Evrende var olan her şey, her nesne, her beden emekçidir

Kalp üstünde bir kuş öter devrim deyü deyü.

Sartre, “insan asla bilemeyeceği bir hakikatin işçisidir”, diyordu. Ah, evet dünyadan yıldızlara, yıldızların etrafında dönen dünyalardan meteorlara, kuyruklu yıldızlara, her bir toz zerresine, kuarklardan elektronlara, moleküllere, arılardan çiçeklere, insanlara, yağmur damlalarından buğday tanelerine, damlaya damlaya daha büyük, daha yoğun ve karışık bir damla olan bir damla suya, mikrop ve makroplardan toprağın üstünde ve altındakilere, şimdi, şu an mahsul olup var olamayacağı vakte varınca kendini var olabileceği yere, toprağa, o doğurgan rahme, onun bildiğine, onun şefkatine bir tohum olarak gömüp ekeceklerden çoktan mahsul olmuş tohumlara kadar, evrende var olan her şey, her nesne, her beden emekçidir.

Dünyaya katıldım bir kere

dünya bana katıldı.

‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben


Uyuklayan kayalıkların bile

raks ettiği bilinen bir şeydir kuşlar arasında

 ‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben.*

*Kalbim, kaburgalarımın arasında küçük bir gök cismi, Üvercinka, 2019.

Aynı evrenin mahsulü ve tohumu aynı dünyanın mahsulleri ve tohumlarıyız. Gerçekliğimiz bu. Hakikat ise tek parça, ayrılmaz, bölünmez bir bütündür.

Var olamayacağı yere varınca mahsul, var olabileceği yere, toprağa, o daima doğurgan rahme, o emin ellere, onun bildiğine gömüp eker kendini. Faz geçişidir bu. Tıpkı sistemin toplam enerji seviyesinin kritik bir seviyeye geldiğinde faz geçişleri yapması gibi.

Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı

belki de bir evin tuğlası.

Yapılıp edildiğin gerçekliği uyurgezer bir şekilde körlemesine yapıp ettiğini fark ettiğinde bir fark eden olarak fark ettiğin gerçeklikten özgürleşip varolursun

Video: Hülya Özel Aydoğdu
https://ulueraydogdu.com/hulyali-kizin-bahcesi/

Aziz Kara, Nehirde Bahar’ın gözleri önünde adeta azizleşerek “Dünya, evren tek parça bir bütün. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Kendi kendine, kendi canına kıyabilmeli ki kendi kendine, kendini yaratabilsin. Kendi kendine, kendini varedebilme ki varolabilsin. Var ettikçe var olup var oldukça var eden bir organizmadan söz ediyorum. Var etmekle var olmanın ya da cana kıymakla yaratmanın aynı şey olduğundan”, diye konuşunca sahnede yeniden, yeniden tekrarlanan oyunun, perdede dönüp duran filmin, verili bir dünyaya şartlanmış zihninin, varoluşun ortasında ama varaoluşa yabancı, gürül gürül ve doludizgin akıştan kopmuş bir girdabın (hepimizin dönüp durduğu, çırpınıp, debelenip durduğu) tekrar tekrar gösterimi olduğunu fark edip varolan bu gerçekliği yargılamadan, karşılaştırma yapmmadan tek parça bir bütün olarak olduğu gibi bildi Nehirde Bahar. Ve birdenbire sahne boşaldı kendiliğinden, perde beyazlaşıp başka bir dünyaya alamet bir açıklığa dönüştü zihni. Varolmak, varolanı fark etmekten başka bir şey değil, diye düşündü: Farkındalığındır, aha işte fark yaratacak olan!

Tek parça çoğulluk ya da self-organization

En büyük ölüm başka doğum yok!
Ne kadar toprak eder şu kertenkele acaba
kaç tane gül yetiştirir bir ceset?
Ne kadar rahmetli olacak şu bedenim, hı
belki de bir evin tuğlası?
Önümüzdeki şiirlere bakacağız artık.

Uzaktan, dışarıdan bakıldığında tek parça bir bütün olarak görünen dünyanın, yakınlaşınca, içine girince enva-i çeşit şeyleri, nesneleri, bedenleri, renkleri, şekilleri ve giderek anlam, değer ve kuralları içerdiği görülür. İşte bu muazzam içerik kucaklaşıp birleşerek tek parça bir bütün olarak dışavuruyor. Dünya, yapılıp edildiği içeriği böyle böyle yapıp ediyor. Kendi kendine, kendini var ettikçe var olup, var oldukça da kendi kendine, kendini var ediyor. Anbean bir altüst/üstalt oluş bu. İçdış/dışiç oluş. Tohummahsül/mahsultohum oluş…

Kendi kendine, kendisiyle beslenen; kendi kendine, kendi canına kıydıkça kendini yaratan; kendi kendine, kendini yarattıkça da kendi kendine, kendi canına kıyan bir şey, bir nesne, bir beden. Kendi kendine, kendinin tohumu, mahsulü, doğurgan rahmi. Varolamayacağı yere varınca mahsul, yani imkan ve kabiliyetlerini tüketince, kendini gidip varolabileceği yere tohum olarak gömüp eker. Toprağın üstündekiler bi çalım, bi çalım dolaşa dursunlar, aslında sonraki uzay-zaman düzenlemelerinin tohumlarından başka bir şey değiller.

Kendi kendine, kendi harmanlıyor dünya. Harman ola, harman ola… Övgüm harman yeri dünyaya, övgüm harman oluşadır.

Tohum, doğurgan rahim ister!

Uluer Aydoğdu

Çöküşün kaotik kalbinden ortaya çıkarak büyüyüp gelişmek isteyen ve kendini bilen yeni, cesur, ilk’el, yani dolaylanmamış, etrafı bir yığın imge ve simgelerle çit’lenerek nefes alıp veremez hale getirilmemiş bir dünyanın şimdi, buradaki tezahürü, sureti olmak istiyor musun, istemiyor musun, mesele budur artık! Yani, içeriden ve dışarıdan enerji akışlarına ihtiyaç vardır. Aha işte, 1977 Nobel Kimya Ödüllü ‘eşik cini’m “Ilya Prigogine, 1960’larda klasik sonuçların yalnızca toplam enerji seviyesinin her zaman korunduğu kapalı sistemler için geçerli olduğunu göstererek termodinamikte bir devrim yaratmıştı”. Peki ve güzel “Sistemin içine ya da dışına yoğun bir enerji akışına imkan verilirse (yani sistem denge durumundan uzaklaştırılırsa), mümkün tarihsel sonuçların sayısında ve tiplerinde büyük bir artış gözlenecektir.”

Tamam, buraya bir ‘geçiş taksimi’ koyabilir miyim? Evcil düşürülmektense gözden kaybolan Neandertaller’dir benim atalarım. Başka yazılarda söylemiştik bunu, ama tekrarlamak da fayda var. “Doğa ve insanları tahakküm altına almanın ve bu tahakkümün arkasındaki araçsal aklın uygarlığın en derin katmanlarından kaynaklandığını” görebilen Horkheimer, geç gelmiş bir Neandertal’dir, örneğin. Sonra, “insanın kendisini doğuran Doğa Ana’yı reddettiğini ve bu hareketin bizatihi boyun eğmeye giden yolu açtığını” bütün açıklığıyla gösterir, bir ‘eşik cini’ olduğundan hiç kuşku duymadığım Bataille, hürmetler. Tabii, “mevcudiyetten sürgüne” gönderilmeye, kibirli, zorba ve cahil bir kendini bilmezliğin (kendini bil) özü gürlüğümüzü budama, kundaklama, hadım etme hareketlerine karşı tarihte birçok direniş oldu. Ancak tohum hiçbir şeydir, atıldığı toprak, ortam, çevre onu yeşertebilecek imkân ve kabiliyetlerden yoksunsa…

Bu arada, John Zerzan’ın, Makinelerin Alacakaranlığı’nda son on-on iki bin yıldır “katı olan her şey buharlaşmıyor”, daha çok “her zaman olduğu haliyle kalıyor” demesi de çok önemli, hayati bir noktaya dikkat çekiyor. Tekrarlayacağız ama içeriden ve dışarıdan enerji akışlarının engellendiği kapalı sistemlerde, sistemin toplam enerji seviyesi hep aynı, sabit kaldığı için, herhangi bir faz değişimini tetikleyebilecek kritik seviyeye gelemez ve doğal olarak sistem stabil kalır. Şunu söylemeye çalışıyorum: “Ahlaki ve entelektüel iflasın eşiğinde”ki bir toprakta yenilikçi, ilerici bir tohum çalışmaz, çalışamaz. Tohuma su, mineral, yani enerji verip yeşertecek bir ortam, çevre, toprak lazımdır. Bir ağaç, dallar, yaprak ve meyvelerden daha fazlasıdır, içinde gömülü olduğu toprak, toprağın yer aldığı ortam, çevre… Hepsinin gömülü olduğu bir alandan söz ediyorum. Görünmese de aslında son derece fiziksel, nesnel bir şeydir bu alan. Bir ağ, matris, doğurgan rahim…