Evrende var olan her şey, her nesne, her beden emekçidir

Kalp üstünde bir kuş öter devrim deyü deyü.

Sartre, “insan asla bilemeyeceği bir hakikatin işçisidir”, diyordu. Ah, evet dünyadan yıldızlara, yıldızların etrafında dönen dünyalardan meteorlara, kuyruklu yıldızlara, her bir toz zerresine, kuarklardan elektronlara, moleküllere, arılardan çiçeklere, insanlara, yağmur damlalarından buğday tanelerine, damlaya damlaya daha büyük, daha yoğun ve karışık bir damla olan bir damla suya, mikrop ve makroplardan toprağın üstünde ve altındakilere, şimdi, şu an mahsul olup var olamayacağı vakte varınca kendini var olabileceği yere, toprağa, o doğurgan rahme, onun bildiğine, onun şefkatine bir tohum olarak gömüp ekeceklerden çoktan mahsul olmuş tohumlara kadar, evrende var olan her şey, her nesne, her beden emekçidir.

Dünyaya katıldım bir kere

dünya bana katıldı.

Saçları zaman sarısı

Rakı içilesi-

Alnıma dayadığın neydi

hayat, revolver, bulut

kalbinin ucundaydı tetik

sıksan havalanacaktım

sıktın uçtum

karatavuğun aşkta ileri gideni oldum basbayağı

sen benim melek şeyimdin

sen benim kendimde, kendi kendime, kendimi soluma şeyim

memelerin içindi her şey ne yalan söyleyeyim

alt yapısında aşk vardı elbette en sol tarafımdan

henüz yaşanmamış en güzel günün

burnumu sızlatan o nihavent kokusunu saymıyorum tabii

o günlerde hepimiz uzaylıydık

yıldızlar fru fru ederdi

ve biz

solucan deliklerinde vızır vızır gidip gelen küheylanlara tapardık

Neanderthal’ler de öyle yapardı

bir gün bunu yapamayacaklarını gördüler herhal

o güzel küheylanlarına binip gittiler

binip gitmek alacalı ve sıracalı bir çiçek

erdem olur hem anne hem baba tarafımdan

gel dedin, geldim

öyle zikzak falan yapmadan

dosdoğru sana

görmeliydin beni tırmanırken

öyle güzel tırmanıyordum ki

lemurlar bile şaşırıp kaldı bu işe

ne yapayım ben de böyle bir teşekkürdüm dünyaya.

Bir yerlerde saçları zaman sarısı kadınlar vardı

çünkü kuşlara inanıyorduk

uzaklarda kıpraşıp kıpraşıp göz kırpan bir yıldızdı devrim

lemurlar kadar güzel

yeryüzü ağacına tırmanıyorduk daldan dala sıçrayarak

upuzun bir mektuptun işte sen

kendinde, kendi kendine, kendini yazan

seni öptüğümde rüyana kadar gittim

evine, kuş maddene

orada of

bir ormanda kaldım, bir içte

uçtum, uçtum orada of

ne iyiydim ne kötü

ne bendim ne başka bir şey

seni gördüm

feleklerin bükülüşünde, bükülüşün ilmindeydin.

Seni ta kuarklarından tutup

ellerine, gamzelerine, çocukluğuna kadar sevmek

seni yakından, seni uçlarından, seni ortandan

çiçekler nasıl açıyorsa

açışına bırakmak seni

rüyamın en güzel vaktiydin sen

basbayağı kendi içime baktığım

sıracalı atları vururlar oysa.

Eliz Edebiyat, sayı 61, Ocak 2014.

Uluer’in, Pen-Ek Rataranuang’a, Beyninden Vurulmuş, tepetaklak yazdığı mektuptur

Uluer’in,  Pen-Ek Rataranuang[1]’a, Beyninden Vurulmuş, tepetaklak yazdığı mektuptur

Mutlubaharlarevi, Şubat 2015, İzmir

-Karaokeyi severim, ağaçları ve perileri.

Sevgili Pen,

sana rastladım

rastlamak kapıp çalmak demektir buralarda

seni kaptım, seni çaldım

hayatın bir bildiği olmalı

beynimden vurup

basbayağı büktün beni, evirildim

alacalandı mı üzüm durmaz yürür şaraba

sonrası şiir kerim

savrulup sürüklenen bir rüyaya koyuldum, bir nehre.

Evrendeki Son Yaşam, kalecik karamdır, öküzgözüm.

Kızılırmağı bilir misin

varmayı bilmez abdalın biridir

onun kalbinden ne geçiyorsa Pen

yoldan çıkmalar, burgaçlar, tarifesiz seferler

Hayalet Dalgaları’nın kalbinden de onlar geçiyor

kertenkelelerin kanununda ne varsa

durmayarak durmak, bunun üslubu, bunun renkleri

Kenji’nin kanununda da var

işin şarap damıtmak senin

kalpleri sulamak

aşağıları yukarılayıp yukarıları aşağılamak

bu bir raks, bu bir gökyüzü kayığı

belki de bir tilt makinesidir

gördüm

gökyüzü eşrafından Kıristofer

bir büyük ormanda yaşayan karatavuğun teki de diyebiliriz pekala

uyuklayan taşı toprağı alıp bir güzel çiğnemiş kalbiyle

şıra yapmış

hayatın yanağına gamze yapmış

alaycı tebessüm anıtı kasvetin ortasına

bıraktığı lezzeti

Evrenin Sonundaki Restoran[2]da

Büyük Çöküş’[3]ü seyrettiğimdeki lezzetle kıyaslayabilirim belki.

Tul, demokrasinin bittiği yerde esaslı bir yumruk, of

ete sevdalı canım bir bıçak, of

şiir hızında bir kurşun

kimi zaman böyle anlaşırız birbirimizle

öyle değil mi sevgili Pen!

Bozunup gidiyoruz

savrulup gidiyoruz

sürüklenip

yaprağın bir bildiği olmalı

gidip yaprağa, ağaca, rüzgara sormalı

bir şey ne kadar ihtimalsizse

o kadar üryandır, o kadar abası yanık

ve yapamayacağı şey yoktur tıpkı hayat gibi

ummanda, o bir damla suda yüzüyorlar işte

senin şu tatlı Noi, sonra onun kardeşi Nid

burada kalmak tehlikeli ve yasaktır diye bir oluş emre sarılı

alacalı ve sıracalı bir memleketimiz var kaburgalarımızın altında Pen

at, at olmanın

fil, fil olmanın

insan, insan olmanın mağlubu

çünkü nehirdir varoluş

dağları söküp söküp harman yerine taşır

çünkü yeniden, yeniden karılıyoruz

çünkü bu gitmelerimiz yarın gelmek olacak

tutku der kimileri buna, oyun der, yaşama uğraşı

ipini kopartmış bir uçurtma[4] ise şöyle diyecektir bize

ölümün tersi doğum değil

ihtirastır, adamım, safkan bir at.

Ben seninle ilerilere gittim, uçlara, hayatın bildiğine

rüzgarda dal budak salmaları, kökleşip yerleşmeleri göremezsin

ben rüzgara

kırlangıçlar çığırdı

ben o göğe gittim

büyük bir ırmakta yıkandım hep ilk defa

dünya tek parça bir bütünken konuşmaya ihtiyacı yoktur sevgili Pen

ne zaman bir yerimiz ağrır

orası konuşmaya başlamıştır

ben o dile

kainatın ağrıyan yeri insana gittim

zarlar yuvarlanıyor henüz, zarlar gelmedi

dişleyip dişlenmeye

kimi zaman birisiyle iletişim kurabilmenin tek yolu onu öldürmektir, diyor Kapote, bak

bukalemunlar için müziğe[5] gittim

şiir yazabileceğime yumruk atabilmek isterdim, diyen gökçenur[6] bir şaire

yapıp ettiğimiz dünya karışmış havaya, suya yapıp ediyor bizi

o diyalektiğe gittim ben

senalar olsun çam ağacının hışırtısına, elmanın çekirdeğine.

Pen,

zihin, bilinç ve göz arasında kapalı gişe birer film olan hayatlarımız

dünya hakkında birer dünya olan çığlıklardır tıpkı filmlerin gibi

ölümden daha doğumcul

doğumdan daha ölümcül bir film var mıdır, yok

herkes toplasın bakalım iç açılarını

bir sığırcık ediyor mu acaba

biz, icabında kuş

icabında kuark yıldızın birinde

biz, bir var, bir yok

biz, aşk, kavga ve elveda!

Mahsus şiir eder gözlerinden öperim, sevgili Pen.

CazKedisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2015, İzmir.


[1] Taylandlı yönetmen. Beyninden Vurulmuş, Evrendeki Son Yaşam, Hayalet Dalgaları, Orman Perisi filmlerinden bazıları. Christopher (Doyle),  Evrendeki Son Yaşam filminin görüntü yönetmeni. Kenji, Noi ve Nid, Evrendeki Son Yaşam filminin kişileri.

[2] Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinin ikinci kitabı, 1980.

[3] Big Bang’in (Büyük Patlama) tersi, Big Crunch ( Büyük Çöküş).

[4] Tennyse Williams.

[5] Bukalemunlar İçin Müzik, Truman Capote, Remzi Kitabevi, 1990.

[6] Gökçenur Ç.

‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben


Uyuklayan kayalıkların bile

raks ettiği bilinen bir şeydir kuşlar arasında

 ‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben.*

*Kalbim, kaburgalarımın arasında küçük bir gök cismi, Üvercinka, 2019.

Aynı evrenin mahsulü ve tohumu aynı dünyanın mahsulleri ve tohumlarıyız. Gerçekliğimiz bu. Hakikat ise tek parça, ayrılmaz, bölünmez bir bütündür.

Var olamayacağı yere varınca mahsul, var olabileceği yere, toprağa, o daima doğurgan rahme, o emin ellere, onun bildiğine gömüp eker kendini. Faz geçişidir bu. Tıpkı sistemin toplam enerji seviyesinin kritik bir seviyeye geldiğinde faz geçişleri yapması gibi.

Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı

belki de bir evin tuğlası.

Kendini bil

Sen kendini bilmezsin 
Ya nice okumaktır

Yunus Emre

Cehalet, yani cahillik kendini, var olanı bilmemektir. ‘Bilgisizlikle’, az ya da çok bilip bilmemekle alakası yoktur. Kaldı ki birçok şeyi biliyor olabilirsin, yalayıp yutmuşsundur her şeyi, ama olsa olsa bilgi istiflemiş, bilgi depolamışsındır. Oysa kendini, var olanı bilmek; kendini, var olanı bir bütün olarak yargılamadan, kınamadan olduğu gibi bilip fark etmektir. Değilse uyurgezer bir şekilde körlemesine yaşıyorsundur. Cehalet, yani cahillik budur işte tam da şu an olmakta olan.

Kendini, var olanı bilmek; kendini, var olanı bahaneler üretmeden, haklı çıkmaya çalışmadan fark etmekle olur. Ve kendini, var olanı tek parça bir bütün olarak fark edip bilmek var olmanın kendisidir. Mevcut ve hazır olmanın.

Değilse yoksun!

İçindeymişim meğerse içimde olanın

I’m so afraid of peoples’s words.

They say everything so clearly:

And this is called dog, and that is called house,

And here is the beginning and the end is there.

Rilke

Kültür, yani anti-doğa, var olanın, mevcut ve hazır olanın etrafını kibirli olduğu kadar buyurgan, zorba, cahil anlam, değer ve kurallarla, simge ve imgelerle çevirip böylece kendini sözde güvenli bir alana kapatmaktan başka bir şey değil. İlk elden (ilkel) olanın dolaylanmasından söz ediyorum. İlk elden olanın yerine düşüncelere, inançlara, mitlere, şablonlara takılıp kalmış saplantılı, nevrozlu bir gerçekliğin ikame edilmesinden. Dünyanın sorgulanmayan verili bir şeye, gerçekliğe indirgenmesinden.

Jean Jacques Rousseau, iyi bilinen kitabı Toplum Sözleşmesi‘nde birisinin gelip bir arazi parçasının etrafını çevirerek burası benim demesinde sorun olmadığını; asıl sorunun diğerlerinin bunu kabul etmesinde olduğunu vurgular. Bizi mahveden de bu olmuştur. Toplum Sözleşmesi budur işte. Yapılıp edildiğimiz gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine biz yapıyoruz. Senin, benim dışavrumum toplum. Öyledir, buyuran dil de etrafımıza insanbiçimsel bir duvar örer. Çık çıkabilirsen artık. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” der, bütün mis kokulu çiçekler ona.

“Her şeyin bir kabul olarak değil, bir soru olarak anlaşılması gerektiğini” söylüyordu Nobel ödüllü Danimarkalı fizikçi Niels Bohr. Tabii, “bu şudur, şu budur” diye ahkam kesip doğal olanın etrafını çitlerle çevirmiş bir dilin (iletişimden çok dikte eder dil, buyurur ve kendinden emindir) içinde bunu yapmak çok zor. Verili bir dünya, gerçeklik o kadar içimize işlemiş ki… Zaten toplum da, dünyamız da senin, benim, hepimizin dışavurumu, yansıması, yukarıda söylemiştik.

Bir eşik cini olduğundan hiç kuşku duymadığım Rilke, bakın:
 
I’m so afraid of peoples’s words.
They say everything so clearly:
And this is called dog, and that is called house,
And here is the beginning and the end is there,

yani,

İnsanların sözlerinden çok korkuyorum
Her şey o kadar açık ve net ki onlar için:
Örneğin bu köpek, şu ev diyorlar,
İşte burası başlangıç, şurası da son
.

diyor.
 
Ah fırlatma rampam benim, kaçış çizgim aldım kalp hizama koydum seni, akıl hizama, kaçış çizgisi hizama, sen çok yaşa emi!

Anbean yeni, diri ve doğal olanı, şimdi, burada gürül gürül ve doludizgin akanı seçtim ben. Var olmaktan söz ediyorum, mevcut ve hazır olmaktan.

Quad (Hangi Noktaya ya da Nereye Kadar?), 1980 yılında, Samuel Beckett tarafından yazılıp ertesi yıl da televizyon için çekilmiş bir oyun. Oyunda, “belirli bir koreografik düzene sahip (…) olay mahali” bir karedir ve ‘sınırlı değerler sistemine’ karşılık gelir. Dört oyuncu vardır ve bunlar (1, 2, 3, 4), her biri kendi belirli güzergâhlarında ilerleyerek verili alanı arşınlar. Bizler de tıpkı Quad oyununda olduğu gibi sahneye girip verili bir alanı, dünyayı sorgulamadan, öylece kabul edip yaşıyor (?) ve ayrılıyoruz. Oyuncular değişiyor, seriler başlayıp bitiyor ama verili alan hiç değişmiyor. Yapılıp edildiğimiz, içinde dönüp, çırpınıp, debelenip durduğumuz gerçekliği/dünyayı yapıp ediyoruz çünkü. Şu an olmakta olan tam da bu. Ve bitecek, sonlanacak gibi görünmüyor. Peki, ne için ve nereye kadar

İçinde olduğumuz gerçeklik içimizde. İçindeymişim meğerse içimde olanın. Uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ediyorum işte yapılıp edildiğim gerçekliği.

Var olanı, gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma, yani olumlama ve değilleme yapmadan olduğu gibi, tek parça bir bütün olarak fark ettiğimde ise bir fark eden olurum. İçinde dönüp, debelenip, çırpınıp durduğum bu girdaptan uyanıp/dirilip doludizgin akan nehre/varoluşa dönerek var olurum. Var olmak, var olanı bir bütün olarak fark etmek, onu olduğu gibi bilmektir.

Var olanı, gerçeği, kendini bilmiyorsan var, mevcut ve hazır olduğunu kimse söyleyemez. “Mevcudiyetten sürgünlük” diyor bu duruma John Zerzan. Nizam verilmek üzere ne idüğü aslında belirli bir ‘ilerleme şablonu” uyarınca itile kakıla geçirildiğimiz bir nizamiyeden başka bir şey değil uygarlaşmak, modernleşmek. Zerzan’ın saptamasıyla “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi”… Bazen bir “deh” demenin kafi olduğu.


 

Modigliani: Varolanın cıvıldayışı

-Yıldırımdan korkmayan çocukların pekiyi yürüyüşü için üç kere: Hurra, hurra, hurra-
 
Ben doğuma atıldım ölümüne
ölüme atıldım doğumuna
ben yazı toprağına
ben ten bahçesine atıldım
aşkın dar boğazından geçtim
suyun rahle-i tedrisatından
bir ısıl hayvan idim
sevişiyordu dalgalarla gemiler
onların içinden
onların ahlakından geçtim
kendi canına kıydıkça kendini yaratan yıldızlar
patlayıp ummana yayılmış duygular gördüm
toprakla diyalektiğe girişmiş çiftçiler
aha işte ışıkla ahbap çavuş olmuş Modigliani
o süper Zerdüşt’ü gördüm ben
çiçeklerin havarisini
Güneş’in efradından
ötüşünü karatavuğun.
 
Düşünce yahnisi yiyip aşk çorbası içerek
yeni bir gökyüzü yapıyordu Modigliani
inanalım diye başka diyarlara
kanat çırpışını, bir serçe gibi cıvıldayışını koyuyordu tuvale
şimdi, burada var olmanın tuhaf sesini
kalbini, devrik bir cümle gibi atan
leoparın çevik adımlarını
iç içeyiz işte
Modigliani bunu yayıyordu aramıza
raks eden kaosu, sincabın neşesini
yaydan çıkmış arzunun vınlayışını.
 
Çok büyük küçücük
deryanın içindeyiz
mini minnacık devasa
kertenkeleler, eğrelti otları, şiirler sarmış etrafımızı
alt üste, üst altayız, kabuk kabuğa, et ete
aşk, meşk, salyangozlar
tek kale maç yapıyoruz biz bize, korkma
bunu koyuyordu Modigliani önümüze
imlasız bir gramer gibi doğduğumuz dünyayı
kuzeyi, batıyı
kendi canına kıyıp kıyıp kendini yaratmak asıl yurdumuzdur
katıp renklere ölümle dirimi sonsuzluğu koyuyordu içimize Modigliani
ışımaları, yerellikleri
büyük küçük patlamaları.
 
Benlik
her şeyin kendi avlusu ben diye kapısı olan
buradan gireriz birbirimize
başlarız öpüşmeye buradan
dünyaya çıkarız püfür püfür ne âlâ
dokunmak, o bizim göndere çektiğimiz en aşkın dilimiz
gezdirir zamanı aramızda bir dost gibi
resim çizmiyor aha işte soyunuyor Modigliani, hep üryan
nehirlerin gürül gürül ve doludizgin akışından başka bir şey görmedim üzerinde ben
tam tuttum, kavradım derken
avucumuzdan akıp giden dünyanın halidir, meali
her an kendi yasını tutup
her an kendi şölenini kutlayan
bir evren konduruyor tuvale, bak
gidip sevişiyor onunla
doğumun sesini çiziyor
kuzgunun ötüşünü, ölümün sessizliğini.
 
Üzerimizde gezinen ürpertiler
hayvanın uyanışıdır
Modigliani, koyuyor içimize uyanışı
dirilip uçuyoruz
kendi üzerimizde.
 
Modigliani, yaydıkça aramıza varoluşun cıvıldayışını
dünya, ha babam atıyor üzerinden ağırlıklarını
bi yeğni, bi yeğni oluyorum ki
bir iğne deliğinden bile geçebilirim artık
hurra, hurra, hurra!

Yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ettiğini fark ettiğinde bir fark eden olarak fark ettiğin gerçeklikten özgürleşip varolursun

Video: Hülya Özel Aydoğdu
https://ulueraydogdu.com/hulyali-kizin-bahcesi/

Aziz Kara, Nehirde Bahar’ın gözleri önünde adeta azizleşerek “Dünya, evren tek parça bir bütün. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Kendi kendine, kendi canına kıyabilmeli ki kendi kendine, kendini yaratabilsin. Kendi kendine, kendini varedebilme ki varolabilsin. Var ettikçe var olup var oldukça var eden bir organizmadan söz ediyorum. Var etmekle var olmanın ya da cana kıymakla yaratmanın aynı şey olduğundan”, diye konuşunca sahnede yeniden, yeniden tekrarlanan oyunun, perdede dönüp duran filmin, verili bir dünyaya şartlanmış zihninin, varoluşun ortasında ama varaoluşa yabancı, gürül gürül ve doludizgin akıştan kopmuş bir girdabın (hepimizin dönüp durduğu, çırpınıp, debelenip durduğu) tekrar tekrar gösterimi olduğunu fark edip varolan bu gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma yapmmadan tek parça bir bütün olarak olduğu gibi bildi Nehirde Bahar. Ve birdenbire sahne boşaldı kendiliğinden, perde beyazlaşıp başka bir dünyaya alamet bir açıklığa dönüştü zihni. Varolmak, varolanı fark etmekten başka bir şey değil, diye düşündü: Farkındalığındır, aha işte fark yaratacak olan!

Tek parça çoğulluk ya da self-organization

En büyük ölüm başka doğum yok!
Ne kadar toprak eder şu kertenkele acaba
kaç tane gül yetiştirir bir ceset?
Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı
belki de bir evin tuğlası?
Önümüzdeki şiirlere bakacağız artık.

Uzaktan, dışarıdan bakıldığında tek parça bir bütün olarak görünen dünyanın, yakınlaşınca, içine girince enva-i çeşit şeyleri, nesneleri, bedenleri, renkleri, şekilleri ve giderek anlam, değer ve kuralları içerdiği görülür. İşte bu muazzam içerik kucaklaşıp birleşerek tek parça bir bütün olarak dışavuruyor. Dünya, yapılıp edildiği içeriği böyle böyle yapıp ediyor. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var ediyor. Anbean bir altüst/üstalt oluş bu. İçdış/dışiç oluş. Tohummahsül/mahsultohum oluş…

Kendi kendine, kendisiyle beslenen; kendi kendine, kendi canına kıydıkça kendini yaratan; kendi kendine, kendini yarattıkça da kendi kendine, kendi canına kıyan bir şey, bir nesne, bir beden. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Varolamayacağı yere varınca mahsul, yani imkan ve kabiliyetlerini tüketince, kendini gidip varolabileceği yere tohum olarak gömüp eker. Toprağın üstündekiler bi çalım, bi çalım dolaşa dursunlar, aslında sonraki uzay-zaman düzenlemelerinin tohumlarından başka bir şey değiller.

Kendi kendine, kendi harmanlıyor dünya. Harman ola, harman ola… Övgüm harman yeri dünyaya, övgüm harman oluşadır.