Yeryüzü Yeniği

Hiçbir yerde oturuyorum

Ben çok uzak bir gelecekte oturuyorum, atların
yürüyüşünde, ey sevgili ben senin geleceğinde
oturuyorum. Kuşlarda, güllerde, akşamlarda,
pervaza dayanmış bir dirseğin burkuluşunda oturuyorum.

Kaya’da ve su’da. Ağaçların kabuklarında.
Dinozorlar kuşlara doğru bükülür, orada. Bir anıdaki kırıklıkta,
bir kadındaki kuşkuda oturuyorum. Çok ileride.
İlerinin de ilerisinde oturuyorum. Size göre geride.

Hemen şuracıkta, gölgede. Kendimde oturuyorum.
Az kaldı bir ölümde oturuyorum. Biliyorum, ey sorgucular
epey gitmek gerek, ötelerde oturuyorum. Öteleri geçer geçmez
mutlak sessizlikte oturuyorum. Bir yalnızlıkta, bir dönemeçte.

Şu çölü aştık mı görünür, bir şenlikte oturuyorum.
Sola doğru bakın, duydunuz mu şu eski türküyü:
Mavi yazma bağlama anam, mavi yazma tez solar,
da oturuyorum. Az daha gidin, karşınıza kallavi bir güneş

çıkacak, da oturuyorum. Hayal edin, neredeyse
görünür deniz, de oturuyorum. Bağırıyorum,
çağırıyorum, çarpışıyoruz birbirimizle. Orda oturuyorum:
Ah, iç tenim: Ben hiçbir yerde oturuyorum, her yerde.

***

20190413_144312

Bir bilinç gezintisi: Çıkış için*

-İçindeymişim meğerse içimde olanın-

Kendini evden çıkardı
ne el sallayan oldu ne su döken
katlayıp itinayla evi
sokaktan çıkardı
sokağı omuzlayıp mahalleden
uyuyordu mahalleli
mahalleyi bir güzel bohçalayıp şehirden çıkardı
kimsenin ruhu duymadı
şehri alıp
sanki çıkarılması yasak bir şeymiş gibi
ülkeden çıkardı gizlice
ülke bir iki tıngırdadı
bir iki sağa sola oynadı
ülkeyi dünyadan çıkardı bir güzel
ağzının kenarına bir ıslık yerleştirdi gelişigüzel
dünyayı, hop, kâinattan çıkardı
durdu bir süre
çıkar çıkar bitmiyordu
içine kendisinden koymuştu namussuz
kâinatı alıp kendinden çıkardı
kayboldu öylece
ah etmeden vah demeden
ve ben ardından bakıp
gülümsedim.

*Jacques Prevert’in Sabah Kahvaltısı’nda bulunmasaydım bu
şiiri yazamazdım.

***

Ot hızlıdır
-Ters dönmüş zirvedir çukur-

Denizimi kalbimden çıkardım
oldum bir dehliz gıdım gıdım
imgeveleyip durun siz
bataktan çıkardım kalbimi
ben kaç tım.

Uzayımı yanımda taşırım
ben giderim o gider
cevahirimde bir solucan deliği
aramam bulurum seni
ben kaç tım.

Uçlarım çıplak, uçlarım kaçak, uçlarım deli
bir ot oluştum, yorum yok
ellerinizden öptüm, yorum yok
iyi günler ruhi bey, nasılsınız
ben kaç tım.

Bir kertenkele gibi tım tım
ovaladım sihirli lambasını Uluer’in
cini oldum, ini
verdim ülkeme
ölümüm cebimde
ölümüm bedava
hediyem.

N’aber yavrum
ben
kaç
tım.

***

Reklamlar

Ölügeçmişim


seken bir kurşunum babamın sıktığı
ne yapayım buradayım.

Kuşlar var, iyi ki, inanalım diye başka diyarlara, nehirler akar hiç bıkmadan, rastlaşır ve severiz birbirimizi, zamanın aktığı istikamette milyonuncu kez karşılayıp hayatı, uğurlarız milyonuncu kez.  

Kuş gibi kanat çırpıyor, kuş gibi şakıyor, kuş gibi yerinde duramıyor, yani kuş gibi davranıyorsa hayattır o. Ve kuş gibi doğup kuş gibi yaşayan kadınlar büyütür insanı orta yerinden.

Diyaloglar, hakiki diyaloglardan söz ediyorum tabii, şaşırtıcı ve ölümcül sıçramalara gebedir. Marx’dan hareketle söylüyorum bunu, aferin ona.
“Ölümcül sıçramalar; aynı, ortak anlam, değer ve kurallar dizinini paylaşmayanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan, yani aralarındaki mübadeleden doğar ” diyordu; geleceğe, şiire, aşka alamet bir açıklığı koymuştur önüme, hürmetler. Tabii, bütün hisseden ve hissetmeyen varlıklara, onların yapım ve tamir işinde çalışan kuarklara, atomlara, moleküllere de sevgiler, mis kokulu çiçekler, şiirler.

Odin, Mars ve Zeliş, Köri, Lily, Ozi, aha işte çocuklarımız. Ozi, on beş yaşında dişi bir kedi. Tabii kedi dediğime bakmayın, bencileyin birisi. Diğerleri de köpek etiketini kaldırarak söylersem başka birer ben…

İki kumrumuz var bir de, dostlarımız.

Çilliplopom Diyarı dedik biz buraya. Can veren ad verir, kadim bir yasadır. O diyarda Mutlubaharlarevi’nde yaşıyoruz canım refikam Hülya Özel’le birlikte:

Yedi Nisan İki Bin Bir’de
aşkın köründe uyanıp
rüzgarlar kralı Aeolus’un refakatinde
iki meleğin uçurduğu bir otobüsle
uzay-zamanda bütün gece yol aldıktan sonra
İzmir’e gelişini hatırlıyorsun.
 
Körfezde yabancı bir dilde yazılmış gibi uçuyordu kuşlar.

Çilliplopom Diyarı nedir diye soracak olursanız, hemen söyleyeyim, buyrun:

Bir keresinde
köprünün birinin
çilliplopom,  çilliplopom diye seslendiğini hatırlıyorsun sana
çilliplopom, büyük deden Tahsin Ağa’nın gravotu dediği gravite ile
bir yörüngeden başka bir yörüngeye bükülmek demekti
meşk halinden Mecnun’a doğru faz değiştiriyordun mesela
yaprağın dalından ayrılış vaktiydi bir çalımla
başkalarına karşılayamayacağı toplar atmadın hiç
oyun sürsün istiyordun çünkü
değilse yapayalnızdın, bir anlamı yoktu mavinin
değilse nefes alıp verir gibi ping-pong oynayamazdı Çinliler
belki de en çok buydu çilliplopom
bütün sorulara verilebilecek yegane cevap
biz kimiz, çilliplopom
hayatın anlamı ne, çilliplopom
niye hiçbir şey yok da bir şey var, çilliplopom.

Bu yüzden “olumlama ve değilleme” yapmadan konuşacağım, konuşacağım, konuşacağım. Tam buraya bir parantez açabilir miyim? [“Olumlama” ve “Değilleme” yapmadan konuşmak Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in  (Collège de France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun!”]  Bu yüzden, mesela “aşk,  şudur” dersem aldırmayın, “bu, aşk değil dersem” boş verin. Aha işte aldı bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there.
 
Ah canım benim ya, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı bunları sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi:
 
İnsanların sözleri beni de çok korkutuyor adamım
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son.

Günlük

(1987-2019)

23 Mayıs 2019

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok

Ben kimim? Yanlış soru. Ben neyim? Aha işte, doğru soru bu. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, tattığım şeylerim ben, bütün bu şeylerin toplamı bir dünyayım. Fiziksel dünyanın bir parçası, onunla çevrili. Videodaki kumrular gibi fiziksel bir beden, bir nesne, bir şey.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok. Diğer şeyler, nesneler, bedenler gibi dünya hakkında bir dünya, dünyanın dibine düşmüş bir not ya da ana metin dünyaya açılmış bir parantez…

Karşılaştığım, koklaşıp öpüştüğüm, dokunduğum, yaslandığım, sırtımı dayadığım, üzerine bastığım, üzerimde gezinen, kavga ettiğim, dinleyip keyif aldığım, alıştığım ama olmayınca deli gibi özlediğim şeylerin toplamıyım. Diğer bir deyişle bir dolu ben var bende, benden dışarı… Bunun ötesinde, berisinde bir şey yok. Varsa hayali ve kurgusaldır. Yanılsamadan, illüzyondan söz ediyorum. Tamam, yanılsama gerçektir, ama adı üstünde yanılsamadır.

Kapılmış gidiyorum varoluşumun bahtına. Azgın akıntıda görece olarak daha düzenli, daha dengeli bir şeyim. Kaosun içinde daha az kaotik bir nesne, bir beden. Bütün şeyler, bütün nesneler, bütün bedenler, dünya dahil, gezegenler, yıldızlar, gökadaları dahil, akıntının pıhtılaşmış hallerinden başka bir şey değil. Belirip belirip kaybolan, kaybolup kaybolup beliren kabarcıklar, öbekleşmeler, toplamlar. Örneğin taşlar, kayalar ya da dağlar, daha düzenli ve dengede şeyler oldukları için, daha uzun ömürlüler, ama Nietzsche’nin de dediği gibi “eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı, uyuklayan bir kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdük”.

Öyleyse, dengenin ya da düzenin mutlak olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yüzde yüz bir düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı. Şimdi, şu an bunu okuyor olmazdınız. Ben de bunları yazamazdım zaten. Başka bir söyleyişle etrafımızda gördüğünüz her şey uzak dengenin ürünü. Peki ve güzel. Demek ki bir zamanlar bir denge, bir düzen vardı. Öyleyse denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, kış ve bahar varoluş sahanlığında doğurgan birer rahim olan uğrak yerlerinden başka bir şey değil. Birbirinin anaları!

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Sonra küçük bir Big Bang (Büyük Patlama). Olan tam da budur baharda. Biriken enerji öyle bir tazyikle boşalır ki patlamaya benzer, oysa patlayan bir şey yoktur, yalnızca biriken enerji, gerginlik boşalıp yayılıyor, dağılıyordur. Bana ne diyemezsiniz. Tam da bu yüzden “Nisan, ayların en zalimidir”. Aferin T. S. Eliot’a. Tabii büyülü bir şey bu, ölünün dirilişi, uyanış, ayağa kalkmak… Big Bang (Büyük Patlama)’da zaten budur. O ilk anlardaki tazyikten dolayı patlama denmiştir. Nitekim 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “Big Bang (Büyük Patlama), termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır”, başlangıç ya da tekillik ya da uzay-zaman eşsizliği (singularity) değil.

19 Mayıs 2019

Bir dolu şey, bir dolu nesne, bir dolu ben var bende, benden dışarı

Dünyanın içinde bir dünya. Tıpkı kıvrımın içindeki kıvrımlardan biri gibi bir alt dünya. Benim dünyam. Bana ait, bana özel, benim seçtiğim, başka alt dünyalarla oluşturduğum, yani yapıp ettiğim ama eni sonu dünya hakkında bir dünya. Tabii, referans aldığım üst dünya da daha büyük, daha karışık bir dünyanın alt dünyası olabilir.

Fraktal yapılanmalar üzerine teoriler geliştirmiş Amerikalı bilim insanı ve matematikçi Benoît B. Mandelbrot, Jonathan Swift’ten şu alıntıyı yapmayı çok seviyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”

11 Mayıs 2019 Cumartesi


Pek hicâzkar, pek mahir bir kuştur cesaret

Uzak denge ürünü olmana rağmen, öyledir; şimdi, şu an etrafında gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin içtiğin her şey uzak denge ürünüdür, denge ve düzen peşindeysen, takılıp kaldıysan bir yere, bir duyguya, bir düşünceye uyukluyorsun demektir, ölüsün. Biyolojide denge ölüm demektir, çünkü.

Ancak, şimdi, burada uzak dengede olmak geçmişte, bir zamanlar da dengede olmak anlamına geliyor. Yani hep böyle değildi. Aha işte Big Bang (Büyük Patlama) denilen şey bu denge halinin, yani biriken enerjinin ilk anlarda dehşet bir tazyikle boşalması (Bunu pekala bir patlamaya benzetebiliriz. Zaten bu nedenle Büyük Patlama deniyor ve ortada patlayan bir şey yok), sonra da giderek daha az bir hızla yayılıp dağılmasıdır. ‘Genişleyen evren teorisi’ budur.

Big Bang, bir başlangıç, tekillik, uzay-zaman eşsizliği olmayıp 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır.” Eğer öyleyse, bu yayılıp dağılmanın yorulacağını, nihayetinde sona ereceğini söylemek mümkün ama Big Bang, nasıl bir başlangıç değilse, öyleyse, bu sona erme de bir son olmayacaktır. (Hatta, belki böyle nice görece başlangıç ve sonlar olmuştur.) Denge ya da düzen, olsa olsa mola yeri, uyku hali, enerji, güç biriktirme, ok olup ileri fırlamak için yay olup gerilme uğrağıdır. Bu doğrultuda; denge ve uzak denge ya da düzen ve kaos ya da kış ve bahar ya da çocukluk ve yetişkinlik birbirinin annesidir, demek mümkün. Doğurgan birer rahim ya da. Ancak mutlak, yani yüzde yüz bir düzen ya da kaos değil de iç içe bir uyku ve uyanıklık söz konusu. Hatta ikilikleri; tek, biricik ve eşsiz bir şeyin, self-organization (kendi kendini düzenleme, yaratma)’sını sağlayan itici bir motorun olmazsa olmaz unsurları olarak ele alabiliriz. Bir çeşit ok-yay düzeneği ya da tipik bir tırtıl hareketi… İlerlemeyi karşı konulmaz kılan bir gerilip yaylanma ve o yaya bir ok gibi yerleşip ileriye, ileriye doğru fırlama…

Tabii, uzak denge ürünüysen ölü gibi davranamazsın, ölü taklidi yapmak olur bu olsa olsa, sinmek, görece olarak daha az hareket eden bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sabit bir düzenin arkasına saklanmak ya da hayali ve kurgusal bir hikayeye kendini sabitlemek, orada sana dokunmasın diye yılan sessizce durmak. Varlığını bağladığın kazık, yani o nesnel, fiziksel, somut olmayan şey/lerin kendine, varlığına, yani mevcudiyetine attığın sağlam bir/er kazık olduğunu söylüyorum ben. Kısacası, özetle varoluştan, akıştan korkmaktan söz ediyorum. Aha işte, “İnsanların en korktuğu şeyin sele kapılmak” olduğunu söylüyor Deleuze.

Var’ken, Mevcut’ken, Hazır’ken zihnen başka bir yerde olmak, Var’ın, Mevcut’un, Hazır’ın üzerini örtmek, Var Olmanın harika, olağanüstü ağırlığını, sorumluluğunu taşımak yerine “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ne iltica etmek küfür değildir de nedir! Yalçın Küçük, “Küfür Romanları”nda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni baş sıraya koyar. John Zerzan ise “mevcudiyetten sürgünlük” der bu duruma. Görülebilen, işitilebilen, dokunulabilir, kokusunu alabildiğin, yenilir içilir fiziksel, somut gerçekliği öteleyip yerine hayali ve kurgusal bir gerçekliği yerleştirmek, buna inanmak hedefi ıskalamaktan, yani yegane, tek günahtan söz ediyorum.

Kurgusal, kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir zihinselliğin (Zihindar’ın) sahneye, bilince kakaladığı hayali ve kurgusal şey(ler), Hükümdar(lar) Var’ı, Mevcut’u, Hazır’ı hapsedip devreden çıkarmış, aha işte binlerce yıldır olan budur. Var’ken yok olmak demek bu. Yukarıda söz ettik “mevcudiyetten sürgünlük”, atıl kalmak, zihinsel gerçekliğin kibriyle, zorbalığıyla, cehaletiyle Var’ı ezip geçmek, yok etmek, bu yolda ölüp öldürmek… Hükümdar (Kral) çıplak değil, sahte! Hükümdar, bir yanılsama, illüzyon. Var, Mevcut, Hazır hapsolmuş yerine sahnede, perdede, bilinçte hayali ve kurgusal bir şey dolaşıyor. Zaten bütün sorun da tam burada üzerimize sıçrıyor: Nesnel, fiziksel, somut gerçekliğe uymayan, somut olanla bir alakası olmayan zihinsel yapılanmamız.

Sayıklama ve masallarla, mit ve hikayelerle, birtakım hayali anlam, değer ve kurallarla doldurulmuş zihinlerin sahneye itelediği Hükümdarlar aracılığıyla yapıp ettiği dünya, bilimsel ilerlemeyi kısmen dışarıda bırakırsak, diyaloğu, dolayısıyla da herhangi bir sıçrama olanağı
olmayan bir monologdan başka bir şey değil. Bu asıl olarak şu anlama geliyor: İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiğinden ve sistemin toplam enerji seviyesi sabit kaldığından sıçrama yapabileceği kritik seviyeye gelemiyor. Tam da bu yüzden katı, sert gerçeklik bırakın buharlaşmayı giderek daha da kibirli, zorba ve cahil bir hale doğru gelişip katılaşıyor.

Evcil / esir düşmektense yok olmayı göze alan Neandertaller’dir benim atalarım.

21 Nisan 2019, Pazar

Gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin, içtiğin şeylersin. Onlardan ayrı, onlardan bağımsız bir varlığın yok! Hepsiyle bir ve aynısın. Kibrini, buyurganlık ve zorbalığını, cehaletini, yani parantezi, yani yamuk bakışını kaldırıp bakarsan olduğu gibidir dünya: Tek, biricik ve eşsiz bir ‘ben’…

9 Mayıs 2019, Perşembe

Hissiyattan sual olunmaz

Hiçbir şey deneyimden, yani yaşantıdan, yani hissiyattan daha gerçek olamaz. Bedenim dediğim şey, o nesne beş duyu vasıtasıyla deneyimi, yani yaşantıyı, yani hissiyatı mümkün kılan bir yapı parçacığından başka bir şey değil. Aha işte yapıp ettikçe yapılıp edilen, yapılıp edildikçe yapıp eden bu yapı parçacığının mümkün kıldığı deneyimim ben, yaşantıyım, hissiyat… O, rakkase, ben onun mümkün kıldığı raks.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok

Ben kimim? Yanlış soru. Ben neyim? Aha işte, doğru soru bu. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, tattığım şeylerim ben, bütün bu şeylerin toplamı, bu şeylerden oluşan bir dünya. Fiziksel dünyanın bir parçası ve onunla çevrili. Videodaki kumrular gibi fiziksel bir beden, bir nesne, bir şey.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok. Diğer şeyler, nesneler, bedenler gibi dünya hakkında bir dünyayım, dünyanın dibine düşmüş bir not ya da ana metin dünyaya açılmış bir parantez…

Karşılaştığım, koklaşıp öpüştüğüm, dokunduğum, yaslandığım, sırtımı dayadığım, üzerine bastığım, üzerimde gezinen, kavga ettiğim, dinleyip keyif aldığım, alıştığım ama ayrılınca deli gibi özlediğim şeylerin toplamıyım. Diğer bir deyişle bir dolu ben var bende, benden dışarı… Bunun ötesinde, berisinde herhangi bir şey yok. Varsa hayali ve kurgusaldır. Yanılsamadan, illüzyondan söz ediyorum. Tamam, yanılsama gerçektir, ama adı üstünde yanılsamadır. Zihinsel bir yapılanma.

Nesnel gerçeklikten kaçarken yakalandığımız girdaptan söz ediyorum. Dünya, o devasa cüssesine rağmen akıp giderken bu akıntının içinde ama akıntıyı görmezden gelen, akıntıya burun kıvıran, şiir kıvıran bir gerçelikten… Nesnel, fiziksel, yani ana metnin zihinsel kurgu ve kuruntulardan, sayıklamalardan bağımsız olduğundan… Ancak zihinsel bu yapılanmayı, gerçekliği aradan çekersek, insan diye bir varlık, onun varoluştan kopan ve giderek uzaklaşan tarihi, dolayısıyla da bu süreçte ortaya çıkan dilden sanata, bilimden kültürel varlıklara kadar devasa bir toplam ya da kesit ortadan kalkar. Bu anlamda hiçbir şekilde görmezden gelemeyeceğimiz hayali ve kurgusal bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Ana metinden sapmış bir metin bu, ama hep gözümüzün önünde durmalı! Değilse gerçekçi olamayacağımız kesin.

Kapılmış gidiyorum varoluşumun bahtına. Azgın akıntıda görece olarak daha düzenli, daha dengeli bir şeyim. Kaosun içinde daha az kaotik bir nesne, bir beden. Bütün şeyler, bütün nesneler, bütün bedenler, dünya dahil, gezegenler, yıldızlar, gökadaları dahil, akıntının pıhtılaşmış hallerinden başka bir şey değil. Belirip belirip kaybolan, kaybolup kaybolup beliren kabarcıklar, öbekleşmeler, toplamlar. Örneğin taşlar, kayalar ya da dağlar, daha düzenli ve dengede şeyler oldukları için, daha uzun ömürlüler, ama Nietzsche’nin de dediği gibi “eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı, uyuklayan bir kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdük”.

Öyleyse, dengenin ya da düzenin mutlak olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yüzde yüz bir düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı. Şimdi, şu an bunu okuyor olmazdınız. Ben de bunları yazamazdım zaten. Başka bir söyleyişle etrafımızda gördüğünüz her şey uzak dengenin ürünü. Peki ve güzel. Demek ki bir zamanlar bir denge, bir düzen vardı. Öyleyse denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, kış ve bahar varoluş sahanlığında doğurgan birer rahim olan uğrak yerlerinden başka bir şey değil. Birbirinin anaları!

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Sonra küçük bir Big Bang (Büyük Patlama). Olan tam da budur baharda. Biriken enerji öyle bir tazyikle boşalır ki patlamaya benzer, oysa patlayan bir şey yoktur, yalnızca biriken enerji, gerginlik boşalıp yayılıyor, dağılıyordur. Bana ne diyemezsiniz. Tam da bu yüzden “Nisan, ayların en zalimidir”. Aferin T. S. Eliot’a. Tabii büyülü bir şey bu, ölünün dirilişi, uyanış, ayağa kalkmak… Big Bang (Büyük Patlama)’da zaten budur. O ilk anlardaki tazyikten dolayı patlama denmiştir. Diğer yandan 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre de “Big Bang (Büyük Patlama), termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır”, başlangıç ya da tekillik ya da uzay-zaman eşsizliği (singularity) değil.

(Devam edeceğiz, çünkü bu toprak tam da eşeleneceğim türden)

Uyanmasız Düş / Seyyit Nezir

Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47

https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/saklambac-ibrahim-bastug/

Uyanmasız Düş

Seyyit Nezir

Zaman zaman uyanır gibi olduysam da 
uzun uykuydu nerelere gidip gelmedim ki
ölümün kıvrılarak çeken kıyısında. Birden
içine düştüğüm o minnacık geceyi
çok iyi anımsıyorum: Telgrafın tellerine
mektuplar asılıydı belki doksan tane. Herkes
kendi mektubunu seçip okuyor keyifle;
ölüm buysa kalıyorum hemen ilk satırda
diyemedim, çünkü sen arkada çok güzeldin.
En uzun şiirlere sığmayacak kadar güzeldin:
Sol elini alnına siper edip Toroslardan aşağı
yere akan bir vadiydin. Bense tam o derin
yarın ağzında yüzümü yaslayıp koymuştum 
lalesine vücudunun. Sen öylece uzuyordun:
Çıplak esmer teninle mor çiçekli bembeyaz
bir çarşafın üstünde göğe çizilen bir beden–
deseni binlerce papatya… Avuçlarım
göğsünün turuncunda yeşile çalıyordu!
Sonra birden siyah bir gökyüzüne kaydın.
Değen yıldızlar anında sönüyordu kuyularında
keşke o derinlerinde kaybolaydım binlerce.
Oysa dünyayı hep omuzlarımda duyumsuyorum
–bir yük vagonuyum ben. Sense nasıl da hafif
yitiverdin şeffaf bir ışıkla gecenin uzaklığında.
Ne düştü o! Bütün acılarıyla bir daha en derinden
yaşamalı ömrü bir anda tükenmek adına yeniden.


Bir dolu şey, bir dolu nesne, bir dolu ben var bende, benden dışarı

19 Mayıs 2019

Dünyanın içinde bir dünya. Tıpkı kıvrımın içindeki kıvrımlardan biri gibi bir alt dünya. Benim dünyam. Bana ait, bana özel, benim seçtiğim, başka alt dünyalarla oluşturduğum, yani yapıp ettiğim ama eni sonu dünya hakkında bir dünya. Tabii, referans aldığım üst dünya da daha büyük, daha karışık bir dünyanın alt dünyası olabilir.

Fraktal yapılanmalar üzerine teoriler geliştirmiş Amerikalı bilim insanı ve matematikçi Benoît B. Mandelbrot, Jonathan Swift’ten şu alıntıyı yapmayı çok seviyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”

Saklambaç / İbrahim Baştuğ

Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47

https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/saklambac-ibrahim-bastug/

Saklambaç

İbrahim Baştuğ

Aşk bile bile sobelenmektir
Ahunun gözlerinde Leyla’yı görmektir
 
Kum kumun arkasına saklanıyordu
Rüzgâr kum tepelerinin arkasına
 
Güneş çölde saklanana dek sürdü oyun
Ay gün ışığında saklanana dek sürdü
 
Leyla kumların arasına saklanıyordu
Kays bile bile yakalanıyordu
 
Günlerin birbirini sakladığı bu oyunda Kays
Leyla bir an öne çıksın diye yanıyordu
 
Leyla’nın içinde büyüdü bir Kays
Kays’ın içinde büyüdü Leyla
 
Yine böyle bir saklambaç günüydü
Leyla saklandığı yerde yaralı bir ahu gördü
 
Leyla’dan kaçmadı ahu. Ahudan kaçmadı Leyla
Leyla’dan kaçılır mı? Ahu ahudan kaçar mı
 
Leyla ahuyla saklandı o gün
Leyla ahuda saklandı o gün
 
Çöl güneşinin altında arandı durdu Kays
Kumun soğuğunda kavruluyordu Kays
 
Nereye baksa başka bir Leyla görüyordu
Önü Leyla. Arkası Leyla. Sağı solu Leyla
 
Kays tam kendini gösteriyordu
Kaybolup ötede beliriyordu Leyla
 
Kara gözlerinin arkasına saklandı da
Kendinden başka her şeyde göründü Leyla

Hasret Üleşmesi / Nihat Behram

Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47

https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/hasret-ulesmesi-nihat-behram/


Hasret Üleşmesi

Nihat Behram


Dolunay senin olsun, yıldızlar benim
Üleşelim tılsımını gecelerin
Ya da ten alazı seni sarsın, can avazı beni
Yeter ki düşlerim filizlenip çiçek açsın

Gün yüzü senin olsun, gül nazı benim
Üleşelim yangınını gündüzlerin
Ya da yelin nazı sende kalsın, suyun yüzü bende
Yeter ki sevincim kanatlanıp göğü tutsun

Doruklar senin olsun, yamaçlar benim
Üleşelim büyüsünü yeryüzünün
Ya da yolun ucu sana çıksın, sıradağlar bana
Yeter ki hasretin çığlığı dağılıp dinsin

Şu gönül senin olsun, o gözler benim
Üleşelim utkusunu umutların
Ya da şiirler sana tapsın, kıvılcım hızı bana
Yeter ki ruhumda tutkunun ateşi tütsün

Bir korku jeneratörü: Erdal Öz ve estetize ettiği siyaset OSMAN ÇUTSAY

Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47

https://ulueraydogdu.com/denizsuyukasesi/


Bir korku jeneratörü: Erdal Öz ve estetize ettiği siyaset

OSMAN ÇUTSAY


Kendisinin veya sevenlerinin iddialarının tersine, Erdal Öz, kitaplarıyla işkencenin, kötülüğün, geriliğin artık hep iktidar kalacağı korkusunu yerleştirdi. 12 Eylül faşist generallerinin örtülü İslamcı darbesinden 2002 sonundaki açık İslamcı darbeye (AKP) geçişte, cumhuriyetin zaten güdük tüm kazanımlarının kazınmasında, liberal satıcıların solu silip süpürebilmesinde, bu korku jeneratörünün payı büyüktür.

Düşüncelerimizi yinelemiyoruz, fakat bir biçimde gözden geçiriyoruz ve zamanın kemirici hazzına karşı direnip direnemediklerini test etmeye çalışıyoruz. Bir başka deyişle, geçmiş zamanı ve kahramanlarını sürekli masaya yatırıyoruz. Etkisiz kalmıyorlar çünkü. Şimdiki zamana baktıkça, içinde atan kökdamarları görebiliyoruz. Bugünden geçmişe bakabildiğimiz için. İlericilik, bugünü öne çeker ve hep bugünden geçmişe bakar; geçmişi bugünden hareketle açıklamaya çalışır. Geçmişten hareketle ve geçmişle bugünü açıklamaya kalkmak, en büyük gericiliktir. Geçmişin üzerindeki örtüyü ancak bugünden hareketle kaldırabiliriz. Geçmiş veya tarih, bugündeki devrimci gelişmelerin üzerine sadece ölü toprağı atabilir veya ölüm yorganı serer.

Yine öyle bakalım ve soralım: 70’lileri, yani 1960’lardaki muhteşem devrimci yükselişin ardından gelip bütün bir 1970’li yılları dolduran genç devrimcileri en çok hangi kitap veya kitaplar damgalamış olabilir? 12 Mart’ın hemen ertesinde, herhalde önce “Yaralısın” kitabı. Erdal Öz gibi, devrimciliğe bulaşmış, ama yaşadığı baskılardan çok ürkmüş bir kurgu ustasının elinden/beyninden çıkmıştı. Etkisi inanılmaz boyutlarda oldu. Yaratıcısının bile farkına varamadığı bir etkiydi bu. Sonraki zamanın iyi para kazanan yayıncısı (“Can Yayınları”), iyi de bir yazar olduğu için, devrimcilere belki ihanet etmeyi değil, ama o ihanetlerin kapısını ardına kadar açan kolaycılıkları, korkmaları ve sinmeleri, bırakıp kaçmaları telkin eden “işiyle” edebiyatımıza kolay girdi ve çok etkili oldu.

Bunu isteyerek yapmamıştır herhalde. “İyimser bir duvarcıyız” ya, hadi öyle diyelim ve elimizden bir tuğla daha düşürelim: “a” dergisinden yetişmiş gerçekten iyi bir yazardı, kurgu nedir biliyordu, ama devrim için kavga etmenin pek bir getirisi olmadığını gördüğü anda, deneyimlerini paraya çevirebileceğini anladı. Yayıncılıkta “başarı” kazandı. Kirli bir başarıdır bu.

EDEBİ BAŞARI VE GERİCİLİK

Daha çok, bir öykü ustasıydı Erdal Öz ve hapisliğini, içeride tanık olduğu işkenceleri yazıya dökmeye “Deniz Gezmiş Anlatıyor” ile devam etmişti. İşte bu kitabı galiba ilk yayınından 10 yıl kadar sonra tekrar kaleme aldı ve “Gülünün Solduğu Akşam”la müthiş bir satış yaptı. İyi para yaptı.

Başka bir şey daha yaptı: Bu kitaplarla devrimciliğe giren “bizim çocuklar”, 70’li yılların “o şarabî eşkıyaları”, daha kavganın içindeyken bile korkmayı ve kaçmayı, bunun için bahaneler uydurmayı, ama göstere göstere de ihanet etmeme tilkiliğini önce Öz’den ve onun on binlerce (belki yüz binlerce) satan bu kitaplarından öğrendiler. Oğlu Can Öz’e mi soralım, Yaralısın, Deniz Gezmiş Anlatıyor-Gülünün Solduğu Akşam kitaplarının korsan baskılarıyla birlikte toplam kaç adet satıldığını? Bir yanıt alabilir miyiz?

Aramızda bir ilişki olabilir mi? Mümkün değil.

Kendimiz yapacağız bu kokuşmuş bataklıktan çıkış yolunu, bataklığın efendileri bize neden yardım etsinler? Peki…

O zaman daha açık olsun: Devrimciler, Türk edebiyatında, Erdal Öz’ün tetiklediği bu etkiyi göğüsleyebilecek bir canlanma yaratamadılar. Öz ve takipçileri, kafadarları, ki biz bunlara Orhan Pamuk-Ahmet Altan “okulunu” rahatça dahil edebiliriz, 12 Eylül’le gelen büyük darbenin sol ve edebiyat içindeki silindirleri oldu. Sonuçta, “Yaralısın” ve “Gülünün Solduğu Akşam” ile Ahmet Altan’ın “Sudaki İz” iftiranamesi/itirafnamesi, daha doğrusu Yalçın Küçük Hocamızın kavramlaştırmasıyla “Küfür Romanları”  arasında dolaysız bir devamlılık vardır. George Orwell gibi tepeden tırnağa sosyalizm düşmanı bir gizli servis raportörünün sosyalizmi yıkma hırsıyla yazdığı “1984”ün Erdal Öz’ün yayınevinden çıkması son derece tutarlıdır. Önce veya sonra… Fark etmez. Çizgi, tutarlı…

Erdal Öz ve Can Yayınları, sonuçta bir fırtınanın/yağmanın temsilcisi ve bir tür “savaş zengini”dir. Edebi açıdan düzeysiz olduğunu kimse ileri süremez. Ama temeli kurgulamak ve sorgulamak zorundayız. Bu “başarının” altında yatan nedenleri soruşturmak zorundayız. Korkunun yarattığı katma değerden, daha doğrusu “korku artıkdeğerinden” türemiş bir savaş zenginini mercek altına almak, çağdaş ve devrimci bir eleştirinin herhalde ilk işlerinden biridir.

Her durumda, Erdal Öz, bir korku jeneratörüydü. Attığı o korku tohumlarını besleyerek, geliştirerek, “estetikleştirerek” kendine bir yaşam alanı açıyordu. Faşizan bir şey yapıyordu. Trajik olan, bu alanın Türkiye ilericiliği içinde açılmış ve çok sevilmiş olmasıydı. Gerçi bu, tarihsel doğrultunun dışında bir sapma da değildi. Hep böyle olmuştur çünkü. Biz, Walter Benjamin’den beri çok yineleriz: Faşizm, siyaseti estetize etmek için çaba harcar, komünistler ise estetiği siyasallaştırma çabası içindedir. Öz’ün üretip yaydığı korku, solun veya komünistlerin bu alandaki çabalarını, estetiği siyasallaştırma hırsını bir anda hiçleştiren bir katkı maddesiydi. Kapitalist siyaseti, faşist şiddeti kendince estetize etmeye çalışıyordu. 

Modern zamanlar Türk edebiyatındaki en etkili bir korku üretim ve dağıtım merkezi, daha doğrusu “korku pazarlama merkezi”, Erdal Öz ile doğmuş sayılmalıdır. 12 Eylül sonrasındaki verimli karşıdevrim toprağında böyle bir korku yazısının son derece verimli bir yatırıma dönüşmüş olması, kimseyi şaşırtmamalıdır. Öz’ün, iyi yazarlığı bu etkiyi genç kuşakların aklına derinlemesine işledi. 1980 yılında 17-22 yaş arası gençler, bu “Öz kitaplar” sayesinde işkencelere ve baskılara direnip iyiliğin iktidarını mutlaka kuracakları coşkusuyla değil, tersine, her an ağır işkencelerin altında çözülecekleri ya da faşist bir katilin kurbanı olacakları korkusuyla yaşamayı öğrendiler. Asla kazanamayacaklarına inandılar. Sermaye demokrasisine ve onun emperyal edebiyatına sığınmanın gerekçelerini buldular. Kaytarmayı, sinmeyi, gelişkin edebiyat oyunlarında toplumsal yükümlülüklerden tümüyle sıyrılma “tilkiliğini” öğrendiler…


KÖTÜLÜK, YENİLEMEZ!

Kendisinin veya sevenlerinin iddialarının tersine, Erdal Öz, kitaplarıyla işkencenin, kötülüğün, geriliğin artık hep iktidar kalacağı korkusunu yerleştirdi. 12 Eylül faşist generallerinin örtülü İslamcı darbesinden 2002 sonundaki açık İslamcı darbeye (AKP) geçişte, cumhuriyetin zaten güdük tüm kazanımlarının kazınmasında, liberal satıcıların solu silip süpürebilmesinde, bu korku jeneratörünün payı büyüktür.

Dikkat: Kötü değil, iyi bir yazardan söz ediyoruz. Yazının hakkını veren bir yazardan. Ama gerici bir yazardan.

Bütün bunların, Can Yayınları’nın yeniden pazarlamaya kalktığı “1984” ile bağlantılı bir yanı var. Orwell’ın hastalıklı sosyalizm düşmanlığını içeren “Hayvan Çiftliği” ile Arthur Koestler’in Almanca yazdığı ama önce İngilizce basılan ve orijinali kaybolan, sonunda önceki yıl tesadüfen İsviçre’de bulunarak ilk kez geçen yıl o kaleme alındığı haliyle Almanya’da basılabilen, bizde ise İngilizceden “Gün Ortasında Karanlık” adıyla çevrilen ünlü romanı arasındaki devamlılık gibi, bir usta ve çırak ilişkisi bu. Koestler, Orwell’ın ustasıydı. 


Türkiye çoktandır gürültüyle çöken bir korku imparatorluğu ise, bunu, sadece darbeci faşist generaller veya sandıktan çıkmış islamofaşistlerin marifeti sayamayız. Onlara bu bereketli toprakları Erdal Öz ve kafadarları (“Belge’li Birikim Gericiliği”) hazırlamıştı. Bu korku imparatorluğunu mümkün kılmak için, devrimci yükseliş yıllarında devrimci genç kuşakların aklına böyle metinlerle girmek de gerekmişti. Başarısız bir operasyon olduğunu nasıl iddia edebiliriz ki? Mal, ortada. Türkiye bitmiş durumda. Edebiyatı ise kendisinden söz etmeyi bile gerektirmiyor, eğer tek tük çoban ateşlerini göz ardı edersek. En acısı: Kendi yarattığı islamofaşist barbarlığın kurbanıdır diye, Ahmet Altan gibi bir karşıdevrimci, örnek olsun, çöküşünün 30’uncu yılında da Alman Demokratik Cumhuriyeti’ni yüksek tutan Alman komünistlerinin üç ayda bir çıkardığı etkili “karşıkültür” dergisi “Melodie und Rhythmus / Magazin für Gegenkultur”da övgüye boğulabiliyor.


Erdal Öz, kendisini solcu sanarak/satarak öldü. Yarattığı büyük tahribatın hiç farkına varmadığı anlaşılıyor. Ama asıl acı olan, devrimci edebiyatçıların bu tahribatı çözümlemekten çok uzak durmasıdır. “Yaralısın”, “Kanayan” ve “Gülünün Solduğu Akşam”, gerici Türk edebiyatının en etkili kitapları arasına sokulmadıysa eğer, bunda Türkiye devrimcilerinin Öz’ün simgelediği ve AKP’ye iktidar yolunu açan liberal sürüye esaretinin büyük payı vardır. Buraya, bu gerçekten yetenekli adamın beslediği iklime direnemediler.


Cumhuriyeti ve cumhuriyet döneminin ilerici edebiyat yataklarını faşistlerin ve islamcıların değil, solun içine işlemiş böyle korku jeneratörlerinin, öncelikle de Erdal Öz okulunun torpillediğini söylemek, geçmişin “köy gerçekçiliğine” kapılanmak anlamına gelmiyor. Metin yazarlığını ciddiye alan, Türkçeyi ve kurguyu hakkıyla kullanabilen böyle “solcu dostların”, solu ve cumhuriyeti yerle bir ettiğini söylemek, bir iş planı kurmak demektir. Bu, yapılamadı. Gecikmiş bir itiraf da olsa, böyle.


Demek, şimdi hâlâ çok genç Hüseyin Cevahir’in 1968’de kaleme aldığı ve “Yeni Eylem” dergisinin birinci sayısında yayımladığı “Kalın Çizgilerle Edebiyatımızın Dünü” yazısına bakarak bu mesele üzerinde düşünmek gerekecek. Yarım asır sonra. Yaparız herhalde.

‘Doğru kuşlar yanlış uçmaz!’

soL Kitap, 14 Ağustos 2013, Çarşamba

Uluer Aydoğdu’nun gerçeklikle üstgerçeklik arasındaki şaşırtıcı yolculuğu

* Hani deniyor ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye, ama eskinin bilgileriyle, duygularıyla hareket ediyorlar. Böylece yeni, dünyanın en eski durumu, yürürlüğe girmiyor. Ah, evet, dünya durmayarak duran bir şey, alın size devrimcilik!

Görüşme:
OSMAN ÇUTSAY
——————————————-

Yeni kitabı “Yeryüzü Yeniği” ile şaşırtıcı bir dünya kurgulamayı başaran Uluer Aydoğdu, Türkçenin geniş olanaklarını daha da genişleterek bir uyanış ve kopuş örgütlenebileceğine inananlardan. Türkçenin içinden “uyananlar arasındaki uçbeylerin kullandığı bir dil” çıkarmanın mümkün olduğunu, bu yeni dilin de özgürleşmenin hizmetine girebileceğini savunan Uluer Aydoğdu, son kitabı ve kafasındaki “asıl mesele” ile ilgili sorularımızı yanıtladı.


– Türk şiirine, gerçekten kendine özgü bir giriş bu kitabınız. Peki, Türk şiiri dediğimiz toplamın sizi bir “hüsn-ü kabul”le karşılayacağını düşünüyor musunuz? Daha doğrusu Türk şiiri bugün sizi taşır mı ve siz de bu şiiri taşımak istiyor musunuz? Asıl soru ise şu: Bu karşılıklı “hoşgörü” ile edebiyatı ve dış gerçekliği değiştirmek mümkün olabilir mi?

ULUER AYDOĞDU – Türk şiiri ya da şiir, kendi anlam, değer ve kuralları olan bir organizma tıpkı sizin, benim ya da çiçekler ya da bir elöpen gibi. Öteden beri her yerde karşıma çıkan, görmezden gelemediğim ve giderek kanımın ısındığı ve zaman içinde uzun uzun sohbetlere giriştiğim birisi. İlk karşılaşmamız, yıllar yıllar önce T. S. Eliot’un, J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı adlı şiirinde “Cana kıymanın da, yaratmanın da zamanı gelecek“ dizesiyle oldu. İrkildiğimi anımsıyorum. İrkilmek ne ki, kurşun keskinliğindebu dize gelip alnımdan vurdu beni, abartmıyorum, oracığa yığılıp kaldım. Dize beynimde ilerlerken; keskinliğini, sıcaklığını, sivriliğini saplarken zihnime “yaladı köşesini bucağını” kalbimin. “Oyalandı bir süre” başka diyarlara inanayım diye kanat çırpan kalbimle. “Aldırmadı” beceriksizce çırpınışına koca bedenimin. Zamanı ve mekânı hızla geçip öylece, hülyalı atıldı genç dimağıma. Baktı, ayaklarını şiire sarkıtmış bir çocuktu sarstığı. Durmadı, cayır cayır aktı hücrelerime, “uyuyakaldı.” Sonra, zaman içinde şiire yakalandığımı anladım. Şiir kerimdir!

İşte bu Türk şiiri ya da şiir kişisinin refakatinde yeryüzünün ve evrenin oyuncularıyla, kendi içimdeki bir sürü ben vasıtasıyla giriştiğim alışverişten (mübadele) derlediklerimden başka bir şey değil yazdıklarım. Bunların varoluşun eşiğinde -Gaston Bachelard’dan yola çıkarak, şiir sanat falan değildir, şair varoluşun eşiğinde konuşur- konuşma olduğunu düşünüyorum. Esas varlığı “oluş” olan bir sürecim ben tıpkı diğer “şeyler” gibi ve kendimi durmadan daha büyük bütünlere açıyorum. Şiir, o bütünlerden biri, ancak ölüsevici de değilim; şimdi yeni bir durumsa, bu yeni durumun bilgisi, duygusu, şiiri, aklı yeni olmak zorunda. Hani deniyor ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye, ama eskinin bilgileriyle, duygularıyla hareket ediyorlar. Böylece yeni, dünyanın en eski durumu, yürürlüğe girmiyor. Ah, evet, dünya durmayarak duran bir şey, alın size devrimcilik! Yoksa bir ısıl ölüm yaşayacağını biliyor dünya da, kâinat da. Yani kendinde, kendi kendine, kendini var ettikçe var olan, var oldukça da var eden bir organizmanın bir parçası olarak buna karşı koymak mümkün değil, değişmezsem ölürüm. Bu yüzden başımızdaki en büyük belanın “süreksiz akıl” olduğunu düşünüyorum. Bir yere çakılmış ve “hareketsiz hareket ettirici” sanıyor kendini. İşte bu “süreksiz aklın” sürek avı sürüyor her yerde. Şiirde de. Oysa masallar her şeyi biliyor. Bu bilgi -tuhaf bir şekilde- kararsız kuantum dalgalanmalarının durumuyla örtüşüyor. Çünkü bu dalgalanmalar esnasında bir an görünüp sonra kaybolan parçacıklar ortaya çıkıyor, sanal parçacıklar.

Şiir: Uçbeylerin konuştuğu öncü dil

– Mevcut gerçekliği değiştirme iddianız ve hırsınız da var; şiirlerinizde hemen görüyoruz. Türkçe, işinizi kolaylaştırıyor mu veya işinizi zorlaştıran ne?

ULUER AYDOĞDU – Bütün mesele “olmak ya da olmamak” değil bana göre, ‘oluşmak ya da oluşamamak’. Akıştan başka bir şey değiliz. “Eğer görebilen gözler olsaydı uyuklayan bir kayalığın dans eden kaos olduğunu görürdü” diyor Nietzsche, buradayım, buradan hareketle, bir şeyler oluşuyoruz (Kû), tam olarak var olduğumu söyleyemem, kimse söyleyemez çünkü zarlar yuvarlanıyor, aksi takdirde hile yapmış oluruz. Benim gerçeklik anlayışım böyle, faz geçişleri, “dönüşüm itkisi”, solacağı halde açan çiçeklerin kahramanlığı, belirsizlikler, yüzde yüz bir sabahın ya da bütün diye bir şeyin olamayacağı, “aydınlık sandığımız bilincimizin belki de bulanıklık olabileceği” ve bu yüzden “matlaşmamızın gerektiği”, ölümün ters dönmüş doğum olduğu… Sonuçta hayat, bir ölüm-kalım süreci olmaktan daha çok “bir olanaklar alanı, seçim yapmaya”, oluşmaya, burada kalmamaya bir davet. Bir “açık yapıt”.

Böyle olunca “en büyük ölüm” diyebiliyor insan, çünkü başka doğum yok. Ya da doğum dışa ölmekse, ölüm içe doğmaktır.Dünyaya düşmek ise, ah, evet, ters dönmüş çıkmaktır ve insan hep eksiktir. Tamamlanmış ve eksik olmayan bir dünya arayışı da metafizik. Oysa “bütün gerçek olmayandır”. Şimdi buradaysak, bu, eksik oluşumuzdan, ama “olmak” kaygısı bizi gerçek olmayan bir şeyin peşine düşürmüş. Bu yüzden, oluşmaktan korktuğumuz için, büyüyemeyen çocuklar gibiyiz. Deleuze’e göre “insanların en korktuğu şey sele kapılmak”, yani varoluşa kapılmaktan korkuyoruz, oysa esas varlığımız o.

Sağlıklıyken bir’dir insan, bir bütün, ama gerçek olmayan. Ancak bu durum geçicidir. Bir olan, doğal olarak biricik ve eşiz olduğundan, kendini gerçekleştirmek de diyebileceğimiz bir sürecin mağlubu olarak bozunuma uğrayıp yavaş yavaş ve hızlıca bu bir/bütün olma, yani gerçek olmama halinden uzaklaşır. Sembolik olarak söyleyecek olursak cennet/altın çağ/çocukluk biter, dünyaya atılırız. Daha biraz önce o gerçek olmayan bütüne sessiz sedasız hizmet eden süreçler uyanmıştır artık. Bu uyanış, kopuş da diyebiliriz buna, dili zorunlu yapar. Bu bağlamda, dile getirmek, “ağrı” ve yolunda gitmeyen süreçler arasında bir ilişki olabileceğini düşünmüşümdür hep: Kainatın Ağrıyan Yeri İnsan! Kabaca “ağrı” diye kaydığını koyduğum dilin aynı zamanda da bir uyanıklığın, bütünden kopuşun örgütlediği bir öngörülemez süreç (emergent) olduğunu söylemek mümkün. Şiir, işte uyananlar arasındaki uçbeylerin kullandığı öncü bir dildir.

Örneğin Ece Ayhan, Türkçede müthiş bir ‘yabancılık’ icat etmiştir. Dil, hiçbir zaman homojen bir sahada hareket etmez. Kekeleyen bir şiir oluşmak, işte güç olan budur. “Tek dilde bile ikili olmamız gerekir, kendi dilimizde bile ergin olmayan bir dilimiz olmalı, kendi dilimizde azınlık bir dil yaratmalıyız. Çok dillilik, her biri kendi içinde bağdaşık (homojen) olan birçok sistemin sahip olduğu şey değildir; kaçış çizgisi veya değişim çizgisi bir sisteme bulaşır ve onun bağdaşık (homojen) olmasını önler.” İşte Cemal Süreya, San adlı şiirinde “Seni kucağıma alıyorum/Tarifsiz uzuyor bacakların” derken Türkçeden “bir başka dil çıkartır.” Proust’un dediği gibi “Güzel kitaplar yabancı dildeymiş gibi yazılmışlardır.” Hele bir uyanıp kalmaya görün, bir başka uçbeyi Nâzım’ın şiirlerinde Türkçe birdenbire ileriye sıçrar ve bu aynı zamanda da insanın geleceğe sıçramasıdır.

Hayaller gerçeklerden daha zengin

– Şiiriniz “yüzmeye hevesli şeyler olmasa suyun kaldırma kuvveti ne işe yarardı ki?” diye soruyor ve “doğru kuşlar yanlış uçmaz” diye de uyarıyor. Gerçekliğe şiirinizle müdahale ediyorsunuz. Bu sorularınıza ve müdahalenize nasıl yanıtlar aldınız?

ULUER AYDOĞDU – İçiçelikten söz ediyorum, yüzmeye hevesli şeyler olmasa suyun kaldırma kuvveti ne işe yarardı ki ya da et izin vermese bıçağın halini düşünsenize, nicedir, örneğin, küf mantarları da yer içer, ürer ve ölür, insan da, düşündüm de insan ile küf mantarları arasındaki mesafe öyle çok uzak değildir, aynı sahanlıktayız ve aynı kalıbı paylaşıyoruz işte, yüklendiklerimizin aynı oluşu öznelerimizi önemsiz yapıyor, bu yüzden korkma diyorum kendi kendime, biz bizeyiz. Ancak herkes için aynı anda ideal bir durumun olacağını hayal edenleri de küçümsüyorum, çünkü av için ideal olan durum avcı için, avcı için olan av için ideal değildir, ama Manuel De Landa’nın da söylediği gibi “avcılar ile avlar arasındaki evrimci silahlanma yarışı”ndan başka bir şey değildir yaşam. Braudel, bu doğrultuda, teknolojinin, uygarlıkların gelişmesinde savunma ve saldırı düşüncesinin ne kadar başat olduğunu bütün çıplaklığıyla gösterir. Diyeceğim, av, avcının ters dönmüş halidir ve bu ters dönmeler sürekli yaşanır, bir de bakmışınız bugün eğrelti otu olanlar sizi kesmeye gelmiş yarın. Bu nedenle şu ya da bu olamayacak kadar çok şeyi ifade ediyoruz. Yani, ben satranç tahtasında yalnızca bir fil, bir at ya da vezir, şah ya da piyon olamayacak kadar çok şeyim ve bu bağlamda durumlar yaratarak hareket eden bir go oyuncusu ve taşı olduğumu düşünüyorum.

Sonuçta, binlerce yıldır tehlikeli olduğunu bir türlü göremediğimiz “güvenlikte yaşama” dürtüsünün bizleri vasatlaştıran gramerini bozuma uğratan, yıldırımdan korkmayan çocukların pekiyi yürüyüşüdür yaşam. Bu farklı gramerde her şey; davranışlar, durumlar, anlam, değer ve kurallar, sözcükler… ucu açık, dağıtıcı termodinamik unsurlar olarak vardır. “Sayısız yüzü olan sayısız zarın” birbirleriyle çarpışmaları sonucunda beliren örüntüler, yapılanma ve oluşumlar mantıksız ya da ayakları yeryüzüne basmıyor gibi görünebilir, ama hayaller gerçeklerden daha zengindir. Bir kaçış çizgisi yapmaktan söz ediyorum; burada kalmamaktan… Zaten burada kalmamaya çağrılıyız hepimiz. Aha işte kalbimizde bekliyor uzay gemilerimiz.