Evcil düşürülüşümüzün zorba, kibirli ve cahil tarihi (III)

Dengedeyken madde sleepwalker (uyurgezer)’dir

Big Bang (Büyük Patlama), başlangıcın, tekilliğin, yani uzay-zaman eşsizliğinin (singularity) kanıtı sayılıyordu önceleri. Hatta, Stephen Hawking’in doktora tezi bu konudadır. Sonrasında ise bunun tam tersini düşünmeye başlayacak ve bu doğrultuda Stephen Hawking olacaktır. (http://aykiriakademi.com/dusunce-balonu/dusunce-balonu-gorus-analiz/herseyin-teorisi-burasi-sicrama-diyari-uluer-aydogdu)

1977 Nobel Kimya Ödüllü Ilya Prigogine de “Big Bang’i, termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası” olarak kabul eder. Burada biraz daha eşelenecek olursam: Big Bang (Büyük Patlama), baharı karşı konulmaz kılan bir enerji birikiminin ilk anlarda müthiş bir tazyikle boşalıp zamanla giderek azalan hızlarda yayılıp dağılmasıdır. Kışın ya da uykudayken biriken enerji baharda patlar, öyle değil mi? Ama anlaşılacağı üzere ortada patlayan bir şey yoktur, az önce de söylediğim gibi ilk anlardaki boşalma öyle tazyiklidir ki bu yüzden patlama denmiştir. Simetri kırılması, düzen bozulmasıdır olan. Denge, uzak dengeye doğru bükülmüştür. Uykudan birden bire fırlar ayağa kalkarsın. Aslında ölünün dirilmesidir bir anlamda da, ama daha çok batımı takip eden doğumdur. Nitekim, Nietzsche de, “eğer, duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük” diyerek dengenin aslında, aynı zamanda da uzak denge olduğunu söylemiştir. Düzen, mutlak bir düzen olmayıp için için ve dışın dışın kaostur da. Tersini düşünecek olursak, ah, evet azgın nehir de aynı zamanda düzenli ve dengede bir akıntıdır.

Ancak, “Dengedeyken madde kördür, çünkü zamanın oku yoktur”. İlya Prigogine, dengedeyken maddenin sleepwalker (uyurgezer) olduğunu özellikle vurgular ki bu durumu ‘var, ama yok, yok ama var’ şeklinde de ifade edebiliriz. Kapalı sistemlerin durumu tam da budur. İçeriden ve dışarıdan enerji akışları engellendiği için sistem var olan uyku ya da uyurgezerlik ve körlük durumunu sürdürme eğilimindedir. Bu yüzden, uygarlığımızın etos’unun, yani “kültürel değerler sistemi”nin tahmin edileceği üzere “eleştiriyi körelten” bir karakter taşımasına hiç şaşırmamak gerekir. Oysa ucu açık sistemlerde madde uyanık ve yakın/uzak çevresiyle dayanışmaya, işbirliğine, mübadeleye açıktır. Aynı zamanda da çevresindeki farklı değerler sistemine sahip olan ‘öbekleşmeleri’, ‘toplamları’ var olan düzene karşı bir tehdit olarak algılayıp görüldüğü yerde ezilmelidir sistematiği içinde değerlendirmez. Değerlendirmez çünkü uyanık olduğu için körlemesine, uyurgezer bir şekilde hareket etmez, tam tersine yeniliklerin, “ölümcül sıçramaların” tam da Marx’ın vurguladığı üzere ayrı anlam, değer ve kurallar dizinine sahip olanlar arasındaki karşılaşmalardan, çarpışmalardan doğacağını bilir. Hiç kuşkusuz “yaratma cesaretidir” bu. Yaratmak için cana kıymak gerekir. Yerleşik, verili olanın canına kıymak sahayı, sahneyi boş, beyaz bir sayfa yapıp bilinci yaratmaya kışkırtacaktır. Yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek / henüz zamanımız gelmedi diyor şair / ‘ilahi Eliot, daha ne zaman’ kabilesinden geliyorum ben.

Kaostan düzen doğar

Frijot Capra’nın Fiziğin Tao’su (Fritjof Capra, Türkçesi: Kaan H. Ökten, Arıtan Yayınevi, İstanbul, 1991) adlı kitabının alt başlığı ilginçtir: Şiva’nın Raksı.  Atom altı parçacıkların dansını Hint tanrısı Şiva’nın raksına benzeten Capra’nın, öncesinde yazdığı Şiva‘nın Raksı, adlı makalesinden çıkmıştır bu kitap (Yeni Bir Düşünce, Fritjof Capra, Türkçesi: Mustafa Armağan, Ağaç Yayıncılık, İstanbul, 1992). Dansla kaos arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir mi bilmiyorum ama Prigogine’den yola çıkarak dengedeyken kör olan maddenin uzak dengede uyanıp yakın / uzak çevresiyle dayanışmalara, işbirliğine giriştiğini biliyoruz. Ve burada bir düzen kırılması söz konusudur. Dengedeyken gerilen düzen büyük bir patlamayla (Big Bang) yayılıp dağılmaya başlar ki bu duruma uzak denge ya da kaos deriz.  

Diğer yandan Kaostan Düzene’de Weber, Prigogine’ye “Şimdi bilim, Şiva’nın dansıyla sembolize edilebilir mi?”, diye sorar. Prigogine, “Evet, Hintli bir arkadaşımdan, Şiva’nın bir elinde bir müzik aletini, bir davulu; diğerinde ise bir alevi tuttuğunu duymuştum. Alev, yok etme; davul ise yaratmadır. Ruh, hem yok etmeyi hem de yaratmayı birleştiriyor”, diye cevap verir. Weber’in, Lama Goinda gibi Budist bilim insanlarından aktardığı üzere “… Şiva’nın dönüştürmeci kozmolojideki dinamik prensip olarak algılanmasıyla” Prigogine ve Stengers’in “kaostan düzen doğar” şeklindeki yaratıcı kâinatının birbirinden çok da uzak olmadığını söylemek mümkün.

Valery’nin dediği gibi “zaman inşadır”. Burada ilginç bir bilgi verebiliriz: Doğumları, yani inşaları uzun süren şeylerin ölümleri de uzun sürer. Bu şeyler görece olarak katı, sert ve hareketsiz görünen şeylerdir. Bir başka deyişle düzenli, dengede şeylerden, nesnelerden, bedenlerden söz ediyoruz. Örneğin dağlar, kayalıklar. Ancak dışın dışın olmasa da için için gıvışdayıp raks ettiklerini söyleyebiliriz. Şunu söylemeye çalışıyorum: Düzen ile kaos iç içedir. Mutlak, yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi mutlak, yüzde yüz kaos da yoktur. Mutlak bir denge, yüzde yüz bir denge olsaydı hiçbir şey olmazdı, olmazdım, olmazdınız. Düzen kaosa bükülürken kaostan da düzen doğar. Şu anda kendi bedenlerimiz dahil etrafımızda gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içine çekip yediğimiz içtiğimiz her şey, her nesne dengedeyken gerilen enerjinin devasa bir tazyikle boşalıp yayılmasının, dağılmasının ürünü. Yukarıda demiştik Big Bang (Büyük Patlama) diye. Böyle denmesinin nedeni baştaki tazyikin şiddetinden dolayı. Değilse patlayan bir şey falan yok. Belki, ‘baharı karşı konulmaz kılan bir enerji biriktirir doğa, kışın’ dersem daha iyi anlaşılır. Ah, evet “ayların en zalimi” bu yüzden “Nisan”dır. Bana ne diyemezsin! Uyanıp ayağa kalkar, yani dirilirsin. Aha işte küçük bir büyük patlama.      

Parsifal’da ne deniyordu: “Zaman, burada uzaylaşıyor”.

Dirim ile ölüm iki kırılgan uğrak yeridir birbirinin tersten fotağrafı

Bütün her şeyi, her nesneyi, her bedeni, ilişkileri, etkileşimleri ve kuvvetleri uyumlu bir bütün kılacak bir sentez (her şeyin teorisi) ütopyadır. Çünkü bu, ancak her şeyi dengede tutarsanız olabilir ama denge ölüm halidir, tıpkı barış gibi hiçbir şeyin olmadığı. Düşünsenize mutlak, yüzde yüz bir denge olsa hiçbir şey olmazdı, olmazdım, olmazdınız. Tabii uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu da söylemeliyiz burada. Her şeyin vığıl vığıl gıvışdadığını, kımıldadığını söylüyorum. Kış, yüzde yüz, mutlak kış değildir. Denge, her şeyin görece olarak daha az kımıldayıp titreştiği fazdır (görebilen gözler onun, aynı zamanda da uzak denge, yani kaos olduğunu görüyor). Sonra, hobaaa, büyük bir patlama, boşalma da diyebiliriz… Sabahları uyanıp ayağa kalkmak, yani dirilmek küçük bir büyük patlama değildir de nedir!..

Biz burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz

Çilliplopom Diyarı

Biz burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz.

Biz burada, kötülüğü var edeceği için hiçbir şeye iyi demeyiz.

Biz burada, önemsize işaret edeceği için hiçbir şeye önemli demeyiz.

Biz burada her şeyi birbirine bağlayan ortak kalıpla ilgiliyiz. Ve bu kalıp uyarınca karmaşıklaştıkça daha çok, daha çok bağlanıyoruz birbirimize.

Kötülüğü mü yok etmek istiyorsun, iyiliği ortadan kaldır. İskambil kağıtları kulesidir bu! İkilikler üzerinden yükselip yapılanan. Ancak kağıtlardan bir tanesini aradan çekersem kule kendiliğinden yıkılır.

Şu bilinmeli: Birbirini ‘dışarılayan’ her şey aslında birbirini buyur edip içeriye alıyor, yani içeriliyor. Bu yüzden mutlak, yüzde yüz bir varlık/yokluk, ölüm/dirim, kış/bahar, düzen/kaos, uyku/uyanıklık, denge/uzak denge yok. Mutlak, yüzde yüz diye bir şey olsaydı hiçbir şey olmazdı.

Yolunda gitmeyen süreçler ve varoluşsal kimi şifreler (II)

Çatallanma eşiği

Uluer Aydoğdu

80’li yılların başında lise öğrencisiydim. Dünyanın jeolojik, biyolojik tarihi ile birlikte ‘insanbiçimsel’ anlam, değer ve kurallar üretimi de ilgimi çekiyordu. Annem, ortaokula başladığımda bir ansiklopedi (Hayat Ansiklopedisi) armağan etmişti. Zamanımın çoğunu ansiklopedinin başında geçiriyordum. Bir dağın ya da bir nehrin ya da güvercinlerin yalnızca dağ ya da nehir ya da güvercin olmadıklarını, tanımların sınırlandırmaktan, daha doğrusu indirgemekten başka bir işe yaramadığını bir yollu kavramıştım o yıllarda. Sonra, nasıl yeryüzü şekilleri varsa tıpkı onlar gibi varoluş şekillerinden başka bir şey değildik. Jeolojik oluşumlar gibi biyolojik ve sosyolojik oluşumlar da irili ufaklı ‘kabartı’ ya da çöküntü, yarık, vadi benzeri örgütlenmelerdi. Kendime bakarken bir tepeye ya da bir çöküntüye bakıyor gibi bakmak eğlenceli bir oyun olduğu kadar aynı zamanda da vücudumda, göğüs bölgemi kaplayan irili ufaklı kabartıları anlamamı kolaylaştırdı her şeyden önce. Önümde duran görece daha belirgin ve rahat olacağını düşündüğüm yaşamdan zor bir sürece itiliyordum adeta. Sanırım yaşamımdaki en önemli çatallanma eşiği/noktası da bu günlere rastlar. Öyleyse, o kabartıların bendeki etkisine daha yakından bakıp bir hatır soralım:

Burası önemli bir eşiktir ve Walter Benjamin’in de dediği gibi “eşikte, eşik cinleri bulunur” ve süreci kolaylaştırıcı sözler fısıldarlar insanın kulağına. Hoş, eşik cinlerinin neler fısıldadıklarını şimdi hatırlamıyorum, ama dengeden hızla uzaklaşıyordum. Bu sürecin yaşamımda temel bir rol oynadığına inanıyorum. Sanki bir yollu ‘dengeden uzak olası işleyiş düzeneklerinden’ birini seçmiştim. Yo, hayır, özellikle bunu istediğimi, en azından bilinç düzeyinde söyleyemem, ama bir eşikte olduğum kesindi. Aslında ‘kararsız’ bir durumdaydım ve önümde iki kararlı seçenek duruyordu. Ya dengede kalmaya çalışacaktım ya da çoktan dengeden uzaklaşmaya başlamış vücuduma uyup o süreç beni nereye taşırsa oraya doğru gidecektim. Ancak, az önce de dediğim gibi çok kararsızdım ve korkuyordum. Bu durumun,  seçeneklerden “hangisinin seçileceğini belirleyen dalgalanmalar” olduğunu ise çok sonra öğrenecektim. Diğer yandan ise “İkiye ayrılmalar bir simetri bozulması kaynağıdır”. Öyle ki tam da bu gibi durumlarda dengenizi yitirmeye başlıyordunuz ve “… genel olarak art arda oluşan bir ikiye ayrılma”lardan” yavaş yavaş ve hızlı hızlı geçmeniz gerekiyordu. Bu süreçler “… determinist kuşakları (çatallanmalar arasında) ve olasılıkçı davranış noktalarını (çatallanma eşikleri) birlikte bulundurur.”

BERFİN BAHAR DERGİSİ, Ekim 2012 / 176. sayı

Bir denklemim var – I have an equation

Uluer Aydoğdu

Uzak denge ürünü olmasına rağmen görece olarak daha az akışkan, yani daha düzenli ve dengede olan, yani daha az titreşen şeylerin, nesnelerin, bedenlerin ömrü daha uzundur. Örneğin kayalar, örneğin dünya, örneğin güneş…

Düşünelim: Kayaların, dünyanın, güneşin yapılıp edilmeleri çok uzun sürdüğünden hayatları da daha uzun olacaktır.

Öyleyse şöyle bir formül kurabiliriz: Doğumu uzun süren şeylerin, nesnelerin, bedenlerin, örneğin dağların ölümü de uzun sürer.

Şöyle de denilebilir daha az akışkan şeyler, örneğin, nesneler, bedenler ağırdan alıp zamana yayarlar kendilerini.

Ancak, yine de bütün şeyler, bütün nesne ve bedenler şartlı, biçimli ve zamanlı yapılanmalardır. Ne diyordu Nietzsche: Eğer duyularımız yeterince iyi olsaydı uyuklayan bir kayalığın raks eden kaos olduğunu görürdük. Yani düzen ve kaos ya da uyku ve uyanıklık ya da denge ve uzak denge mutlak olmayan iki uğrak yeridir. Diğer bir deyişle yüzde yüz bir düzen olmadığı gibi yüzde yüz bir kaos da yoktur. Düzen ve kaos iç içedir.

Aha işte “Büyük Patlama” da zaten, sistem dengedeyken biriken enerjinin büyük bir tazyikle boşalarak yayılıp dağılmasıdır.

Ilya Prigogine (1977 Nobel Kimya Ödülü) de “Büyük Patlama“yı termodinamik istikrarsızlığın herhangi bir noktası olarak ele alır. Bir tekillik ya da başlangıç değildir.

I have an equation

Although it is a far balance product, the life of things, objects, bodies, which are relatively less fluid, more regular and in balance, ie less vibrating, is longer. For example rocks, for example the earth, for example the sun …

Let’s think: The rocks, the world, the sun will take longer to build and their lives will be longer.

So we can form an equation that: For example, the death of the mountains takes longer. Because their birth takes a lot of time.

It can be said that less fluid things, for example objects and bodies make themselves slowly and spread over to time.

However, all things, all objects and bodies are conditional, formal and timed configurations. What Nietzsche was saying : If our senses were good enough, we would see that a sleeping rock is the dancing chaos.
So order and chaos or sleep and wakefulness or balance and distant balance are two frequented non-absolute places. In other words, there is no one hundred percent order or one hundred percent chaos. Order and chaos are intertwined.

Here is The Big Bang is the discharging and distribution of the energy accumulated in the balance with a huge pressure.

Ilya Prigogine (1977 Nobel Prize in Chemistry) considers the Big Bang as any point of thermodynamic instability. It is not a singularity or beginning.