Yeryüzü Yeniği

Bir gün geldim ve söyledim şans ya da kader denen şeyin cömert
bağrından. Varoluşun aç ve cesur sesiyle: Ben Hiperborea’lıyım,
hayatın ağrıyan yeridir hallerim. Evim basit bir kabuk, gönlüm şu
dalgalanan deniz, orman ahlakım. Her nefeste içime çekip kâinatı
her nefeste geri veririm. Kendi kendime kendimi solur, kendi
kendime kendimi var ederim. Şimdi, burada gürleşen kalp
ormanında geçer günlerim, aşk boylarında, kavga tarlasında.
Oluşmaktan başka bir şey bilmem. Bana “aferin” der mi Turgut
Uyar acaba, göğe en iyi ben bakarım. Karınca sözüdür, herkes
göğe bakarsa o sene çok olurmuş aşk ve zerdali. Hayatın bir
bildiği olmalı, benim bildiğim matematiği olmayan bir
matematiktir hayat. Böyle iyi, böyle çok iyi, kertenkele kralım
ben lemurların arasında, çiçekler tanrıdan daha gerçek.

http://denizsuyukasesi.blogcu.com/dogru-kuslar-yanlis-ucmaz/14113233

Hiçbir yerde oturuyorum

Ben çok uzak bir gelecekte oturuyorum, atların
yürüyüşünde, ey sevgili ben senin geleceğinde
oturuyorum. Kuşlarda, güllerde, akşamlarda,
pervaza dayanmış bir dirseğin burkuluşunda oturuyorum.

Kaya’da ve su’da. Ağaçların kabuklarında.
Dinozorlar kuşlara doğru bükülür, orada. Bir anıdaki kırıklıkta,
bir kadındaki kuşkuda oturuyorum. Çok ileride.
İlerinin de ilerisinde oturuyorum. Size göre geride.

Hemen şuracıkta, gölgede. Kendimde oturuyorum.
Az kaldı bir ölümde oturuyorum. Biliyorum, ey sorgucular
epey gitmek gerek, ötelerde oturuyorum. Öteleri geçer geçmez
mutlak sessizlikte oturuyorum. Bir yalnızlıkta, bir dönemeçte.

Şu çölü aştık mı görünür, bir şenlikte oturuyorum.
Sola doğru bakın, duydunuz mu şu eski türküyü:
Mavi yazma bağlama anam, mavi yazma tez solar,
da oturuyorum. Az daha gidin, karşınıza kallavi bir güneş

çıkacak, da oturuyorum. Hayal edin, neredeyse
görünür deniz, de oturuyorum. Bağırıyorum,
çağırıyorum, çarpışıyoruz birbirimizle. Orda oturuyorum:
Ah, iç tenim: Ben hiçbir yerde oturuyorum, her yerde.

***

20190413_144312

Bir bilinç gezintisi: Çıkış için*

-İçindeymişim meğerse içimde olanın-

Kendini evden çıkardı
ne el sallayan oldu ne su döken
katlayıp itinayla evi
sokaktan çıkardı
sokağı omuzlayıp mahalleden
uyuyordu mahalleli
mahalleyi bir güzel bohçalayıp şehirden çıkardı
kimsenin ruhu duymadı
şehri alıp
sanki çıkarılması yasak bir şeymiş gibi
ülkeden çıkardı gizlice
ülke bir iki tıngırdadı
bir iki sağa sola oynadı
ülkeyi dünyadan çıkardı bir güzel
ağzının kenarına bir ıslık yerleştirdi gelişigüzel
dünyayı, hop, kâinattan çıkardı
durdu bir süre
çıkar çıkar bitmiyordu
içine kendisinden koymuştu namussuz
kâinatı alıp kendinden çıkardı
kayboldu öylece
ah etmeden vah demeden
ve ben ardından bakıp
gülümsedim.

*Jacques Prevert’in Sabah Kahvaltısı’nda bulunmasaydım bu
şiiri yazamazdım.

***

Ot hızlıdır
-Ters dönmüş zirvedir çukur-

Denizimi kalbimden çıkardım
oldum bir dehliz gıdım gıdım
imgeveleyip durun siz
bataktan çıkardım kalbimi
ben kaç tım.

Uzayımı yanımda taşırım
ben giderim o gider
cevahirimde bir solucan deliği
aramam bulurum seni
ben kaç tım.

Uçlarım çıplak, uçlarım kaçak, uçlarım deli
bir ot oluştum, yorum yok
ellerinizden öptüm, yorum yok
iyi günler ruhi bey, nasılsınız
ben kaç tım.

Bir kertenkele gibi tım tım
ovaladım sihirli lambasını Uluer’in
cini oldum, ini
verdim ülkeme
ölümüm cebimde
ölümüm bedava
hediyem.

N’aber yavrum
ben
kaç
tım.

***

Reklamlar

Ölügeçmişim


seken bir kurşunum babamın sıktığı
ne yapayım buradayım.

Kuşlar var, iyi ki, inanalım diye başka diyarlara, nehirler akar hiç bıkmadan, rastlaşır ve severiz birbirimizi, zamanın aktığı istikamette milyonuncu kez karşılayıp hayatı, uğurlarız milyonuncu kez.  

Kuş gibi kanat çırpıyor, kuş gibi şakıyor, kuş gibi yerinde duramıyor, yani kuş gibi davranıyorsa hayattır o. Ve kuş gibi doğup kuş gibi yaşayan kadınlar büyütür insanı orta yerinden.

Diyaloglar, hakiki diyaloglardan söz ediyorum tabii, şaşırtıcı ve ölümcül sıçramalara gebedir. Marx’dan hareketle söylüyorum bunu, aferin ona.
“Ölümcül sıçramalar; aynı, ortak anlam, değer ve kurallar dizinini paylaşmayanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan, yani aralarındaki mübadeleden doğar ” diyordu; geleceğe, şiire, aşka alamet bir açıklığı koymuştur önüme, hürmetler. Tabii, bütün hisseden ve hissetmeyen varlıklara, onların yapım ve tamir işinde çalışan kuarklara, atomlara, moleküllere de sevgiler, mis kokulu çiçekler, şiirler.

Odin, Mars ve Zeliş, Köri, Lily, Ozi, aha işte çocuklarımız. Ozi, on beş yaşında dişi bir kedi. Tabii kedi dediğime bakmayın, bencileyin birisi. Diğerleri de köpek etiketini kaldırarak söylersem başka birer ben…

İki kumrumuz var bir de, dostlarımız.

Çilliplopom Diyarı dedik biz buraya. Can veren ad verir, kadim bir yasadır. O diyarda Mutlubaharlarevi’nde yaşıyoruz canım refikam Hülya Özel’le birlikte:

Yedi Nisan İki Bin Bir’de
aşkın köründe uyanıp
rüzgarlar kralı Aeolus’un refakatinde
iki meleğin uçurduğu bir otobüsle
uzay-zamanda bütün gece yol aldıktan sonra
İzmir’e gelişini hatırlıyorsun.
 
Körfezde yabancı bir dilde yazılmış gibi uçuyordu kuşlar.

Çilliplopom Diyarı nedir diye soracak olursanız, hemen söyleyeyim, buyrun:

Bir keresinde
köprünün birinin
çilliplopom,  çilliplopom diye seslendiğini hatırlıyorsun sana
çilliplopom, büyük deden Tahsin Ağa’nın gravotu dediği gravite ile
bir yörüngeden başka bir yörüngeye bükülmek demekti
meşk halinden Mecnun’a doğru faz değiştiriyordun mesela
yaprağın dalından ayrılış vaktiydi bir çalımla
başkalarına karşılayamayacağı toplar atmadın hiç
oyun sürsün istiyordun çünkü
değilse yapayalnızdın, bir anlamı yoktu mavinin
değilse nefes alıp verir gibi ping-pong oynayamazdı Çinliler
belki de en çok buydu çilliplopom
bütün sorulara verilebilecek yegane cevap
biz kimiz, çilliplopom
hayatın anlamı ne, çilliplopom
niye hiçbir şey yok da bir şey var, çilliplopom.

Bu yüzden “olumlama ve değilleme” yapmadan konuşacağım, konuşacağım, konuşacağım. Tam buraya bir parantez açabilir miyim? [“Olumlama” ve “Değilleme” yapmadan konuşmak Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in  (Collège de France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anekdotunda geçer: “Şu-Şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun!”]  Bu yüzden, mesela “aşk,  şudur” dersem aldırmayın, “bu, aşk değil dersem” boş verin. Aha işte aldı bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there.
 
Ah canım benim ya, fırlatma rampam, kaçış çizgim nereden buldun bunları, kim fısıldadı bunları sana, aldım kalp hizama koydum, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi:
 
İnsanların sözleri beni de çok korkutuyor adamım
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son.

Günlük

(1987-2019)

27 Haziran 2019, Perşembe

Kumrularımız. Ne olsun isimleri? Ma ve Kû… Çok güzeller. Ekmek doğradım az önce. Yediler ve çiftleşme ritüelleri…

Alt katta ise Köri ve Odin var. Sereserpe yatıyorlar. Dışarısı, bahçe yanıyor. Zeliş, yer kazmış kendine, patileri havada… Mars, ise ön bahçede. Orası serin, bayağı esiyor. Zaman zaman sigara içmeye çıkıyorum.

Ozi (kedimiz) ise orta katta, cereyanın olduğu yerde, tuvaletin girişinde. Lily, burada değil. Geçen gün güneş çarptı. Tolga’larda.

24 Haziran 2019, Pazartesi

Hayır, olumlama ya da değilleme yapmadan konuşmak istiyorum.

Hayır, doğada her parçacığın bir antimaddesi var.

23 Haziran 2019, Pazar

Denge ve uzak denge, düzen ve kaos, doğum ve batım, dirim ve ölüm arasındaki denge baş döndürücü.

Balance which between order and chaos, birth and sunset, life and death is dizzy.

22 Haziran 2019

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Gerilir de gerilir dünya, sonra o yaya bir ok olarak yerleşip ileriye fırlar. Tipik bir tırtıl hareketidir bu. Belki de tırtılın tekidir kâinat. Ok-yay düzeneği.

17 Haziran 2019

Hayır, dünyayı yaşantılayacak şeyler, nesneler, bedenler olmasaydı dünya olmazdı

Hayır, Big Bang (Büyük Patlama), uzay-zamanı karşı konulmaz kılan enerjinin, gerilimin büyük bir tazyikle boşalması, yayılıp dağılmasıdır.

Hayır, denge, uzak dengeye bükülmeseydi hiçbir şey olmazdı.

Hayır, birbirinin annesidir uyku ile uyanıklık iki doğurgan rahim.

Hayır, yüzde yüz yani mutlak olmayan iki uğrak yeridir düzen ile kaos.

23 Mayıs 2019

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok

Ben kimim? Yanlış soru. Ben neyim? Aha işte, doğru soru bu. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, tattığım şeylerim ben, bütün bu şeylerin toplamı bir dünyayım. Fiziksel dünyanın bir parçası, onunla çevrili. Videodaki kumrular gibi fiziksel bir beden, bir nesne, bir şey.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok. Diğer şeyler, nesneler, bedenler gibi dünya hakkında bir dünya, dünyanın dibine düşmüş bir not ya da ana metin dünyaya açılmış bir parantez…

Karşılaştığım, koklaşıp öpüştüğüm, dokunduğum, yaslandığım, sırtımı dayadığım, üzerine bastığım, üzerimde gezinen, kavga ettiğim, dinleyip keyif aldığım, alıştığım ama olmayınca deli gibi özlediğim şeylerin toplamıyım. Diğer bir deyişle bir dolu ben var bende, benden dışarı… Bunun ötesinde, berisinde bir şey yok. Varsa hayali ve kurgusaldır. Yanılsamadan, illüzyondan söz ediyorum. Tamam, yanılsama gerçektir, ama adı üstünde yanılsamadır.

Kapılmış gidiyorum varoluşumun bahtına. Azgın akıntıda görece olarak daha düzenli, daha dengeli bir şeyim. Kaosun içinde daha az kaotik bir nesne, bir beden. Bütün şeyler, bütün nesneler, bütün bedenler, dünya dahil, gezegenler, yıldızlar, gökadaları dahil, akıntının pıhtılaşmış hallerinden başka bir şey değil. Belirip belirip kaybolan, kaybolup kaybolup beliren kabarcıklar, öbekleşmeler, toplamlar. Örneğin taşlar, kayalar ya da dağlar, daha düzenli ve dengede şeyler oldukları için, daha uzun ömürlüler, ama Nietzsche’nin de dediği gibi “eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı, uyuklayan bir kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdük”.

Öyleyse, dengenin ya da düzenin mutlak olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yüzde yüz bir düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı. Şimdi, şu an bunu okuyor olmazdınız. Ben de bunları yazamazdım zaten. Başka bir söyleyişle etrafımızda gördüğünüz her şey uzak dengenin ürünü. Peki ve güzel. Demek ki bir zamanlar bir denge, bir düzen vardı. Öyleyse denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, kış ve bahar varoluş sahanlığında doğurgan birer rahim olan uğrak yerlerinden başka bir şey değil. Birbirinin anaları!

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Sonra küçük bir Big Bang (Büyük Patlama). Olan tam da budur baharda. Biriken enerji öyle bir tazyikle boşalır ki patlamaya benzer, oysa patlayan bir şey yoktur, yalnızca biriken enerji, gerginlik boşalıp yayılıyor, dağılıyordur. Bana ne diyemezsiniz. Tam da bu yüzden “Nisan, ayların en zalimidir”. Aferin T. S. Eliot’a. Tabii büyülü bir şey bu, ölünün dirilişi, uyanış, ayağa kalkmak… Big Bang (Büyük Patlama)’da zaten budur. O ilk anlardaki tazyikten dolayı patlama denmiştir. Nitekim 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “Big Bang (Büyük Patlama), termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır”, başlangıç ya da tekillik ya da uzay-zaman eşsizliği (singularity) değil.

19 Mayıs 2019

Bir dolu şey, bir dolu nesne, bir dolu ben var bende, benden dışarı

Dünyanın içinde bir dünya. Tıpkı kıvrımın içindeki kıvrımlardan biri gibi bir alt dünya. Benim dünyam. Bana ait, bana özel, benim seçtiğim, başka alt dünyalarla oluşturduğum, yani yapıp ettiğim ama eni sonu dünya hakkında bir dünya. Tabii, referans aldığım üst dünya da daha büyük, daha karışık bir dünyanın alt dünyası olabilir.

Fraktal yapılanmalar üzerine teoriler geliştirmiş Amerikalı bilim insanı ve matematikçi Benoît B. Mandelbrot, Jonathan Swift’ten şu alıntıyı yapmayı çok seviyordu: “Küçük pirenin üzerinde/ Daha küçük pireler görüyor doğa bilimci,/ Bu küçük pirelerden besleniyor daha da küçükleri/ Ve sonsuza dek sürüyor bu pirelenme süreci.”

11 Mayıs 2019 Cumartesi


Pek hicâzkar, pek mahir bir kuştur cesaret

Uzak denge ürünü olmana rağmen, öyledir; şimdi, şu an etrafında gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin içtiğin her şey uzak denge ürünüdür, denge ve düzen peşindeysen, takılıp kaldıysan bir yere, bir duyguya, bir düşünceye uyukluyorsun demektir, ölüsün. Biyolojide denge ölüm demektir, çünkü.

Ancak, şimdi, burada uzak dengede olmak geçmişte, bir zamanlar da dengede olmak anlamına geliyor. Yani hep böyle değildi. Aha işte Big Bang (Büyük Patlama) denilen şey bu denge halinin, yani biriken enerjinin ilk anlarda dehşet bir tazyikle boşalması (Bunu pekala bir patlamaya benzetebiliriz. Zaten bu nedenle Büyük Patlama deniyor ve ortada patlayan bir şey yok), sonra da giderek daha az bir hızla yayılıp dağılmasıdır. ‘Genişleyen evren teorisi’ budur.

Big Bang, bir başlangıç, tekillik, uzay-zaman eşsizliği olmayıp 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre “termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır.” Eğer öyleyse, bu yayılıp dağılmanın yorulacağını, nihayetinde sona ereceğini söylemek mümkün ama Big Bang, nasıl bir başlangıç değilse, öyleyse, bu sona erme de bir son olmayacaktır. (Hatta, belki böyle nice görece başlangıç ve sonlar olmuştur.) Denge ya da düzen, olsa olsa mola yeri, uyku hali, enerji, güç biriktirme, ok olup ileri fırlamak için yay olup gerilme uğrağıdır. Bu doğrultuda; denge ve uzak denge ya da düzen ve kaos ya da kış ve bahar ya da çocukluk ve yetişkinlik birbirinin annesidir, demek mümkün. Doğurgan birer rahim ya da. Ancak mutlak, yani yüzde yüz bir düzen ya da kaos değil de iç içe bir uyku ve uyanıklık söz konusu. Hatta ikilikleri; tek, biricik ve eşsiz bir şeyin, self-organization (kendi kendini düzenleme, yaratma)’sını sağlayan itici bir motorun olmazsa olmaz unsurları olarak ele alabiliriz. Bir çeşit ok-yay düzeneği ya da tipik bir tırtıl hareketi… İlerlemeyi karşı konulmaz kılan bir gerilip yaylanma ve o yaya bir ok gibi yerleşip ileriye, ileriye doğru fırlama…

Tabii, uzak denge ürünüysen ölü gibi davranamazsın, ölü taklidi yapmak olur bu olsa olsa, sinmek, görece olarak daha az hareket eden bir şeyin, örneğin bir kayanın ya da sabit bir düzenin arkasına saklanmak ya da hayali ve kurgusal bir hikayeye kendini sabitlemek, orada sana dokunmasın diye yılan sessizce durmak. Varlığını bağladığın kazık, yani o nesnel, fiziksel, somut olmayan şey/lerin kendine, varlığına, yani mevcudiyetine attığın sağlam bir/er kazık olduğunu söylüyorum ben. Kısacası, özetle varoluştan, akıştan korkmaktan söz ediyorum. Aha işte, “İnsanların en korktuğu şeyin sele kapılmak” olduğunu söylüyor Deleuze.

Var’ken, Mevcut’ken, Hazır’ken zihnen başka bir yerde olmak, Var’ın, Mevcut’un, Hazır’ın üzerini örtmek, Var Olmanın harika, olağanüstü ağırlığını, sorumluluğunu taşımak yerine “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ne iltica etmek küfür değildir de nedir! Yalçın Küçük, “Küfür Romanları”nda “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”ni baş sıraya koyar. John Zerzan ise “mevcudiyetten sürgünlük” der bu duruma. Görülebilen, işitilebilen, dokunulabilir, kokusunu alabildiğin, yenilir içilir fiziksel, somut gerçekliği öteleyip yerine hayali ve kurgusal bir gerçekliği yerleştirmek, buna inanmak hedefi ıskalamaktan, yani yegane, tek günahtan söz ediyorum.

Kurgusal, kibirli, buyurgan, zorba ve cahil bir zihinselliğin (Zihindar’ın) sahneye, bilince kakaladığı hayali ve kurgusal şey(ler), Hükümdar(lar) Var’ı, Mevcut’u, Hazır’ı hapsedip devreden çıkarmış, aha işte binlerce yıldır olan budur. Var’ken yok olmak demek bu. Yukarıda söz ettik “mevcudiyetten sürgünlük”, atıl kalmak, zihinsel gerçekliğin kibriyle, zorbalığıyla, cehaletiyle Var’ı ezip geçmek, yok etmek, bu yolda ölüp öldürmek… Hükümdar (Kral) çıplak değil, sahte! Hükümdar, bir yanılsama, illüzyon. Var, Mevcut, Hazır hapsolmuş yerine sahnede, perdede, bilinçte hayali ve kurgusal bir şey dolaşıyor. Zaten bütün sorun da tam burada üzerimize sıçrıyor: Nesnel, fiziksel, somut gerçekliğe uymayan, somut olanla bir alakası olmayan zihinsel yapılanmamız.

Sayıklama ve masallarla, mit ve hikayelerle, birtakım hayali anlam, değer ve kurallarla doldurulmuş zihinlerin sahneye itelediği Hükümdarlar aracılığıyla yapıp ettiği dünya, bilimsel ilerlemeyi kısmen dışarıda bırakırsak, diyaloğu, dolayısıyla da herhangi bir sıçrama olanağı
olmayan bir monologdan başka bir şey değil. Bu asıl olarak şu anlama geliyor: İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiğinden ve sistemin toplam enerji seviyesi sabit kaldığından sıçrama yapabileceği kritik seviyeye gelemiyor. Tam da bu yüzden katı, sert gerçeklik bırakın buharlaşmayı giderek daha da kibirli, zorba ve cahil bir hale doğru gelişip katılaşıyor.

Evcil / esir düşmektense yok olmayı göze alan Neandertaller’dir benim atalarım.

21 Nisan 2019, Pazar

Gördüğün, işittiğin, dokunduğun, kokusunu aldığın, yediğin, içtiğin şeylersin. Onlardan ayrı, onlardan bağımsız bir varlığın yok! Hepsiyle bir ve aynısın. Kibrini, buyurganlık ve zorbalığını, cehaletini, yani parantezi, yani yamuk bakışını kaldırıp bakarsan olduğu gibidir dünya: Tek, biricik ve eşsiz bir ‘ben’…

9 Mayıs 2019, Perşembe

Hissiyattan sual olunmaz

Hiçbir şey deneyimden, yani yaşantıdan, yani hissiyattan daha gerçek olamaz. Bedenim dediğim şey, o nesne beş duyu vasıtasıyla deneyimi, yani yaşantıyı, yani hissiyatı mümkün kılan bir yapı parçacığından başka bir şey değil. Aha işte yapıp ettikçe yapılıp edilen, yapılıp edildikçe yapıp eden bu yapı parçacığının mümkün kıldığı deneyimim ben, yaşantıyım, hissiyat… O, rakkase, ben onun mümkün kıldığı raks.

Şiirden Hisse-Uluer Aydoğdu

Kalbim, ağır işçim, sevgilim-Onur Behramoğlu

Kalbi varsa yolun, yürü, kadim bir şiirdir, hatta ayet, neye sayarsanız artık…

Aha işte Onur Behramoğlu, kalbi olan bir yolu yürüyor, yürürken rastlaştığı, karşılaştığı, çarpıştığı şeylerle, nesnelerle, ben’lerle ölümcül sıçramalara girişiyor. Verili, yerleşik bir dilin mağlubu değil, aksine icabında bir tırtıl, icabında bir savaşçı, icabında rüzgar olabilen bir go taşı gibi durumlar yaratıp durumlara göre hareket ediyor. Tam da buradan verili dile baskı uyguluyor. Daha ilk dizelerden itibaren,

“seni ben her yerinden öperim”

sahra çölünden, binbir gecenden, orandan

arzın merkezinde çekirdek çatlar

kuşlar havalanır ağaçlarımdan”,

bunu hissediyorsunuz.

Kalbim, ağır işçim, sevgilim, kalbi olan, yalnızca kalbi mi, hayır, aynı zamanda da aklı, bilinci, içgüdüleri olan ve evcil düşürülmemiş bir ben’in yapıp ettiği yeni, cesur bir dünyanın şiiri… Nesnel, fiziksel gerçekliğin ötesine, hâşâ, herhangi bir anlam, değer ve kural koymadan. Zihinsel, yani hayali ve kurgusal oyunlardan uzak bir deneyim ve yaşantılar toplamı, bir bütün.

Hokkabazlıklara, cıvıklıklara girişmeyen bir şiirden söz ediyorum.  Nesnel, fiziksel dünya hakkında bir şiir bu. Ve asla imgevelemeden.

Bir karınca, bir salyangoz ya da bir tırtıl olmak ne demek bilmiyorsan girinti ve çıkıntılarının içindeki çıkıntı ve girintileri nereden bileceksin. Kuytular, ücralar ne ki, üzerinden atlayıp geçersin farkında olmadan.  Dünyanın girinti ve çıkıntılarını arşınlıyor Onur Behramoğlu işte. Üzerinden atlanan incelikleri, duyarlılıkları, esintileri, kıvrımları, bükülmeleri, tümsekleri, çöküntüleri, kabartıları,  ışıma ve ısınmaları…

Her bir çakıl taşını aşmaya çalışan, her kuytu ve ücrayı yoklayan bir şairin adımları diğerlerinin adımlarından farklı olacaktır kuşkusuz.

Ve daha uzundur yürüdüğü, hatta sonsuzdur.


Onur Behramoğlu’nun ilk şiiri Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştı, bunu da şen, anlamlı ve değerli bir not olarak buraya koyalım.

DENİZSUYUKÂSESİ – YAZ 2019 – SAYI 48 – pdf

DENİZSUYUKÂSESİ – YAZ 2019 – SAYI 48 – pdf

Karıncanın, saksağanın, vaşağın bedeni dışında anlam, değer ve kuralları yoktur. Yoktur, çünkü balinanın bedeni anlam, değer ve kuralların kendisidir. Aha işte ortada somut, fiziksel ve nesnel bir beden varken, onun ötesinde, yanında, içinde, üstünde, altında anlam, değer ve kural arama ve bulma işi mi, metafiziktir. Öyleyse, geçmiş olsun.   


Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar…

“Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak imkânsız. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akış ve oluşlar…

Şiir de dolaşımdır, akış ve önemli olan şiirin dolaşımı, değiş tokuşudur. Ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Hobaaa… Potlatch!

Potlatch, unutulmuş bir şey! Kızılderililer, verilen armağana (gift) sessiz kalmazlardı, karşılığında bir şey verirlerdi hiç tereddüt etmeden. Marcel Mauss -işbölümü teorisini ortaya atan Emile Durkheim’ın yeğeni ve çalışma arkadaşı- The Gift (Armağan) adlı kitabında “potlatch’ı bölünmenin olumsuzlanması, bütünün onaylaması” olarak görür. “Bu”, der Mauss potlatch için, “hiç kimsenin dışlanmasına gerek olmayan -ya da dışlanması imkânsız- ilk yuvarlak masaydı.” Potlatch, Mauss’a göre Altın Çağ’ın bir yankısıdır da aynı zamanda. Buraya bir parantez açarsak: 1930’de Luis Bunuel’in çektiği L’age Do’r (Altın Çağ) filmi örneğin… Modern zamanlara küfürdür,  varoluştan kaçarken yakalandığımız girdaba esaslı bir karşı çıkış.

Potlatch, hiç de yabancı olmadığımız bir alışveriş biçimi aslında. Nefes alırken az önce aldığım nefesi vermek zorundayım. Aldığımı vermekten, verdiğimi almaktan söz ediyorum. Son derece karmaşık ve bilmem kaçıncı nesil bir bedenin yapıp ettiği işten… ‘Ben’ denilen şeyin bu alışverişte bir dahli yoktur. Beden, kendi kendine nefes alıp verir.

Bir şiiri, şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini kolaylaştırır. Böylece içinden geçilmesi gereken kodlar oluşur. Örneğin iyi-kötü şiir kodu.

‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Anbean bütün anlam, değer ve kuralları yok eden “her şeyi yadıysan ruh” iş başında… Hem Özyapım hem de Özyıkım’dır varoluş. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade, söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.”

Bu satırlar on sene öncesinden. Mühür dergisinin Mart-Nisan 2009 tarihli 24. sayısında yayımlanan Dolaşımı-İnternet, adlı yazımdan.Buradayım. Bahar bahar baharıyorum:

İnternet öncesi “bir yerden, belirli merkezlerden çok yere, her yere” anlam, değer ve kurallar üretimi, dağıtımı, dolaşımı şimdilerde merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden, her yerden çok yere, her yere” şeklinde eviriliyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için hiyerarşik, tekelci anti pazarlar (kapitalist) için hiç kuşkusuz tehdittir. Dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir merkezi karar alıcı’nın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor, düşünsenize.

Düşünce demişken söyleyeyim, düşünmek, taşınmakla sıkı sıkıya bağlı bir edimdir. Yani düşündüğünüzde var olan konumunuzdan başka bir yere taşınırsınız. Değilse ezber!

Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar… Şimdinin şekli şemalı öncekine benzemez, feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır tıpkı köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez. Akışlara blok koyan pıhtılaşmaların yanı sıra akışları geçiren yapılanmalar da vardır… İnsanlar akışların kendi üzerlerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışların sürekliliği esastır. Deleuze’e gidip sorsak insanların en çok korktuğu şeyin sel olduğunu söyleyecektir hemen. Doğru, akışın (varoluş doludizgin ve azgın bir akıştır) bizi savurup sürüklemesinden korkarız. Ama nafile; akışlar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden akıp geçer her defasında aşındırıp var olanı yeniden yapılandırarak. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak varoluş sürer, oluşur durur her defasında yeniden, var olur.

“Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı?

Soru bu ve hayati…

Is Future Given?

According to the classical points of view, nature would be an automaton. However, today we discover instabilities, bifurcations, evolution everywhere. This demands a different formulation of the laws of nature to inculude probability and time symmetry breaking. We have shown that the difficulties in the classical formulation come from a too narrow point of view concerning the fundamental laws of Dynamics (classical or quantum). The classical model has been a model of integrable systems (in the sense of Poincaré). It is this model, which leads to determinism and time reversibility. We have shown that when we leave this model and consider a class of non-integrable systems, the difficulties are overcome. We show that our approach unifies Dynamics, thermodynamics and probability theory.

Is Future Given, Ilya Prigogine (Nobel Laureate in Chemistry, 1977), World Scientific Publishing Co. Pte. Ltd., Singapore, 2003, p., 8)