Sıfırdan büyük en küçük sayı nedir?

Uluer Aydoğdu

Bir deney yapalım, hayali, düşünsel bir deney:

Olaylara sayılar verildiğini düşünün, sıfır da tekillik olsun. Tekillik bir olay değildir, sonsuz bir yoğunluk hali veya uzay-zamanın durduğu benzer bir şeydir. Bu durumda birisi “tekillikten sonraki ilk olay nedir” diye sorarsa, bu sorunun “sıfırdan büyük en küçük sayı nedir” sorusundan farkı yoktur. Böyle bir sayı yoktur, çünkü ne kadar küçük olursa olsun her kesir her zaman ikiye bölünebilir. Benzer şekilde bir ilk olay da yoktur.”

Nobel Kimya Ödüllü İlya Prigogine, Big Bang (Büyük Patlama)’ı görece bir tekillik olarak görüyordu çünkü öncesinin olduğunu düşünüyordu. Dengeden uzak dengeye. Ah, evet ölünün dirilişi.

Öyle görünüyor ki asla mutlak bir tekilliğe ya da uzay-zaman eşsizliğine ulaşamayız. Ne kadar geriye gidersek gidelim hep sonsuz bir şekilde geriye gitmiş oluruz ve her seferinde yine de elimizde sonsuz bir şekilde geriye gitmemiz gereken bir uzay-zaman kalır. Başka bir söyleyişle her bir uzay-zaman kendi özel bütünlüğü olan, diğerlerinden bağımsız, bütünüyle yeni, başka bir uzay-zamandır ve tam da bu yüzden tek, biricik ve eşsizdir ve kendi içinde yine kendi özel bütünlüğü olan, diğerlerinden bağımsız, bütünüyle yeni sonsuz uzay-zamanlar içerir. Diyeceğim, her kesir içinde sonsuz kesri barındırır, ya da Nietzscheci paradigma uyarınca “asla tamamlanamaz bir tamamlanmamışlık” söz konusudur.

Bir denklemim var – I have an equation

Uluer Aydoğdu

Uzak denge ürünü olmasına rağmen görece olarak daha az akışkan, yani daha düzenli ve dengede olan, yani daha az titreşen şeylerin, nesnelerin, bedenlerin ömrü daha uzundur. Örneğin kayalar, örneğin dünya, örneğin güneş…

Düşünelim: Kayaların, dünyanın, güneşin yapılıp edilmeleri çok uzun sürdüğünden hayatları da daha uzun olacaktır.

Öyleyse şöyle bir formül kurabiliriz: Doğumu uzun süren şeylerin, nesnelerin, bedenlerin, örneğin dağların ölümü de uzun sürer.

Şöyle de denilebilir daha az akışkan şeyler, örneğin, nesneler, bedenler ağırdan alıp zamana yayarlar kendilerini.

Ancak, yine de bütün şeyler, bütün nesne ve bedenler şartlı, biçimli ve zamanlı yapılanmalardır. Ne diyordu Nietzsche: Eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük. Yani düzen ve kaos ya da uyku ve uyanıklık ya da denge ve uzak denge mutlak olmayan iki uğrak yeridir. Diğer bir deyişle yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi yüzde yüz bir kaos da yoktur. Düzen ve kaos iç içedir.

Aha işte “Büyük Patlama” da zaten, sistem dengedeyken biriken enerjinin büyük bir tazyikle boşalarak yayılıp dağılmasıdır.

Ilya Prigogine (1977 Nobel Kimya Ödülü) de “Büyük Patlama“yı termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası olarak ele alır. Bir tekillik ya da başlangıç değildir.

I have an equation

Although it is a far balance product, the life of things, objects, bodies, which are relatively less fluid, more regular and in balance, ie less vibrating, is longer. For example rocks, for example the earth, for example the sun …

Let’s think: The rocks, the world, the sun will take longer to build and their lives will be longer.

So we can form an equation that: For example, the death of the mountains takes longer. Because their birth takes a lot of time.

It can be said that less fluid things, for example objects and bodies make themselves slowly and spread over to time.

However, all things, all objects and bodies are conditional, formal and timed configurations. What Nietzsche was saying : If our senses were good enough, we would see that a sleeping rock is the dancing chaos.
So order and chaos or sleep and wakefulness or balance and distant balance are two frequented non-absolute places. In other words, there is no one hundred percent order or one hundred percent chaos. Order and chaos are intertwined.

Here is The Big Bang is the discharging and distribution of the energy accumulated in the balance with a huge pressure.

Ilya Prigogine (1977 Nobel Prize in Chemistry) considers the Big Bang as any point of thermodynamic instability. It is not a singularity or beginning.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok

Ben kimim? Yanlış soru. Ben neyim? Aha işte, doğru soru bu. Gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, kokladığım, tattığım şeylerim ben, bütün bu şeylerin toplamı, bu şeylerden oluşan bir dünya. Fiziksel dünyanın bir parçası ve onunla çevrili. Videodaki kumrular gibi fiziksel bir beden, bir nesne, bir şey.

Dünyadan ayrı bir varlığım, varlığımdan başka bir dünya yok. Diğer şeyler, nesneler, bedenler gibi dünya hakkında bir dünyayım, dünyanın dibine düşmüş bir not ya da ana metin dünyaya açılmış bir parantez…

Karşılaştığım, koklaşıp öpüştüğüm, dokunduğum, yaslandığım, sırtımı dayadığım, üzerine bastığım, üzerimde gezinen, kavga ettiğim, dinleyip keyif aldığım, alıştığım ama ayrılınca deli gibi özlediğim şeylerin toplamıyım. Diğer bir deyişle bir dolu ben var bende, benden dışarı… Bunun ötesinde, berisinde herhangi bir şey yok. Varsa hayali ve kurgusaldır. Yanılsamadan, illüzyondan söz ediyorum. Tamam, yanılsama gerçektir, ama adı üstünde yanılsamadır. Zihinsel bir yapılanma.

Nesnel gerçeklikten kaçarken yakalandığımız girdaptan söz ediyorum. Dünya, o devasa cüssesine rağmen akıp giderken bu akıntının içinde ama akıntıyı görmezden gelen, akıntıya burun kıvıran, şiir kıvıran bir gerçelikten… Nesnel, fiziksel, yani ana metnin zihinsel kurgu ve kuruntulardan, sayıklamalardan bağımsız olduğundan… Ancak zihinsel bu yapılanmayı, gerçekliği aradan çekersek, insan diye bir varlık, onun varoluştan kopan ve giderek uzaklaşan tarihi, dolayısıyla da bu süreçte ortaya çıkan dilden sanata, bilimden kültürel varlıklara kadar devasa bir toplam ya da kesit ortadan kalkar. Bu anlamda hiçbir şekilde görmezden gelemeyeceğimiz hayali ve kurgusal bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Ana metinden sapmış bir metin bu, ama hep gözümüzün önünde durmalı! Değilse gerçekçi olamayacağımız kesin.

Kapılmış gidiyorum varoluşumun bahtına. Azgın akıntıda görece olarak daha düzenli, daha dengeli bir şeyim. Kaosun içinde daha az kaotik bir nesne, bir beden. Bütün şeyler, bütün nesneler, bütün bedenler, dünya dahil, gezegenler, yıldızlar, gökadaları dahil, akıntının pıhtılaşmış hallerinden başka bir şey değil. Belirip belirip kaybolan, kaybolup kaybolup beliren kabarcıklar, öbekleşmeler, toplamlar. Örneğin taşlar, kayalar ya da dağlar, daha düzenli ve dengede şeyler oldukları için, daha uzun ömürlüler, ama Nietzsche’nin de dediği gibi “eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı, uyuklayan bir kayalığın aslında raks eden kaos olduğunu görürdük”.

Öyleyse, dengenin ya da düzenin mutlak olmadığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Yüzde yüz bir düzen olsaydı hiçbir şey olmazdı. Şimdi, şu an bunu okuyor olmazdınız. Ben de bunları yazamazdım zaten. Başka bir söyleyişle etrafımızda gördüğünüz her şey uzak dengenin ürünü. Peki ve güzel. Demek ki bir zamanlar bir denge, bir düzen vardı. Öyleyse denge ve uzak denge, düzen ve kaos, uyku ve uyanıklık, kış ve bahar varoluş sahanlığında doğurgan birer rahim olan uğrak yerlerinden başka bir şey değil. Birbirinin anaları!

Baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın. Sonra küçük bir Big Bang (Büyük Patlama). Olan tam da budur baharda. Biriken enerji öyle bir tazyikle boşalır ki patlamaya benzer, oysa patlayan bir şey yoktur, yalnızca biriken enerji, gerginlik boşalıp yayılıyor, dağılıyordur. Bana ne diyemezsiniz. Tam da bu yüzden “Nisan, ayların en zalimidir”. Aferin T. S. Eliot’a. Tabii büyülü bir şey bu, ölünün dirilişi, uyanış, ayağa kalkmak… Big Bang (Büyük Patlama)’da zaten budur. O ilk anlardaki tazyikten dolayı patlama denmiştir. Diğer yandan 77 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine’ye göre de “Big Bang (Büyük Patlama), termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktasıdır”, başlangıç ya da tekillik ya da uzay-zaman eşsizliği (singularity) değil.

(Devam edeceğiz, çünkü bu toprak tam da eşeleneceğim türden)