Yeryüzü Yeniği

Bir gün geldim ve söyledim şans ya da kader denen şeyin cömert
bağrından. Varoluşun aç ve cesur sesiyle: Ben Hiperborea’lıyım,
hayatın ağrıyan yeridir hallerim. Evim basit bir kabuk, gönlüm şu
dalgalanan deniz, orman ahlakım. Her nefeste içime çekip kâinatı
her nefeste geri veririm. Kendi kendime kendimi solur, kendi
kendime kendimi var ederim. Şimdi, burada gürleşen kalp
ormanında geçer günlerim, aşk boylarında, kavga tarlasında.
Oluşmaktan başka bir şey bilmem. Bana “aferin” der mi Turgut
Uyar acaba, göğe en iyi ben bakarım. Karınca sözüdür, herkes
göğe bakarsa o sene çok olurmuş aşk ve zerdali. Hayatın bir
bildiği olmalı, benim bildiğim matematiği olmayan bir
matematiktir hayat. Böyle iyi, böyle çok iyi, kertenkele kralım
ben lemurların arasında, çiçekler tanrıdan daha gerçek.

http://denizsuyukasesi.blogcu.com/dogru-kuslar-yanlis-ucmaz/14113233

Hiçbir yerde oturuyorum

Ben çok uzak bir gelecekte oturuyorum, atların
yürüyüşünde, ey sevgili ben senin geleceğinde
oturuyorum. Kuşlarda, güllerde, akşamlarda,
pervaza dayanmış bir dirseğin burkuluşunda oturuyorum.

Kaya’da ve su’da. Ağaçların kabuklarında.
Dinozorlar kuşlara doğru bükülür, orada. Bir anıdaki kırıklıkta,
bir kadındaki kuşkuda oturuyorum. Çok ileride.
İlerinin de ilerisinde oturuyorum. Size göre geride.

Hemen şuracıkta, gölgede. Kendimde oturuyorum.
Az kaldı bir ölümde oturuyorum. Biliyorum, ey sorgucular
epey gitmek gerek, ötelerde oturuyorum. Öteleri geçer geçmez
mutlak sessizlikte oturuyorum. Bir yalnızlıkta, bir dönemeçte.

Şu çölü aştık mı görünür, bir şenlikte oturuyorum.
Sola doğru bakın, duydunuz mu şu eski türküyü:
Mavi yazma bağlama anam, mavi yazma tez solar,
da oturuyorum. Az daha gidin, karşınıza kallavi bir güneş

çıkacak, da oturuyorum. Hayal edin, neredeyse
görünür deniz, de oturuyorum. Bağırıyorum,
çağırıyorum, çarpışıyoruz birbirimizle. Orda oturuyorum:
Ah, iç tenim: Ben hiçbir yerde oturuyorum, her yerde.

***

20190413_144312

Bir bilinç gezintisi: Çıkış için*

-İçindeymişim meğerse içimde olanın-

Kendini evden çıkardı
ne el sallayan oldu ne su döken
katlayıp itinayla evi
sokaktan çıkardı
sokağı omuzlayıp mahalleden
uyuyordu mahalleli
mahalleyi bir güzel bohçalayıp şehirden çıkardı
kimsenin ruhu duymadı
şehri alıp
sanki çıkarılması yasak bir şeymiş gibi
ülkeden çıkardı gizlice
ülke bir iki tıngırdadı
bir iki sağa sola oynadı
ülkeyi dünyadan çıkardı bir güzel
ağzının kenarına bir ıslık yerleştirdi gelişigüzel
dünyayı, hop, kâinattan çıkardı
durdu bir süre
çıkar çıkar bitmiyordu
içine kendisinden koymuştu namussuz
kâinatı alıp kendinden çıkardı
kayboldu öylece
ah etmeden vah demeden
ve ben ardından bakıp
gülümsedim.

*Jacques Prevert’in Sabah Kahvaltısı’nda bulunmasaydım bu
şiiri yazamazdım.

***

Ot hızlıdır
-Ters dönmüş zirvedir çukur-

Denizimi kalbimden çıkardım
oldum bir dehliz gıdım gıdım
imgeveleyip durun siz
bataktan çıkardım kalbimi
ben kaç tım.

Uzayımı yanımda taşırım
ben giderim o gider
cevahirimde bir solucan deliği
aramam bulurum seni
ben kaç tım.

Uçlarım çıplak, uçlarım kaçak, uçlarım deli
bir ot oluştum, yorum yok
ellerinizden öptüm, yorum yok
iyi günler ruhi bey, nasılsınız
ben kaç tım.

Bir kertenkele gibi tım tım
ovaladım sihirli lambasını Uluer’in
cini oldum, ini
verdim ülkeme
ölümüm cebimde
ölümüm bedava
hediyem.

N’aber yavrum
ben
kaç
tım.

***

Ölügeçmişim


seken bir kurşunum babamın sıktığı
ne yapayım buradayım.

Kuşlar var, iyi ki, inanalım diye başka diyarlara, nehirler akar hiç bıkmadan, rastlaşır ve severiz birbirimizi, zamanın aktığı istikamette milyonuncu kez karşılayıp hayatı, uğurlarız milyonuncu kez.  

Kuş gibi kanat çırpıyor, kuş gibi şakıyor, kuş gibi yerinde duramıyor, yani kuş gibi davranıyorsa hayattır o. Ve kuş gibi doğup kuş gibi yaşayan kadınlar büyütür insanı orta yerinden.

Diyaloglar, hakiki diyaloglardan söz ediyorum tabii, şaşırtıcı ve ölümcül sıçramalara gebedir. Marx’dan hareketle söylüyorum bunu, aferin ona.
“Ölümcül sıçramalar; aynı, ortak anlam, değer ve kurallar dizinini paylaşmayanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan, yani aralarındaki mübadeleden doğar ” diyordu; geleceğe, şiire, aşka alamet bir açıklığı koymuştur önüme, hürmetler. Tabii, bütün hisseden ve hissetmeyen varlıklara, onların yapım ve tamir işinde çalışan kuarklara, atomlara, moleküllere de sevgiler, mis kokulu çiçekler, şiirler.

Odin, Mars ve Zeliş, Köri, Lily, Ozi, aha işte çocuklarımız. Ozi, on beş yaşında dişi bir kedi. Tabii kedi dediğime bakmayın, bencileyin birisi. Diğerleri de köpek etiketini kaldırarak söylersem başka birer ben…

İki kumrumuz var bir de, dostlarımız.

Çilliplopom Diyarı dedik biz buraya. Can veren ad verir, kadim bir yasadır. O diyarda Mutlubaharlarevi’nde yaşıyoruz canım refikam Hülya Özel’le birlikte:

Yedi Nisan İki Bin Bir’de
aşkın köründe uyanıp
rüzgarlar kralı Aeolus’un refakatinde
iki meleğin uçurduğu bir otobüsle
uzay-zamanda bütün gece yol aldıktan sonra
İzmir’e gelişini hatırlıyorsun.
 
Körfezde yabancı bir dilde yazılmış gibi uçuyordu kuşlar.

Çilliplopom Diyarı nedir diye soracak olursanız, hemen söyleyeyim, buyrun:

Bir keresinde
köprünün birinin
çilliplopom,  çilliplopom diye seslendiğini hatırlıyorsun sana
çilliplopom, büyük deden Tahsin Ağa’nın gravotu dediği gravite ile
bir yörüngeden başka bir yörüngeye bükülmek demekti
meşk halinden Mecnun’a doğru faz değiştiriyordun mesela
yaprağın dalından ayrılış vaktiydi bir çalımla
başkalarına karşılayamayacağı toplar atmadın hiç
oyun sürsün istiyordun çünkü
değilse yapayalnızdın, bir anlamı yoktu mavinin
değilse nefes alıp verir gibi ping-pong oynayamazdı Çinliler
belki de en çok buydu çilliplopom
bütün sorulara verilebilecek yegane cevap
biz kimiz, çilliplopom
hayatın anlamı ne, çilliplopom
niye hiçbir şey yok da bir şey var, çilliplopom.

Bu yüzden “olumlama ve değilleme” yapmadan konuşacağım, konuşacağım, konuşacağım. Tam buraya bir parantez açabilir miyim? [“Olumlama” ve “Değilleme” yapmadan konuşmak Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in  (Collège de France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun!”]  Bu yüzden, mesela “aşk,  şudur” dersem aldırmayın, “bu, aşk değil dersem” boş verin. Aha işte aldı bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there.
 
Ah canım benim ya, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı bunları sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi:
 
İnsanların sözleri beni de çok korkutuyor adamım
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son.

Günlük

(1987-2019)

27 Haziran 2019, Perşembe

Kumrularımız. Ne olsun isimleri? Ma ve Kû… Çok güzeller. Ekmek doğradım az önce. Yediler ve çiftleşme ritüelleri…

Alt katta ise Köri ve Odin var. Sereserpe yatıyorlar. Dışarısı, bahçe yanıyor. Zeliş, yer kazmış kendine, patileri havada… Mars, ise ön bahçede. Orası serin, bayağı esiyor. Zaman zaman sigara içmeye çıkıyorum.

Ozi (kedimiz) ise orta katta, cereyanın olduğu yerde, tuvaletin girişinde. Lily, burada değil. Geçen gün güneş çarptı. Tolga’larda.

24 Haziran 2019, Pazartesi

Hayır, olumlama ya da değilleme yapmadan konuşmak istiyorum.

Hayır, doğada her parçacığın bir antimaddesi var.

23 Haziran 2019, Pazar

Denge ve uzak denge, düzen ve kaos, doğum ve batım, dirim ve ölüm arasındaki denge baş döndürücü.

Balance which between order and chaos, birth and sunset, life and death is dizzy.

22 Haziran 2019

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Gerilir de gerilir dünya, sonra o yaya bir ok olarak yerleşip ileriye fırlar. Tipik bir tırtıl hareketidir bu. Belki de tırtılın tekidir kâinat. Ok-yay düzeneği.

17 Haziran 2019

Hayır, dünyayı yaşantılayacak şeyler, nesneler, bedenler olmasaydı dünya olmazdı

Hayır, Big Bang (Büyük Patlama), uzay-zamanı karşı konulmaz kılan enerjinin, gerilimin büyük bir tazyikle boşalması, yayılıp dağılmasıdır.

Hayır, denge, uzak dengeye bükülmeseydi hiçbir şey olmazdı.

Hayır, birbirinin annesidir uyku ile uyanıklık iki doğurgan rahim.

Hayır, yüzde yüz yani mutlak olmayan iki uğrak yeridir düzen ile kaos.

23 Mayıs 2019

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok

Ben kimim? Yanlış soru. Ben neyim? Aha işte, doğru soru bu. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, tattığım şeylerim ben, bütün bu şeylerin toplamı bir dünyayım. Fiziksel dünyanın bir parçası, onunla çevrili. Videodaki kumrular gibi fiziksel bir beden, bir nesne, bir şey.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok. Diğer şeyler, nesneler, bedenler gibi dünya hakkında bir dünya, dünyanın dibine düşmüş bir not ya da ana metin dünyaya açılmış bir parantez…

Karşılaştığım, koklaşıp öpüştüğüm, dokunduğum, yaslandığım, sırtımı dayadığım, üzerine bastığım, üzerimde gezinen, kavga ettiğim, dinleyip keyif aldığım, alıştığım ama olmayınca deli gibi özlediğim şeylerin toplamıyım. Diğer bir deyişle bir dolu ben var bende, benden dışarı… Bunun ötesinde, berisinde bir şey yok. Varsa hayali ve kurgusaldır. Yanılsamadan, illüzyondan söz ediyorum. Tamam, yanılsama gerçektir, ama adı üstünde yanılsamadır.

Kapılmış gidiyorum varoluşumun bahtına. Azgın akıntıda görece olarak daha düzenli, daha dengeli bir şeyim. Kaosun içinde daha az kaotik bir nesne, bir beden. Bütün şeyler, bütün nesneler, bütün bedenler, dünya dahil, gezegenler, yıldızlar, gökadaları dahil, akıntının pıhtılaşmış hallerinden başka bir şey değil. Belirip belirip kaybolan, kaybolup kaybolup beliren kabarcıklar, öbekleşmeler, toplamlar. Örneğin taşlar, kayalar ya da dağlar, daha düzenli ve dengede şeyler oldukları için, daha uzun ömürlüler, ama Nietzsche’nin de dediği gibi “eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı, uyuklayan bir kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdük”.

Öyleyse, dengenin ya da düzenin mutlak olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yüzde yüz bir düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı. Şimdi, şu an bunu okuyor olmazdınız. Ben de bunları yazamazdım zaten. Başka bir söyleyişle etrafımızda gördüğünüz her şey uzak dengenin ürünü. Peki ve güzel. Demek ki bir zamanlar bir denge, bir düzen vardı. Öyleyse denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, kış ve bahar varoluş sahanlığında doğurgan birer rahim olan uğrak yerlerinden başka bir şey değil. Birbirinin anaları!

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Sonra küçük bir Big Bang (Büyük Patlama). Olan tam da budur baharda. Biriken enerji öyle bir tazyikle boşalır ki patlamaya benzer, oysa patlayan bir şey yoktur, yalnızca biriken enerji, gerginlik boşalıp yayılıyor, dağılıyordur. Bana ne diyemezsiniz. Tam da bu yüzden “Nisan, ayların en zalimidir”. Aferin T. S. Eliot’a. Tabii büyülü bir şey bu, ölünün dirilişi, uyanış, ayağa kalkmak… Big Bang (Büyük Patlama)’da zaten budur. O ilk anlardaki tazyikten dolayı patlama denmiştir. Nitekim 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “Big Bang (Büyük Patlama), termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır”, başlangıç ya da tekillik ya da uzay-zaman eşsizliği (singularity) değil.

19 Mayıs 2019

Bir dolu şey, bir dolu nesne, bir dolu ben var bende, benden dışarı

Dünyanın içinde bir dünya. Tıpkı kıvrımın içindeki kıvrımlardan biri gibi bir alt dünya. Benim dünyam. Bana ait, bana özel, benim seçtiğim, başka alt dünyalarla oluşturduğum, yani yapıp ettiğim ama eni sonu dünya hakkında bir dünya. Tabii, referans aldığım üst dünya da daha büyük, daha karışık bir dünyanın alt dünyası olabilir.

Fraktal yapılanmalar üzerine teoriler geliştirmiş Amerikalı bilim insanı ve matematikçi Benoît B. Mandelbrot, Jonathan Swift’ten şu alıntıyı yapmayı çok seviyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”

11 Mayıs 2019 Cumartesi


Pek hicâzkar, pek mahir bir kuştur cesaret

Uzak denge ürünü olmana rağmen, öyledir; şimdi, şu an etrafında gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin içtiğin her şey uzak denge ürünüdür, denge ve düzen peşindeysen, takılıp kaldıysan bir yere, bir duyguya, bir düşünceye uyukluyorsun demektir, ölüsün. Biyolojide denge ölüm demektir, çünkü.

Ancak, şimdi, burada uzak dengede olmak geçmişte, bir zamanlar da dengede olmak anlamına geliyor. Yani hep böyle değildi. Aha işte Big Bang (Büyük Patlama) denilen şey bu denge halinin, yani biriken enerjinin ilk anlarda dehşet bir tazyikle boşalması (Bunu pekala bir patlamaya benzetebiliriz. Zaten bu nedenle Büyük Patlama deniyor ve ortada patlayan bir şey yok), sonra da giderek daha az bir hızla yayılıp dağılmasıdır. ‘Genişleyen evren teorisi’ budur.

Big Bang, bir başlangıç, tekillik, uzay-zaman eşsizliği olmayıp 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır.” Eğer öyleyse, bu yayılıp dağılmanın yorulacağını, nihayetinde sona ereceğini söylemek mümkün ama Big Bang, nasıl bir başlangıç değilse, öyleyse, bu sona erme de bir son olmayacaktır. (Hatta, belki böyle nice görece başlangıç ve sonlar olmuştur.) Denge ya da düzen, olsa olsa mola yeri, uyku hali, enerji, güç biriktirme, ok olup ileri fırlamak için yay olup gerilme uğrağıdır. Bu doğrultuda; denge ve uzak denge ya da düzen ve kaos ya da kış ve bahar ya da çocukluk ve yetişkinlik birbirinin annesidir, demek mümkün. Doğurgan birer rahim ya da. Ancak mutlak, yani yüzde yüz bir düzen ya da kaos değil de iç içe bir uyku ve uyanıklık söz konusu. Hatta ikilikleri; tek, biricik ve eşsiz bir şeyin, self-organization (kendi kendini düzenleme, yaratma)’sını sağlayan itici bir motorun olmazsa olmaz unsurları olarak ele alabiliriz. Bir çeşit ok-yay düzeneği ya da tipik bir tırtıl hareketi… İlerlemeyi karşı konulmaz kılan bir gerilip yaylanma ve o yaya bir ok gibi yerleşip ileriye, ileriye doğru fırlama…

Tabii, uzak denge ürünüysen ölü gibi davranamazsın, ölü taklidi yapmak olur bu olsa olsa, sinmek, görece olarak daha az hareket eden bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sabit bir düzenin arkasına saklanmak ya da hayali ve kurgusal bir hikayeye kendini sabitlemek, orada sana dokunmasın diye yılan sessizce durmak. Varlığını bağladığın kazık, yani o nesnel, fiziksel, somut olmayan şey/lerin kendine, varlığına, yani mevcudiyetine attığın sağlam bir/er kazık olduğunu söylüyorum ben. Kısacası, özetle varoluştan, akıştan korkmaktan söz ediyorum. Aha işte, “İnsanların en korktuğu şeyin sele kapılmak” olduğunu söylüyor Deleuze.

Var’ken, Mevcut’ken, Hazır’ken zihnen başka bir yerde olmak, Var’ın, Mevcut’un, Hazır’ın üzerini örtmek, Var Olmanın harika, olağanüstü ağırlığını, sorumluluğunu taşımak yerine “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ne iltica etmek küfür değildir de nedir! Yalçın Küçük, “Küfür Romanları”nda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni baş sıraya koyar. John Zerzan ise “mevcudiyetten sürgünlük” der bu duruma. Görülebilen, işitilebilen, dokunulabilir, kokusunu alabildiğin, yenilir içilir fiziksel, somut gerçekliği öteleyip yerine hayali ve kurgusal bir gerçekliği yerleştirmek, buna inanmak hedefi ıskalamaktan, yani yegane, tek günahtan söz ediyorum.

Kurgusal, kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir zihinselliğin (Zihindar’ın) sahneye, bilince kakaladığı hayali ve kurgusal şey(ler), Hükümdar(lar) Var’ı, Mevcut’u, Hazır’ı hapsedip devreden çıkarmış, aha işte binlerce yıldır olan budur. Var’ken yok olmak demek bu. Yukarıda söz ettik “mevcudiyetten sürgünlük”, atıl kalmak, zihinsel gerçekliğin kibriyle, zorbalığıyla, cehaletiyle Var’ı ezip geçmek, yok etmek, bu yolda ölüp öldürmek… Hükümdar (Kral) çıplak değil, sahte! Hükümdar, bir yanılsama, illüzyon. Var, Mevcut, Hazır hapsolmuş yerine sahnede, perdede, bilinçte hayali ve kurgusal bir şey dolaşıyor. Zaten bütün sorun da tam burada üzerimize sıçrıyor: Nesnel, fiziksel, somut gerçekliğe uymayan, somut olanla bir alakası olmayan zihinsel yapılanmamız.

Sayıklama ve masallarla, mit ve hikayelerle, birtakım hayali anlam, değer ve kurallarla doldurulmuş zihinlerin sahneye itelediği Hükümdarlar aracılığıyla yapıp ettiği dünya, bilimsel ilerlemeyi kısmen dışarıda bırakırsak, diyaloğu, dolayısıyla da herhangi bir sıçrama olanağı
olmayan bir monologdan başka bir şey değil. Bu asıl olarak şu anlama geliyor: İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiğinden ve sistemin toplam enerji seviyesi sabit kaldığından sıçrama yapabileceği kritik seviyeye gelemiyor. Tam da bu yüzden katı, sert gerçeklik bırakın buharlaşmayı giderek daha da kibirli, zorba ve cahil bir hale doğru gelişip katılaşıyor.

Evcil / esir düşmektense yok olmayı göze alan Neandertaller’dir benim atalarım.

21 Nisan 2019, Pazar

Gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin, içtiğin şeylersin. Onlardan ayrı, onlardan bağımsız bir varlığın yok! Hepsiyle bir ve aynısın. Kibrini, buyurganlık ve zorbalığını, cehaletini, yani parantezi, yani yamuk bakışını kaldırıp bakarsan olduğu gibidir dünya: Tek, biricik ve eşsiz bir ‘ben’…

9 Mayıs 2019, Perşembe

Hissiyattan sual olunmaz

Hiçbir şey deneyimden, yani yaşantıdan, yani hissiyattan daha gerçek olamaz. Bedenim dediğim şey, o nesne beş duyu vasıtasıyla deneyimi, yani yaşantıyı, yani hissiyatı mümkün kılan bir yapı parçacığından başka bir şey değil. Aha işte yapıp ettikçe yapılıp edilen, yapılıp edildikçe yapıp eden bu yapı parçacığının mümkün kıldığı deneyimim ben, yaşantıyım, hissiyat… O, rakkase, ben onun mümkün kıldığı raks.

Kocaeli Üniversitesi, Türk Toplumuna Özgü Covid- 19 Tüm Genom Dizi Analizi İlk Sonuçları

Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalında, SARS-CoV- 2 (Covid-19) ilk tüm genom verileri elde edilmiştir. Bu ilk veriler, tanı kitleriyle yakalanan pozitif olgu numunelerinden çalışılmış ve dört hastadan elde edilen diziler, Çin’de tanımlanan ilk referans genomuyla karşılaştırılmış ve bu karşılaştırmalar üç kıtadan gelen verilerle sürdürülmüştür.

İlk sonuçlar, virüsün yapısında, daha olumlu veya daha olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir değişiklik olmadığı yönündedir. Dolayısıyla bulaşmaya yönelik tedbirlerin hassasiyetle uygulanmaya devam edilmesi gerekir. Bu nedenle, çalışma sonlanmadan önce, ilk sonuçların sağlık otoriteleriyle paylaşılması zorunluluğu hissedilmiştir.
Türk toplumuna özgü virüste toplam ikiyüzaltmışbir gen değişikliği (varyasyon) saptanmıştır. Bu varyasyonların kırkbir tanesi tüm hastalarımızda ortak olarak izlenmektedir. Literatürde, tüm bu varyantlar içerisinde özellikle 23403A>G varyantının corona enfeksiyonlarının yaklaşık 1/4 ünde görüldüğü, virusun bulaş yeteneğini yükselttiği ve ağır bir klinik seyir oluşturduğu bildirilmektedir. Bizim de hastalarımızın 1/4 ünde bu varyant izlenmektedir.

Devam eden yeni analizlerle, bir ay içinde daha derin sonuçlara ulaşılacaktır. Bu sonuçların başka merkezlerde de çoğalması, Türk toplumuna özgü tanı- tedavi- aşı yaklaşımları için önemlidir.

Prof.Dr. Hakan SAVLI
Tıp Fakültesi, Dahili Tıp Bilimleri
Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Başkanı
Umuttepe Kampüsü – Kocaeli Üniversitesi
Tel : 90 (532) 660 96 68

Not: Hakan Savlı, aynı zamanda da 2019 Yunus Nadi Şiir Ödülü‘nü Kırgın Karnaval dosyasıyla kazanan usta bir şair.

Kırgın Karnaval, Hakan Savlı, YKY, İstanbul, 2020.

https://www.neokur.com/isim/20210/hakan-savli

Hülyalı Kırlangıç Uşakları Sokağı

http://www.aksisanat.com/2020/05/31/hulyali-kirlangic-usaklari-sokagi/

Buyurun bir de buradan göğe bakalım

flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden

hepimiz birden mutlu olabiliriz.

Üvercinka’da (67. sayısı, Mayıs 2020)  yayımlanmıştır.

Mutlubaharlarevi, İzmir, Mayıs 2020

-Son anda, ölürken, bana şartsız, biçimsiz ve zamansız bakışını gördüm

ve aklımı kaçırdım, varoluş güzeli Asmin için-

Buyurun bir de buradan göğe bakalım

flamingoların, yavaş yavaş ama birlikte havalandığı yerden

hepimiz birden mutlu olabiliriz.

Asmin, bir süre birlikte yaşadığımız bir köpek. ‘Köpek’ diyorum ama kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir şey bu. Kendini, dünyayı bilmezlik… Eşik cini (Birçok eşik cinim var benim. Eşik cinleri, ‘olasılıkçı sıçrama noktaları’nda, o yalnız ve devrimci anlarda, insanın kulağına şiir şeyler, gelecek şeyler, cesur şeyler fısıldarlar) olduğundan emin olduğum Rilke, I’m so afraid of peoples’s words. / They say everything so clearly: / And this is called dog, and that is called house, / And here is the beginning and the end is there, diye sitem eder. Ah, adamım benim, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama: İnsanların sözleri beni çok korkutuyor / Her şey o kadar açık ve net ki onlar için: / Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar, /İşte burası başlangıç, şurası da son.

Dil, iletişimden daha çok kendi kendimize ‘insanbiçimsel’ gerçekliğimizi dayatmak, bu şudur, şu budur diye buyurmaktır. Monologdan söz ediyorum. İçeriden ve dışarıdan enerji akışlarının olmadığı kapalı bir kaptan. Bir gerçekliğin, sanki dışarlıklı bir efendi, bir otorite gibi hem kendi kendine hem de diğer gerçekliklere zulmü, zorbalığı değildir de nedir bu!  Oysa bütün gerçekliklerle birlikte aynı dünyanın mahsulü ve tohumlarıyız aynı evrenin mahsulü ve tohumu. Yegâne ortak paydamız bu. Bunun dışındaki her şeyin (ideolojilerin, dinlerin, mitlerin) bölüp ayırdığını söylüyorum.

Gérard de Nerval, yatırıldığı hastaneden Alexandre Dumas’ın karısına yazdığı mektupların birinde “Hastayım dedirtinceye kadar insan içine salmadılar beni, gururumla oynadılar, yalan söylettiler. Bir zamanlar büyücüler ve münkirlere yapıldığı gibi, kabul et, kabul et diye haykırıyorlardı başımda. Doktorlar teslim aldı beni sonunda, tıp sözlüğünde sözü geçen Théomanie ya da Démonomanie gibi hastalıklar yüklediler üstüme”, diye onları şikâyet eder. Doktoru Blanche tarafından ruhunun çalındığını düşünür çünkü.

Hele hele, Jules Janin, bilen, hatırlayan var mı, iyice çıldırtmış olmalı Nerval’i, Gerard’ın Ruhuna Yazıt diye bir makale yazarak hayattayken diri diri gömer. Bütün bunlardan dolayı mıdır, bilmiyorum ama Nerval’in, Paris sokaklarında bir ıstakozu tasmayla dolaştırdığı söylenir. Nerval, bana göre, kendini harıl harıl kaynayan kazana / dünyaya diri diri atılmış bir ıstakoz gibi hissediyordu. O ıstakozun çığlıklarıdır şiirleri.

Ölümün Sütü adlı makalesinde, Sarkis’in, 2005 yılında Villejuif’teki atölyesinde çektiği 3 dakika 26 saniye süren video film, au commencement, l’apparition[1] (başlangıçta beliriş)’dan söz eden Georges Dıdı-Huberman, “Önce sadece bir küvetin dibini görüyoruz”, der: “Görüntü yok henüz: bekleyiş”.

“Haznenin dibine hafif eğik, kalın, kocaman, kırmızı bir K çizilmiş -kalın fırçayla, lak pigmentle.” Sonra, “sağdan, ekranın üst köşesinden süt dökülmeye başlar ve ince ince, durmadan akar”. Aktıkça “… bir derinlik yaratıyor. Bu derinlikte dibinde süte gömülüp yitmiş kırmızı harfi bir kez daha ortaya çıkaran küçük bir girdap” oluşuyor.” Ve “Birkaç kabarcık beliriyor, sonrasında beyazlığın içinde kayboluyorlar. Her şey sakinleşiyor.” O kabarcıklara ne kadar benziyor bütün hayatlar, öyle değil mi!

Vitae nomen quidem est vita, opus autem mors.[2] Hayat, hayat ismiyle anılır, ama gerçekte ölümdür. Ya da işlevi ölüm olan bir süreçtir. Aha işte, dağlar aşınıyor. Öyledir, katı, sert, hareketsiz gibi görünen şeyler de akıştır. Akış, bu görece daha düzenli ve dengede öbekleşmelerin, imparatorlukların, inanç ya da dogmaların, düşünce sistemlerinin etrafından dolaşır, ama için için, dışın dışın, alttan alta, üstten üste bunları oyar, parçalar, ufalar. Aslına, akışa döndürülmek aha işte budur.

Akıştan başka bir varlığım, varlığımdan başka bir akış yok.

Sağlam kazık diye bağlandığımız anlam, değer ve kuralların, ideallerin, hayallerin, inançların, mitlerin kendi kendimize attığımız sağlam kazıklar olduğunu mu söylüyorum, evet. Dahası, yapılıp edildiğimiz gerçekliği, neyse o, sefaleti, zulmü, adaletsizliği, zorbalığı, buyurganlığı, kibri, cehaleti uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp eden biziz. Yani yargıladığımız, kıyaslamalar yaptığımız, kendimize yontup kendimize göre düzenlemeye, bahaneler üretip haklı çıkmaya çalıştığımız gerçekliğe dahiliz. Sen adil olasın ki adalet kanlanıp canlansın, dolaşmaya başlasın aramızda.

Dünyayı gözlemliyorum. Bir gözlemci olarak gözlemlediğim dünyayı (başka bir gerçeklik) gözlemleyen bir gerçekliğim var. Oysa ayrılmaz bir bütündür gözlemci ile gözlemlediği şey. Örneğin, dünyadan ayrı, farklı bir varlığım, varlığımdan ayrı, farklı bir dünya yok. Dünya hakkında bir dünyayım. Dünya hakkında birer dünya olan şeyler, nesneler, bedenlerle birlikte. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi, işte, bu tek parça bütüne, tek parça çoğulluğa ne kadar dahil olduğumu ölçen bir ilke. Hepimiz, diriyken de ölüyken de dünyaya gömülüyüz. Dünyaya katıldım bir kere. Dünya bana katıldı.

“Birdenbire, ince bir gölge, ardından da bir insan parmağı beliriyor. Demek ki sanatçı oradaydı, işin içinde. İşte bedeni. Parmak, usulca kararlı olduğu kadar hassas bir istençle, sütün “üstüne” değil de daha çok sütün “içine” konuyor.” Bir içkinlik kuvveti? Kendi kendine, kendini var edip var ettikçe kendi kendine var olan (self-organization) bir şey, bir nesne, bir beden… Asla dışarıda değildir sanatçı. Daha doğrusu dışarı ya da dışarısı yoktur zaten. Bu işte bir şairanelik, bu şairanelikte bir iş yok mu, var!

Hayatın topuzunu yiyince insan dünyaya gelmemiş olmayı nasıl da istiyor: Optima sors homini natum non esse, nec unquam / Adispexisse diem, flammiferumque jubar ./ Altera jam genitum demitti protinus Orco, / Et pressum mutla mergere, corpus humo[3]: İnsan için hiç doğmamış olmak, güneşin kavurucu ışığını hiç görmemiş olmak en iyisi olurdu, ama eğer doğmuşsa olabildiğince çabuk Hades’in kapılarına koşturmalı ve orada yerin altında huzur bulmalı.

Molloy’[4]un dediği gibi bütün diye bir şey yok, ya da ancak her şey sona erdikten sonra var. Belki de bütün diye bir şey var, ya da ancak her şey başlamadan önce yok.

Mühendis, makine, mekanik… Bu üç sözcüğün benzer anlamlarının olduğunu söyleyen Prigogine[5] ve Stengers’e bir selam çakıp biraz eşelenelim burada: “Bu sözcükler bir rasyonel bilgiyi değil, bir tür kurnazlığı ve çıkarcılığı ima ederler. Doğal süreçleri öğrenmekteki amaç, onları daha verimli kullanmak değil, doğayı aldatmak, onu kendine karşı mekanize etmekti, yani eşyaya “doğal düzenin”in dışında birtakım işler yaptırmak ve ürünler verdirmektir.” Buradayım.

Aha işte Johnny Rotten (Sex Pistols’un solisti), “No future, no future”, Gelecek yok, gelecek yok diye çığlık atıyor. Çığlık deyince aklıma hemen Edward Munch ve Çığlık adlı resmi nasıl yaptığını anlatan şiiri geliyor: Bir akşam / Kristiania yakınlarında / tepelik bir patikada yürüyordum – / iki dostumla birlikte. Hayatın ruhumu / yarıp içine aktığı bir vakitti. / Güneş batmaktaydı – ufukta / alevlere gömülmüştü. / Cehennemin yüzeyini kesip geçen / kanlı bir ateş kılıcı gibiydi. / Gökyüzü sanki kana bulanmıştı / – alev dilimleriyle kat kat kesilmişti – tepeler laciverde bürünmüş / fiyort – soğuk mavi, sarı ve kırmızı renklerle / lime lime olmuştu / Patikada ve ahşap çitin üzerinde – patlayan / kan kırmızısı / – dostlarım gözlerimi kamaştıran sarı – beyaz / lekelere dönüştüler – / – çok şiddetli bir çığlık / hissettim – ve duydum, / evet, çok şiddetli / bir çığlık doğanın çizgilerini – doğadaki renkleri – kırıverdi / – çizgiler ve renkler devinim içinde titreştiler – / – hayatın bu dalgalanmaları yalnızca gözlerimi değil / kulaklarımı da dalgalandırdı – / demem o ki, gerçek bir çığlık duydum – / sonrasında da Çığlık resmini yaptım.

Ortalığa dökülüyor sonra kaybolup gidiyoruz. “Yaşama Uğraşı”mız, “Tabutta Röveşata” değil de ne! Derviş Zaim, mavi ışık göndermiş. Aldım kalbimin üzerine iliştirdim.

Aldı eşik cinlerimden Henry Miller, kunt bir sesle ünledi: “Beni dünyadan ayıran büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum, tekrar balık olabilmek.[6]”  

Aldı Schopenhauer: Hayat, maliyetini karşılamayan bir iş. Hele hele varoluştan kaçarken yakalandığın bir girdapta / ağda / tuzakta (bir düşüncede, bir inançta, bir hayalde, bir hikâyede) dönüp, çırpınıp, debelenip duruyorsan.

Şartlar, biçimler, zaman değişir: “Yahu bu da geçer”. Geriye daima boş sahne, beyaz perde, şartsız bilinç kalır.


[1] https://vimeo.com/70322987  Sarkis, Au commencent, l’apparition, 2005.

[2] Herakleitos.

[3] Theognis.

[4] Samuel Beckett üçleme kitaplarından ilki. İkincisi, Malone Ölüyor, üçüncüsü ise Adlandırılamayan’dır.

[5] Kaostan Düzene / İnsanın tabiatla yeni diyaloğu, Ilya Prigogine / Isabelle Stengers, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998.

[6] Sexus.

Görmek, en kallavi eylemdir

Kendini dünyadan ayrı, farklı ve bağımsız bir varlık olarak görüyorsan, “görmek yapmaktır”, birbirlerinden ayrı, farklı ve bağımsız şeylerin, nesnelerin, bedenlerin olduğu bir dünyayı yapıp ediyorsundur. Yapıp ettikçe yapılıp edildiğin. Oysa gören ile görülen ayrılmazcasına bir bütündür. Benden ayrı, farklı ve bağımsız bir dünya; dünyadan ayrı, farklı ve bağımsız bir ben yok. Dünya hakkında bir dünyayım; dünya, güneş sistemi hakkında bir sistem; güneş sistemi de Samanyolu Gökadası hakkında bir ada.

Var olmak, yapılıp edildiğin gerçekliği yapıp ettiğini fark edip kabullenmektir. Var olan neyse, o gerçekliği olduğu gibi tek parça bir bütün olarak fark etmekten, kabullenmekten söz ediyorum. Değilse var ama yok, yok ama var bir düzlemdesindir. Varsın, ama yapılıp edildiğin gerçekliği yapıp ettiğinin farkında olmadığın için yoksun. Yoksun, ama yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde, körlemesine yapıp ettiğin, yani o gerçeklik neyse ona hizmet edip onun ayakta kalmasını sağladığın için var.

Bundan yaklaşık olarak yüz yıl önce Kopenhag’da bir devrim oldu. Heisenberg, Belirsizlik İlkesi ile senin, benim dünyaya ne kadar gömülü olduğumuzun ölçümünü yaptı. Var olanın, dünyanın, evrenin tek parça bir bütün oluşunun ilkesidir Belirsizlik İlkesi. Bütün şeylerin, nesnelerin, bedenlerin (hisseden ve hissetmeyen bütün varlıkların) iç içe ve karşılıklı ilişki içinde oluşunun ölçümüdür aynı zamanda da. Kendini dışarlıklı bir varlık, bir efendi, bir otorite gibi görüp öyle davranıyorsan, yani daima yargılıyor, karşılaştırma yapıyor, yorumluyor, olup biteni kendine yontmaya, kendine göre düzenlemeye çalışıyorsan, bahaneler üretip üretip daima haklı çıkmaya çalışıyorsan bu seni iflah olmaz bir şekilde içinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğun ikiliklere (düalizm), ikilemlere, paradokslara bağlar. Apaçık girdaptır bu, kısır döngü, kapalı kap.

Tabii, girdaplar akışın, azgın, doludizgin ve gürül gürül akan nehirlerin içinde katı, sert, hareketsiz gibi görünen kayalıkların etrafında olur. Yani bağlıdırlar. Özgür değillerdir. Tutulmuşlardır. Bir yerlere, bir düşünceye, bir inanca, bir ideale takılıp kalmışlardır.

Özgür değilsen kısıtlıdır gördüğün, bölük pörçüktür. Yani gördüğün kadar bir dünyanın bildiğine, insafına kalmışındır. Güzel haberse şu: Geçicidir bu. Birdenbire, kendiliğinden biter. Geriye daima boşluk kalır. Dolup dolup boşalan, boşalıp boşalıp dolan. Kendi kendine, kendi var ettikçe var olup, var oldukça kendi kendine, kendini var etme işidir bu. Daima yeni ve diri olma eylemi.

Gidip teslim oldum kâinata teslimiyet yegâne mucizedir


Kırlangıçlar oynaşıyor, onların oyunlarına
allara, morlara, şuramdaki gümbürtüye
içkinliği var her şeyin dışkınlığı zarların havada yuvarlanışına
yürürken üzerime şiirler sıçratırdı komşu kızı Serpil’e
içimizdedir öteki
onu sevdik mi mis gibi bir dünya, o istikamete
bakmayın siz yolun henüz olmayışına
bir adıma bakar, bir sıçrayışa
rüzgar eser iyi ki kuşlar vardır inanalım diye başka diyarlara
nehirler akar hiç bıkmadan rastlaşır ve severiz birbirimizi
zamanın aktığı istikamette milyonuncu kez karşılayıp hayatı
uğurlarız milyonuncu kez şaraba dönüşür üzüm sana dönüşürüm sevgilim
harman yeri ve okyanus diplerine
takip ederim içimdeki yersiz yurtsuz kuşları
güzel günlerin yapımında çalışan şiir ve şiircilere
ten ağacında biter bütün sevişmeler hadi sevişsek ya bir el
şekere batırılmış çil bir kızla sevişmek ah ne hoştur geceleri
hele bir de esrara batmışsak zahiri sularda yüzen batini bir gemidir aşk
militandır bıçak çeker hep sustalı kırmızı güller eşrafından
gelincikler her dilde eşiktir, eşik cinlerine
martılara, vapur düdüklerine, köpüklere
Ece kursları için acele edin lütfen –Çorak Ülke‘den kaçış seferlerimiz başlamıştır
Cehennemde Bir Mevsim geçirmek isteyenlere son çağrı
insan biriktirmek kallavi bir iştir abilerim ablalarım iyi bilir bunu Nazım
Türkiye erbabıdır, ona gamze mektebinden mezun, sana
dedim ya aşk başka bir şeydir kardeşim of aman aman
adım çıkmış aşığa dağlar yüksek, sen dağlardan daha yükseksin
vadilerden daha derin kuşlardan daha kuş
gidip teslim oldum kâinata teslimiyet yegane mucizedir.

Berfin Bahar – Kasım 2010 – 153

https://simgesiir.wordpress.com/2010/03/07/gidip-teslim-oldum-kainata-uluer-aydogdu/

YOLCU

Geldin

senle birlikte dağlar geldi, Neruda

geldi, Dante

her şeyin tanrısı

şeytan az ötede

Wagner

bir alçalıp

bir yükselip fısıldadı sular

varıp anneni emzirdin

Erciyes’i, Tekir Yaylası’nı

ah o baygın bakışların

muamma dedi içini çekerek

Borges

bir sırrı var her şeyin

usulca bir yarıktan taşa girdin

tuz olarak, uğultu olarak, kan

kaplana döndü suretin

kaplan çölde yürüyen Mecnun’a

Leyla çok uzak bir yıldızdı

gerindi

sırtını kaşıdı

teninde şeytan

bir mit

sürekli.

Sular seni işaret etti

yaprakların nemli

saçların dökülmekte yeryüzüne

gridir Klee gri

bir bir geçtin köyleri, kasabaları,

cinnetleri, hüzünleri

çocukları, akşam üzerlerini,

suları, efsaneleri

vardın

vardın mı ey!

Seni gidi şüpheci

şüpheci

şüpheci.

Kanma sakın

vardığını söyleyenlere

hep yolcusun.

Yol boyunca kazandığın şeyleri

hatırla

suları

atmacaları

soğukları

mola yerlerinde göz göze geldiğin

insanları

gözünü ayıramadığın

ayrılırken içinin burkulduğu

sevgilileri.

Ayaklarını sokup

şarkılar söylediğin umudu.

Shakespear’i

içinde enva-i çeşit balığın dolaştığı

yüreğin gıcır bir misket

yuvarlanırken Hüsn-ü Aşk’ta

yol işte

oluşur

bir tek yol kalır geriye

birkaç kez koklanmış sevgilinin

gerdanı

hiç giyilmemiş ipek bir gömlek

tazeliğinde

Slyvia Plath kalır

bulutlar kalır, çardak altları

bağ bozumlarının o meşhur

akşamları.

Bak çekmecelerine eskinin

hepsi gerekli

yağmurlar yalnızca yağmur

gökyüzü bildik bir yüz

anlıyorsun ki şimdi

başka bir şey oldu dünya.

Anladın mı?

hayal/et hiç bitmeyecek çünkü, Uluer Aydoğdu, Pervaz Yayınları, Ankara, 2005.

http://www.sub1.farmaupdate.com/siir/u/uluer_aydogdu/yolcu.htm

Üst Baş’lık

Geceye başlık benimle kırıştıran ay. Kulağıma
hangi sevdalar, sönmüş yıldızlar zonklar
kristal bardak
eski rakılara terleyen filinta bir bedendir
topu topu yirmiz sekiz sayfalık kitapta
birkaç cümle var
ah, hangisinin altını çizsem
pıhtılaşmış kan sağıyor yüzüm.

Afyona müptela çocuk kaç zamandır
İstanbullara, özellikle eskisine
gider, orada özlerim seni
antika dükkanlarında ararım her parçanı
yapıştırabilir miyim diye tenimdeki eksik yerlere.

Ama fundalıkları soracak olursan
yeşil fresklerdir onlar
aşkın totemi nedir ki acaba
gelişini çizsem duvarlara. Kesinlikle.

Yaşlı Büyücünün Memeleri, Uluer Aydoğdu, Prospero Yayınları, Ankara, 1994.

Evrende var olan her şey, her nesne, her beden emekçidir

Kalp üstünde bir kuş öter devrim deyü deyü.

Sartre, “insan asla bilemeyeceği bir hakikatin işçisidir”, diyordu. Ah, evet dünyadan yıldızlara, yıldızların etrafında dönen dünyalardan meteorlara, kuyruklu yıldızlara, her bir toz zerresine, kuarklardan elektronlara, moleküllere, arılardan çiçeklere, insanlara, yağmur damlalarından buğday tanelerine, damlaya damlaya daha büyük, daha yoğun ve karışık bir damla olan bir damla suya, mikrop ve makroplardan toprağın üstünde ve altındakilere, şimdi, şu an mahsul olup var olamayacağı vakte varınca kendini var olabileceği yere, toprağa, o doğurgan rahme, onun bildiğine, onun şefkatine bir tohum olarak gömüp ekeceklerden çoktan mahsul olmuş tohumlara kadar, evrende var olan her şey, her nesne, her beden emekçidir.

Dünyaya katıldım bir kere

dünya bana katıldı.

Saçları zaman sarısı

Rakı içilesi-

Alnıma dayadığın neydi

hayat, revolver, bulut

kalbinin ucundaydı tetik

sıksan havalanacaktım

sıktın uçtum

karatavuğun aşkta ileri gideni oldum basbayağı

sen benim melek şeyimdin

sen benim kendimde, kendi kendime, kendimi soluma şeyim

memelerin içindi her şey ne yalan söyleyeyim

alt yapısında aşk vardı elbette en sol tarafımdan

henüz yaşanmamış en güzel günün

burnumu sızlatan o nihavent kokusunu saymıyorum tabii

o günlerde hepimiz uzaylıydık

yıldızlar fru fru ederdi

ve biz

solucan deliklerinde vızır vızır gidip gelen küheylanlara tapardık

Neanderthal’ler de öyle yapardı

bir gün bunu yapamayacaklarını gördüler herhal

o güzel küheylanlarına binip gittiler

binip gitmek alacalı ve sıracalı bir çiçek

erdem olur hem anne hem baba tarafımdan

gel dedin, geldim

öyle zikzak falan yapmadan

dosdoğru sana

görmeliydin beni tırmanırken

öyle güzel tırmanıyordum ki

lemurlar bile şaşırıp kaldı bu işe

ne yapayım ben de böyle bir teşekkürdüm dünyaya.

Bir yerlerde saçları zaman sarısı kadınlar vardı

çünkü kuşlara inanıyorduk

uzaklarda kıpraşıp kıpraşıp göz kırpan bir yıldızdı devrim

lemurlar kadar güzel

yeryüzü ağacına tırmanıyorduk daldan dala sıçrayarak

upuzun bir mektuptun işte sen

kendinde, kendi kendine, kendini yazan

seni öptüğümde rüyana kadar gittim

evine, kuş maddene

orada of

bir ormanda kaldım, bir içte

uçtum, uçtum orada of

ne iyiydim ne kötü

ne bendim ne başka bir şey

seni gördüm

feleklerin bükülüşünde, bükülüşün ilmindeydin.

Seni ta kuarklarından tutup

ellerine, gamzelerine, çocukluğuna kadar sevmek

seni yakından, seni uçlarından, seni ortandan

çiçekler nasıl açıyorsa

açışına bırakmak seni

rüyamın en güzel vaktiydin sen

basbayağı kendi içime baktığım

sıracalı atları vururlar oysa.

Eliz Edebiyat, sayı 61, Ocak 2014.

Uluer’in, Pen-Ek Rataranuang’a, Beyninden Vurulmuş, tepetaklak yazdığı mektuptur

Uluer’in,  Pen-Ek Rataranuang[1]’a, Beyninden Vurulmuş, tepetaklak yazdığı mektuptur

Mutlubaharlarevi, Şubat 2015, İzmir

-Karaokeyi severim, ağaçları ve perileri.

Sevgili Pen,

sana rastladım

rastlamak kapıp çalmak demektir buralarda

seni kaptım, seni çaldım

hayatın bir bildiği olmalı

beynimden vurup

basbayağı büktün beni, evirildim

alacalandı mı üzüm durmaz yürür şaraba

sonrası şiir kerim

savrulup sürüklenen bir rüyaya koyuldum, bir nehre.

Evrendeki Son Yaşam, kalecik karamdır, öküzgözüm.

Kızılırmağı bilir misin

varmayı bilmez abdalın biridir

onun kalbinden ne geçiyorsa Pen

yoldan çıkmalar, burgaçlar, tarifesiz seferler

Hayalet Dalgaları’nın kalbinden de onlar geçiyor

kertenkelelerin kanununda ne varsa

durmayarak durmak, bunun üslubu, bunun renkleri

Kenji’nin kanununda da var

işin şarap damıtmak senin

kalpleri sulamak

aşağıları yukarılayıp yukarıları aşağılamak

bu bir raks, bu bir gökyüzü kayığı

belki de bir tilt makinesidir

gördüm

gökyüzü eşrafından Kıristofer

bir büyük ormanda yaşayan karatavuğun teki de diyebiliriz pekala

uyuklayan taşı toprağı alıp bir güzel çiğnemiş kalbiyle

şıra yapmış

hayatın yanağına gamze yapmış

alaycı tebessüm anıtı kasvetin ortasına

bıraktığı lezzeti

Evrenin Sonundaki Restoran[2]da

Büyük Çöküş’[3]ü seyrettiğimdeki lezzetle kıyaslayabilirim belki.

Tul, demokrasinin bittiği yerde esaslı bir yumruk, of

ete sevdalı canım bir bıçak, of

şiir hızında bir kurşun

kimi zaman böyle anlaşırız birbirimizle

öyle değil mi sevgili Pen!

Bozunup gidiyoruz

savrulup gidiyoruz

sürüklenip

yaprağın bir bildiği olmalı

gidip yaprağa, ağaca, rüzgara sormalı

bir şey ne kadar ihtimalsizse

o kadar üryandır, o kadar abası yanık

ve yapamayacağı şey yoktur tıpkı hayat gibi

ummanda, o bir damla suda yüzüyorlar işte

senin şu tatlı Noi, sonra onun kardeşi Nid

burada kalmak tehlikeli ve yasaktır diye bir oluş emre sarılı

alacalı ve sıracalı bir memleketimiz var kaburgalarımızın altında Pen

at, at olmanın

fil, fil olmanın

insan, insan olmanın mağlubu

çünkü nehirdir varoluş

dağları söküp söküp harman yerine taşır

çünkü yeniden, yeniden karılıyoruz

çünkü bu gitmelerimiz yarın gelmek olacak

tutku der kimileri buna, oyun der, yaşama uğraşı

ipini kopartmış bir uçurtma[4] ise şöyle diyecektir bize

ölümün tersi doğum değil

ihtirastır, adamım, safkan bir at.

Ben seninle ilerilere gittim, uçlara, hayatın bildiğine

rüzgarda dal budak salmaları, kökleşip yerleşmeleri göremezsin

ben rüzgara

kırlangıçlar çığırdı

ben o göğe gittim

büyük bir ırmakta yıkandım hep ilk defa

dünya tek parça bir bütünken konuşmaya ihtiyacı yoktur sevgili Pen

ne zaman bir yerimiz ağrır

orası konuşmaya başlamıştır

ben o dile

kainatın ağrıyan yeri insana gittim

zarlar yuvarlanıyor henüz, zarlar gelmedi

dişleyip dişlenmeye

kimi zaman birisiyle iletişim kurabilmenin tek yolu onu öldürmektir, diyor Kapote, bak

bukalemunlar için müziğe[5] gittim

şiir yazabileceğime yumruk atabilmek isterdim, diyen gökçenur[6] bir şaire

yapıp ettiğimiz dünya karışmış havaya, suya yapıp ediyor bizi

o diyalektiğe gittim ben

senalar olsun çam ağacının hışırtısına, elmanın çekirdeğine.

Pen,

zihin, bilinç ve göz arasında kapalı gişe birer film olan hayatlarımız

dünya hakkında birer dünya olan çığlıklardır tıpkı filmlerin gibi

ölümden daha doğumcul

doğumdan daha ölümcül bir film var mıdır, yok

herkes toplasın bakalım iç açılarını

bir sığırcık ediyor mu acaba

biz, icabında kuş

icabında kuark yıldızın birinde

biz, bir var, bir yok

biz, aşk, kavga ve elveda!

Mahsus şiir eder gözlerinden öperim, sevgili Pen.

CazKedisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2015, İzmir.


[1] Taylandlı yönetmen. Beyninden Vurulmuş, Evrendeki Son Yaşam, Hayalet Dalgaları, Orman Perisi filmlerinden bazıları. Christopher (Doyle),  Evrendeki Son Yaşam filminin görüntü yönetmeni. Kenji, Noi ve Nid, Evrendeki Son Yaşam filminin kişileri.

[2] Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinin ikinci kitabı, 1980.

[3] Big Bang’in (Büyük Patlama) tersi, Big Crunch ( Büyük Çöküş).

[4] Tennyse Williams.

[5] Bukalemunlar İçin Müzik, Truman Capote, Remzi Kitabevi, 1990.

[6] Gökçenur Ç.

‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben


Uyuklayan kayalıkların bile

raks ettiği bilinen bir şeydir kuşlar arasında

 ‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben.*

*Kalbim, kaburgalarımın arasında küçük bir gök cismi, Üvercinka, 2019.

Aynı evrenin mahsulü ve tohumu aynı dünyanın mahsulleri ve tohumlarıyız. Gerçekliğimiz bu. Hakikat ise tek parça, ayrılmaz, bölünmez bir bütündür.

Var olamayacağı yere varınca mahsul, var olabileceği yere, toprağa, o daima doğurgan rahme, o emin ellere, onun bildiğine gömüp eker kendini. Faz geçişidir bu. Tıpkı sistemin toplam enerji seviyesinin kritik bir seviyeye geldiğinde faz geçişleri yapması gibi.

Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı

belki de bir evin tuğlası.