Biz burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz

Çilliplopom Diyarı

Biz burada, yok’u akla getireceği için hiçbir şeye var demeyiz.

Biz burada, kötülüğü var edeceği için hiçbir şeye iyi demeyiz.

Biz burada, önemsize işaret edeceği için hiçbir şeye önemli demeyiz.

Biz burada her şeyi birbirine bağlayan ortak kalıpla ilgiliyiz. Ve bu kalıp uyarınca karmaşıklaştıkça daha çok, daha çok bağlanıyoruz birbirimize.

Kötülüğü mü yok etmek istiyorsun, iyiliği ortadan kaldır. İskambil kağıtları kulesidir bu! İkilikler üzerinden yükselip yapılanan. Ancak kağıtlardan bir tanesini aradan çekersem kule kendiliğinden yıkılır.

Şu bilinmeli: Birbirini ‘dışarılayan’ her şey aslında birbirini buyur edip içeriye alıyor, yani içeriliyor. Bu yüzden mutlak, yüzde yüz bir varlık/yokluk, ölüm/dirim, kış/bahar, düzen/kaos, uyku/uyanıklık, denge/uzak denge yok. Mutlak, yüzde yüz diye bir şey olsaydı hiçbir şey olmazdı.

Şiirden Hisse-Uluer Aydoğdu

Kalbim, ağır işçim, sevgilim-Onur Behramoğlu

Kalbi varsa yolun, yürü, kadim bir şiirdir, hatta ayet, neye sayarsanız artık…

Aha işte Onur Behramoğlu, kalbi olan bir yolu yürüyor, yürürken rastlaştığı, karşılaştığı, çarpıştığı şeylerle, nesnelerle, ben’lerle ölümcül sıçramalara girişiyor. Verili, yerleşik bir dilin mağlubu değil, aksine icabında bir tırtıl, icabında bir savaşçı, icabında rüzgar olabilen bir go taşı gibi durumlar yaratıp durumlara göre hareket ediyor. Tam da buradan verili dile baskı uyguluyor. Daha ilk dizelerden itibaren,

“seni ben her yerinden öperim”

sahra çölünden, binbir gecenden, orandan

arzın merkezinde çekirdek çatlar

kuşlar havalanır ağaçlarımdan”,

bunu hissediyorsunuz.

Kalbim, ağır işçim, sevgilim*, kalbi olan, yalnızca kalbi mi, hayır, aynı zamanda da aklı, bilinci, içgüdüleri olan ve evcil düşürülmemiş bir ben’in yapıp ettiği yeni, cesur bir dünyanın şiiri… Nesnel, fiziksel gerçekliğin ötesine, hâşâ, herhangi bir anlam, değer ve kural koymadan. Zihinsel, yani hayali ve kurgusal oyunlardan uzak bir deneyim ve yaşantılar toplamı, bir bütün.

Hokkabazlıklara, cıvıklıklara girişmeyen bir şiirden söz ediyorum.  Nesnel, fiziksel dünya hakkında bir şiir bu. Ve asla imgevelemeden.

Bir karınca, bir salyangoz ya da bir tırtıl olmak ne demek bilmiyorsan girinti ve çıkıntılarının içindeki çıkıntı ve girintileri nereden bileceksin. Kuytular, ücralar ne ki, üzerinden atlayıp geçersin farkında olmadan.  Dünyanın girinti ve çıkıntılarını arşınlıyor Onur Behramoğlu işte. Üzerinden atlanan incelikleri, duyarlılıkları, esintileri, kıvrımları, bükülmeleri, tümsekleri, çöküntüleri, kabartıları,  ışıma ve ısınmaları…

Her bir çakıl taşını aşmaya çalışan, her kuytu ve ücrayı yoklayan bir şairin adımları diğerlerinin adımlarından farklı olacaktır kuşkusuz.

Ve daha uzundur yürüdüğü, hatta sonsuzdur.

* kalbim, ağır işçim, sevgilim, Onur Behramoğlu, Kırmızı Kedi Yayınevi,

   İstanbul, 2019.

https://odatv.com/turkiye-haramilerin-elinde-yine-de-guzelligini-korumak-icin-diklenen-bir-ulke-04061907.html


Onur Behramoğlu’nun ilk şiiri Denizsuyukâsesi’nde yayımlanmıştı, bunu da anlamlı ve değerli bir not olarak buraya iliştiriyorum.

DENİZSUYUKÂSESİ – YAZ 2019 – SAYI 48 – pdf

DENİZSUYUKÂSESİ – YAZ 2019 – SAYI 48 – pdf

Karıncanın, saksağanın, vaşağın bedeni dışında anlam, değer ve kuralları yoktur. Yoktur, çünkü balinanın bedeni anlam, değer ve kuralların kendisidir. Aha işte ortada somut, fiziksel ve nesnel bir beden varken, onun ötesinde, yanında, içinde, üstünde, altında anlam, değer ve kural arama ve bulma işi mi, metafiziktir. Öyleyse, geçmiş olsun.   


Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar…

“Merkezlerin çözülmeye, dağılmaya başlaması ile ‘büyük adamların’, büyük sanatçıların devri bitti. Şimdi herkes ‘büyük adam’, herkes kendi bütünselliği içinde büyük düşünür, büyük sanatçı ya da “megaproje”… Giderek güçlenen bir ağ oluşumu söz konusu ve bu akışın herhangi bir noktasında yer alanlar arasında artık önemli ya da önemsiz ayrımı yapmak imkânsız. Varoluşta önemli olan tek bir şey var: Dolaşım ya da akış ve oluşlar…

Şiir de dolaşımdır, akış ve önemli olan şiirin dolaşımı, değiş tokuşudur. Ben sana bir şiir okuduğumda sen de bana bir şiir okursun. Hobaaa… Potlatch!

Potlatch, unutulmuş bir şey! Kızılderililer, verilen armağana (gift) sessiz kalmazlardı, karşılığında bir şey verirlerdi hiç tereddüt etmeden. Marcel Mauss -işbölümü teorisini ortaya atan Emile Durkheim’ın yeğeni ve çalışma arkadaşı- The Gift (Armağan) adlı kitabında “potlatch’ı bölünmenin olumsuzlanması, bütünün onaylaması” olarak görür. “Bu”, der Mauss potlatch için, “hiç kimsenin dışlanmasına gerek olmayan -ya da dışlanması imkânsız- ilk yuvarlak masaydı.” Potlatch, Mauss’a göre Altın Çağ’ın bir yankısıdır da aynı zamanda. Buraya bir parantez açarsak: 1930’de Luis Bunuel’in çektiği L’age Do’r (Altın Çağ) filmi örneğin… Modern zamanlara küfürdür,  varoluştan kaçarken yakalandığımız girdaba esaslı bir karşı çıkış.

Potlatch, hiç de yabancı olmadığımız bir alışveriş biçimi aslında. Nefes alırken az önce aldığım nefesi vermek zorundayım. Aldığımı vermekten, verdiğimi almaktan söz ediyorum. Son derece karmaşık ve bilmem kaçıncı nesil bir bedenin yapıp ettiği işten… ‘Ben’ denilen şeyin bu alışverişte bir dahli yoktur. Beden, kendi kendine nefes alıp verir.

Bir şiiri, şiir katına yükselten bir akış var öyleyse, bir dolaşım, bir değiş tokuş. Bu akışı elinde tutanların sınırlı oluşu kuşkusuz akışın yönlendirilmesini kolaylaştırır. Böylece içinden geçilmesi gereken kodlar oluşur. Örneğin iyi-kötü şiir kodu.

‘Şiir rahipliğine’ soyunan kimi şair ve dergi şiirin koruyucusu havasındalar, ama geçti onların pazarı. Anbean bütün anlam, değer ve kuralları yok eden “her şeyi yadıysan ruh” iş başında… Hem Özyapım hem de Özyıkım’dır varoluş. Her an kendi şölenini kutlayıp her an kendi yasını tutan… Komünist Manifesto’daki şu ifade, söylemeye çalıştığım şeyi en yalın ve şiirsel şekilde söylüyor: “Her şey dağılıyor, merkez yerinde durmuyor.”

Bu satırlar on sene öncesinden. Mühür dergisinin Mart-Nisan 2009 tarihli 24. sayısında yayımlanan Dolaşımı-İnternet, adlı yazımdan.Buradayım. Bahar bahar baharıyorum:

İnternet öncesi “bir yerden, belirli merkezlerden çok yere, her yere” anlam, değer ve kurallar üretimi, dağıtımı, dolaşımı şimdilerde merkezlerin dağılmaya başlaması ile “çok yerden, her yerden çok yere, her yere” şeklinde eviriliyor. Ağ dolaşımı katmansız, merkezsiz ve doğrudan olduğu için hiyerarşik, tekelci anti pazarlar (kapitalist) için hiç kuşkusuz tehdittir. Dünyanın herhangi bir yerinde yazılan bir şiir anında dolaşıma girip bir an’da hiçbir merkezi karar alıcı’nın süzgecinden geçmeden her yere yayılabiliyor, düşünsenize.

Düşünce demişken söyleyeyim, düşünmek, taşınmakla sıkı sıkıya bağlı bir edimdir. Yani düşündüğünüzde var olan konumunuzdan başka bir yere taşınırsınız. Değilse ezber!

Hep akışlar vardır, sürekli akışlar. Durmak bilmeyen bir araya gelmeler, birbirinin içinde erimeler, birbirine blok oluşturmalar, ısınmalar, ışınmalar… Şimdinin şekli şemalı öncekine benzemez, feodal anlam, değer ve kurallar kapitalist anlam, değer ve kurallardan farklıdır tıpkı köylerde konuşulan dilin şehirlerde konuşulan dilden farklı olması gibi ya da bir delikanlının giyim tarzı yetişkin birisinin giyim tarzına benzemez. Akışlara blok koyan pıhtılaşmaların yanı sıra akışları geçiren yapılanmalar da vardır… İnsanlar akışların kendi üzerlerinden geçmesine ya izin verirler ya da akışları engellerler, ancak her iki durumda da akışların sürekliliği esastır. Deleuze’e gidip sorsak insanların en çok korktuğu şeyin sel olduğunu söyleyecektir hemen. Doğru, akışın (varoluş doludizgin ve azgın bir akıştır) bizi savurup sürüklemesinden korkarız. Ama nafile; akışlar pıhtılaşmaların, yapı ve kurumların, anlam, değer ve kuralların arasından, içinden, altından, üstünden akıp geçer her defasında aşındırıp var olanı yeniden yapılandırarak. Yıkılıp gideriz hep, yok olup gideriz, ancak varoluş sürer, oluşur durur her defasında yeniden, var olur.

“Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı?

Soru bu ve hayati…

Denizsuyukâsesi – YAZ 2019 – SAYI 48 – Nehir – Hakan Savlı

hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
sana sevmek desem anlamı var mı
bazen ne kadar gereksiz kelimeler
belki içinden bir nehir geçen
bir kente gideriz 
aklımda bir filimden kırık bir replik
‘Orada bizi kimse bulamaz’
iyi bir kadın açar kapıyı
mutluluk çocuk gibi dolanır çevremizde
 
orada dünyanın bir karış  ötesinde
bir bankta otururuz, Paris, Paris olalı
yağarmış bu yağmur sessiz sedasız
çatıda tozlar arasında bir serçe
bir kız Modigliani’yle tozları siler
bir masa kurulmuş - orda belki ağlarım-
oturmuş beklermiş beni ölen arkadaşlarım
orda konuşamazsam beni yalnız bırakma 
Hakan yorgun biraz, dinlensin… de onlara
 
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun çocukluğa yenildiğimi
sen, bana :  dönüşü olmayan nehir
bana her gün üç kez sesini söyle
uyanınca hemen sesini söyle
sığındım yalnızlığa ve acıyı kullandım
bunları yazmak için hayatta kaldım
ama  hayat bana suçlayarak bakıyor
çocuklar öldürüldü, hiçbir şey yapamadım.
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
ıslak iskele kokusunda uyansak
bir rüya bulsam bıraksam suya 
bunu sana yazdığımı kimse bilmese
bana hayatın güzel yanını söyle
domates fideleri, yaz akşamları
gibi basit küçük dürüst sözcükler
sen bana uykumda su sesi nehir
beni dünyanın güzel olduğuna inandır.
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
ağ değil ellerimdeki
derinliğin şarkısı
yok olmuş piyadeler
bir sürü küçük fil düşmüşler yola
kaybetme korkusuyla kol kola
ben orada elimde bir kızılay pulu
Dümbüllü gelse bulamaz yolu
ağlayınca martıları hatırladın mı
yani hiçbir şey
 
ve orada dünyanın bir milyon yıl ötesinde
bir sokakta ikimiz,  Paris, Paris olalı
nasıl söylesem…
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun yıldızlardan geldiğimi
sen, bana :  karanlığı bilmeyen nehir
bana bugün iki kez mektup yaz
bana bugün mektupla bir şarkı söyle
uyanınca hemen adımı söyle
sığındım derinliğe ve acıyı kullandım
gökyüzüne bakmak için hayatta kaldım
ama hayat bana yabancı bir dil
daha önce söyledim, hiçbir şey yapamadım
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
eski bir sokaktan denize baksak
seni her cuma yeniden bulsam
ama seni bulduğumu kimse bilmese
bana hayatın gizli adını söyle
taş sokak, melodika gibi sözcükler söyle
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
denizin dibinde duysam sesini
su altında hüzünle yağsa kar
bir tamirci kılığında dolaşsam evreni
bozulmuş gibi dünyada klimalar
ağaçlardan inse yüz tane maymun
her biri bir muz getirse sana
seni güldürüp kendime kaçsam
 
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun işte akşam serinliğini
küçük bir kız ağlayarak yapıyor
sen bana acısını söyleyen nehir
bana gözlerinle susmayı söyle
gözlerine bakmak için hayatta kaldım
ama hayat zarafetle ölüm saçıyor
 
sen, bana: dönüşü olmayan nehir
beni dünyanın güzel olduğuna inandır

Denizsuyukâsesi – YAZ 2019 SAYI 48 – NÂZIM HİKMET VE YALÇIN KÜÇÜK – OSMAN ÇUTSAY

“Buradaki sorumuz şu: Yaşadığı zamanı aşan kaç yazarımız var? Daraltarak yineleyelim, 21’inci yüzyılda olduğumuzu unutmadan: Henüz başlarında sayılırız 21’incisinin, tamam, ama 20’nci yüzyılı aşabilmiş kaç yazarımız var? Kendisine kalanı, hazır bulduğunu yani, darmadağın eden ve kendisinden sonrasını da damgalayabilen kaç düşünürümüz, yazarımız var? İlk bakışta “İşte o!” diyebileceğimiz kadar özgün ve etkili kaç yazarımız var? Kaç aydınımız?

İki.

Biri geçen yüzyıla bir bıçak gibi girmişti ve hâlâ rüzgârını hissediyoruz. Eskitilemiyor. Diğeri, Türkçeden, yüzyılın son çeyreğinde bir bıçak gibi çıkmıştı ve hâlâ aramızda; rüzgârı yüzümüzde, sırtımızda.

İki genç devrimci bunlar, iki yazı ustası. Nâzım Hikmet ve Yalçın Küçük, Türkçenin yazı dünyasında, geçen yüzyıldan bu yüzyıla etkisi derinleşerek süren iki benzersiz müdahaledir. İki doruk. Başkalarıyla karıştırılamayacak kadar özgün ve ileri zamanlar üzerinde de etkili.”