Denizsuyukâsesi – YAZ 2019 – SAYI 48 – Nehir – Hakan Savlı

hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
sana sevmek desem anlamı var mı
bazen ne kadar gereksiz kelimeler
belki içinden bir nehir geçen
bir kente gideriz 
aklımda bir filimden kırık bir replik
‘Orada bizi kimse bulamaz’
iyi bir kadın açar kapıyı
mutluluk çocuk gibi dolanır çevremizde
 
orada dünyanın bir karış  ötesinde
bir bankta otururuz, Paris, Paris olalı
yağarmış bu yağmur sessiz sedasız
çatıda tozlar arasında bir serçe
bir kız Modigliani’yle tozları siler
bir masa kurulmuş - orda belki ağlarım-
oturmuş beklermiş beni ölen arkadaşlarım
orda konuşamazsam beni yalnız bırakma 
Hakan yorgun biraz, dinlensin… de onlara
 
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun çocukluğa yenildiğimi
sen, bana :  dönüşü olmayan nehir
bana her gün üç kez sesini söyle
uyanınca hemen sesini söyle
sığındım yalnızlığa ve acıyı kullandım
bunları yazmak için hayatta kaldım
ama  hayat bana suçlayarak bakıyor
çocuklar öldürüldü, hiçbir şey yapamadım.
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
ıslak iskele kokusunda uyansak
bir rüya bulsam bıraksam suya 
bunu sana yazdığımı kimse bilmese
bana hayatın güzel yanını söyle
domates fideleri, yaz akşamları
gibi basit küçük dürüst sözcükler
sen bana uykumda su sesi nehir
beni dünyanın güzel olduğuna inandır.
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
ağ değil ellerimdeki
derinliğin şarkısı
yok olmuş piyadeler
bir sürü küçük fil düşmüşler yola
kaybetme korkusuyla kol kola
ben orada elimde bir kızılay pulu
Dümbüllü gelse bulamaz yolu
ağlayınca martıları hatırladın mı
yani hiçbir şey
 
ve orada dünyanın bir milyon yıl ötesinde
bir sokakta ikimiz,  Paris, Paris olalı
nasıl söylesem…
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun yıldızlardan geldiğimi
sen, bana :  karanlığı bilmeyen nehir
bana bugün iki kez mektup yaz
bana bugün mektupla bir şarkı söyle
uyanınca hemen adımı söyle
sığındım derinliğe ve acıyı kullandım
gökyüzüne bakmak için hayatta kaldım
ama hayat bana yabancı bir dil
daha önce söyledim, hiçbir şey yapamadım
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
eski bir sokaktan denize baksak
seni her cuma yeniden bulsam
ama seni bulduğumu kimse bilmese
bana hayatın gizli adını söyle
taş sokak, melodika gibi sözcükler söyle
 
hiçbir şey istemem yaşamak için
sesini duysam yeter
denizin dibinde duysam sesini
su altında hüzünle yağsa kar
bir tamirci kılığında dolaşsam evreni
bozulmuş gibi dünyada klimalar
ağaçlardan inse yüz tane maymun
her biri bir muz getirse sana
seni güldürüp kendime kaçsam
 
suda otlar çalılar akıp giderken
görüyorsun işte akşam serinliğini
küçük bir kız ağlayarak yapıyor
sen bana acısını söyleyen nehir
bana gözlerinle susmayı söyle
gözlerine bakmak için hayatta kaldım
ama hayat zarafetle ölüm saçıyor
 
sen, bana: dönüşü olmayan nehir
beni dünyanın güzel olduğuna inandır

Modigliani -Şimdi, burada oluşanın cıvıldayışı-

Uluer Aydoğdu

-Yıldırımdan korkmayan çocukların pekiyi yürüyüşü
doğanın fiyakalı dilini emer bahçelerden-

Ben doğuma atıldım ölümüne
ölüme atıldım doğumuna
ben yazı toprağına
ben ten bahçesine atıldım
aşkın dar boğazından geçtim
suyun rahle-i tedrisatından
bir ısıl hayvan idim
sevişiyordu dalgalarla gemiler
onların içinden
onların ahlakından geçtim
kendi üzerine çökmüş yıldızlar
patlayıp kırmızı cücelere dönüşmüş duygular gördüm
toprakla diyalektiğe girişmiş çiftçiler
ışıkla ahbap çavuş olmuş gönüller
köprü yoktu ama bir köprüden geçiyordu Modigliani
orada, süper Zerdüşt’ü gördüm ben
çiçeklerin havarisini
Güneş’in efradından
ötüşünü karatavuğun
ben feleğin çemberini
çemberin feleğini gördüm.

Haz ve acı içinde
düşünce yahnisi yiyip aşk çorbası içerek
yepyeni bir gökyüzü yapıyordu Modigliani
inanalım diye başka diyarlara
kanat çırpışını koyuyordu
demokrasinin sesini
devrik bir cümle gibi atan kalbini.


Modigliani, tahtaya
tragedyanın doğuşunu çiziyordu
çok yakınız birbirimize kuş uçuşu
hiç de uzak değildir insan ile küf mantarları
onlar da yer içer
çoğalır ve ölür onlar da
Modigliani bunu yayıyordu aramıza
raks eden kayalıkları, sincabın kalbini
yaydan çıkmış arzunun vınlayışını.

Çok büyük küçük
bir havuzun içinde
mini minnacık devasa
kertenkeleler, eğrelti otları, şiirler
iç içe, kabuk kabuğa
aşk, meşk, salyangozlar
korkma, tek kale maç yapıyoruz biz bize
bunu koyuyordu Modigliani önümüze
imlasız bir yazı gibi doğduğumuz dünyayı
kuzeyi, doğuyu
en yabancı bildik yurdumuzdur cana kıyıp yaratmak
katıp renklere başlangıçları sonları koyuyordu Modigliani
ışımaları, yerellikleri
büyük küçük patlamaları.

Neylik
her şeyin kendi avlusu ben diye kapısı olan
buradan gireriz birbirimize
başlarız öpüşmeye buradan
dünyaya çıkarız püfür püfür
dokunmak, o bizim göndere çektiğimiz en aşkın dilimiz
gezdirir zamanı aramızda bir dost gibi
soyundu Modigliani, çırılçıplaktı
üzerinde hiçbir şey yoktu nehirlerin akışından başka
tam tuttum, kopardım derken
avucumuzdan akıp giden eşyanın hali idi, meali
her an kendi yasını tutup
her an kendi şölenini kutlayan
bir kadın konduruyordu tuvale
gidip sevişiyordu sonra
doğumun sesini çiziyordu
sanki kuzgunun ötüşü, ölümün sesini
Modigliani, elinde fırça
kapıları kapatıp kapıları açıyordu
üzerimizde gezinen ürpertiler
hayvanın uyanışıdır
Modigliani, koyuyordu içimize uyanışı
kalkıp uçuyorduk haz ve acı içinde
tur atarak hatıralar denizi üzerinde.

Modigliani, yaydıkça şimdi burada olmanın cıvıldayışını
dünya, ha babam, atıyordu üzerinden ağırlıklarını.

?