahsul, tohum olacaktır. Bu nedenle toprağın üstü de altı da birdir varoluş erbabı için. Diğer yandan konakçı, aynı zamanda konak ve konak da konakçıdır… Örneğin dünya, güneş sistemi içinde konaklıyan bir konakçı, Güneş sistemi de Samanyolu Gökadası’nda konaklayan bir adadır. Jonathan Swift, bu duruma “sonsuza kadar süren pirelenme süreci” diyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”  Tabii sonsuza kadar sürüyorsa pirelenme süreci, başlangıçı da yoktur.

“Şeyleri büyüklükleri ve ömürleri açısından düşünme alışkanlığında olan bir uygarlığımız var ve tam da bu yüzden meltemin ya da bir yelin bir fırtına, kasırga gibi davrandığını düşünemiyoruz. Oysa okyanusla bir damla su arasında ölçek farkı dışında bir fark yok. Dahi matematikçi Benoît B. Mandelbrot Fraktal Yapılanma diyordu bu duruma ve Swift’tin, yukarıda andığım tekerlemesini çok seviyordu.

Fraktal, “kendine benzeyen” demektir. Niceliklere takılıp kalmazsak, sonsuz küçük ile sonsuz büyük iç içedir, yani her şey, her nesne, her beden (kuarklar, atomlar, moleküller, etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunup kokladığımız, yediğimiz, içtiğimiz şeyler ve dünya, güneş, yıldızlar) birbirine benzer. Şöyle de diyebiliriz: Evren kendine benzer.

İç içeyiz işte, biz bize, korkma!

Ölüm ile Dirim

Ozi’nin huzurunda.

21 Şubat 2020, Cuma, 08:15.

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Birleşik ve iç içelerdir ölüm ile dirim. Sıkı fıkı iki arkadaştan, dosttan söz ediyorum. İçtenlik, aha işte iç içelikten gelir. Aynı olanın uçlarından tutmuş taşıyorlar.

Yaratıcı gerçeklik.