Başka bir dünyaya davetiyedir bu dünyayı reddiye o sarıasma kuşundan geliyorum ben yanakları al al olmuş şiirlerden

Uyuklayan kayalıkların bile
raks ettiği iyi bilinir kuşlar arasında.
 
‘Pırrr Bilim’ tahsil etmekle meşgul biriyim ben.
Reklamlar

Moruk

Uluer Aydoğdu/ Mutlubaharlarevi- İzmir- Mayıs 2017

 Kû soyundan Hülya Özel’e 
 şiiri çok ağrıyan benden
 çilliplopom, çilliplopom.
   
  
 Ben moruğun teki, eyvallah
 koruk olmanın ne olduğunu bilirim
 peki, sen bilir misin moruk ne demek[1]
 üzerinden ölümsüzlük hırkanı çıkardın mı
 eni sonu olacak bu
 bir kara deliğe doğru sürükleniyorsundur
 doğarken nasıl bir kara delikten geçip geldiysen buraya, öyle
 ama bilmez miyim hiç
 bilmez misin
 doğmak ölümcül bir şeyse 
 ölmek de bir o kadar doğumcul bir şeydir 
 ufuk çizgisini geçip geçip yersizyurtsuzlaşırız Hülya
 hiçi getirdim sana
 şartsız, biçimsiz ve zamansız o içi.
 
 Meşk halinden aşk haline geçtim de geldim
 aşk halinden kuş haline 
 Kandisky’den içinde sevişebileceğimiz düş yuvaları getirdim 
 huyum sürsün
 akşamları iki kadeh rakı
 şuuraltımdan çıkıp
 kendimden çıkıp 
 hilesiz, çırılçıplak cümle mahlukata yürüdüğüm
 da da, 
 müdafaa edilesi sathı getirdim.
  
 Mustafa Kemal sürüyor topu, bak
 bir çalım, bir çalım daha 
 şiirlemesine kaleye gidiyor
 aha işte çaktı çakacak
 aha işte verkaça girişmiş dağlar ile, kuşlar ile
 devrim koşuları yapıyor ileriye, ileriye
 laik olduğumuzu düşünüyor 
 aha işte derinlemesine paslar atıyor önümüze
 al da at diyor
 at da al
 yoksa ayıp olacak toprağa, taşa, sarıasma kuşuna
 lamı cimi yok birlikte havalanacağız, hep birlikte
 hakkını vereceğiz kuşların 
 hakkını çiçeklerin
 hakkını geleceğin
 o lela, o lela  
 göz hizasındayım yıldızların.
  
 Bana ne demokrasinizden
 bana ne fetvalarınızdan
 bana ne sayıklamalarınızdan.
 
 
 Bir solucan deliği bulunur elbet
 inanırım böyle şeylere
 hep geçitlere rastlamaz mıyız zaten
 dehlizlere, kaçış çizgilerine
 bir de bakmışın pırrrr
 emekçiler her zaman haklıdır
 hayat haklıdır, dereler haklıdır, güneş haklıdır.
  
 Devirip devirip kendimi hallerden hallere seken biriyim ben
 yapıp ettiklerimin döküldüğü bir umman var beni yapıp eden
 oluş yanımı getirdim sana 
 gülümcül, hınca hınç direniş yanımı
 içeriyi dışarılayıp dışarıyı içerleyerek
 var’ı
 oy, oy
 tersinden bakarsan yok’u getirdim
 içinin, ta içinin dışavurumudur dünya.
  
 Kuşun teki ötse dertli dertli
 en yakın şiirden kalbimi tamamlayıp
 peşinden giderim ben
 kavgada en önde yer almak isterim hep 
 yürür pazularıma çağların öfkesi hışımla
 içimde ısıl bir hayvan binlerce yıldır 
 fena yumruk atar
 fena hayal eder
 çok fena sorgularım tanrıyı.
  
 Hey beni gidi beni
 düşmüşse insan
 düşmüşse kerkenez
 ters dönmüşsek
 kaldırır yıldızlar kere öpüp 
 önce başımın üstüne
 sonra şiire koyarım
 nimettir çünkü. 
  
 Ne kadar ihtimalsizsek 
 o kadar iyi, o kadar kuş, o kadar çocuk
 ileriye fırlayacak durumda olmayan gerilir mi hiç
 yaylanmadan oklanamaz 
 oklanmadan yaylanamazsın Hülya 
 hey gelincik, hey sümbülteber, cancağızım
 hayatın ilk sırası devrimcilere
 kendi kendine, kendini kündeye getirenlere aittir
 o özü getirdim sana.
 
 
 Muhtaç olduğun kudret, muhtaç olduğun şiir, muhtaç olduğun aşk 
 sokaklardaki asil direnişinde mevcuttur!
 
 
 [1] Orson Welles - I know what it is to be young. 
     (Haziran 2017, Üvercinka.)

Evcil düşürülüşümüzün kısa tarihi

Uluer Aydoğdu

Mutlubaharlarevi, Mayıs 2019

Evcil düşürülmektense gözden kaybolan Neandertaller’dir benim atalarım.

“Akış (flux)”a, yani “oluş (becoming)”e katılan, kendini ona açan “olumlu”, “yaratıcı”, “hayat dolu” bir yapı parçacığı olarak mı hareket ediyorsun yoksa “çöküş (dekadent)” içinde “olumsuz”, “hasta” ve “süreksiz bir akıl” olarak mı?  

Soru bu ve hayati…  Hayati, çünkü “içeriden ve dışarıdan enerji akışlarının” engellendiği son derece kibirli, buyurgan, zorba, yani emperyalist ve aynı zamanda da cahil (cahil’i burada bütünden / dünyadan kopmak, bütüne yabancılaşmak anlamında kullanıyorum), başka bir söyleyişle de insanbiçimsel anlam, değer ve kurallarıyla (tipik bir monologdur) kapalı bir sisteme dönüştüğümüz, artık kılavuz istemeyen bir köy. Doğrusu, nesnel gerçekliğe uymayan zihinsel bir yapılanmamız, gerçekliğimiz var. Tamam, yapılanmamız gerçek, ama hayali ve kurgusal.    

Çöküş, kapalı sistemlerin olmazsa olmaz (sine qua non) geleceğidir. Oysa çevremizde gördüğümüz her şey ucu açık bir sistemin ürünüdür. Örneğin, kendilerini an be an daha büyük bir bütün, yani ‘ben’, atomlara açan kutlu bir halktır kuarklar. Yalnızca kuarklar mı? Değil elbette. Atomlar, moleküllere, moleküller çevremizde gördüğümüz şeylere, çevremizde gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz, kokusunu içimize çekip yediğimiz içtiğimiz şeyler ise dünya açar kendilerini. Başka bir söyleyişle bütün bu şeyler, nesneler, bedenler dünya hakkında birer dünyadır.  

Kapalı sistemler ancak laboratuarlarda olur. Kim bilir belki de deneye tutulduğumuz ya da kendimizi deneye tuttuğumuz bir laboratuardır dünya, olamaz mı? Ve imkân ve kabiliyetlerini tüketinceye kadar evirilen kapalı sistemler sandığımızdan çok daha hızlı ve hayal edilmesi imkânsız sonuçlarıyla birdenbire çökerler. Henry Miller, Sexus’ta “insanı dünyadan ayıran bu büyük camdan yapılmış pencerenin yok olduğunu görmek istiyorum ben. Tekrar balık olabilmek” diyordu, anımsayalım.

Aha işte John Zerzan da “mecbur tutulduğumuz ölüm seferi” dediği bu durumun, iki milyar yıl Aden’de yaşadıktan sonra son on-on iki bin yıldır, Neolitik (Tarım) kalkışmasından bu yana, özellikle şiddetini ve baskısını artırdığını sık sık vurgular, hürmetler.

(devam edecek)

Uyanmasız Düş / Seyyit Nezir

Denizsuyukâsesi, Mayıs 2019, sayı: 47

https://ulueraydogdu.com/2019/05/12/saklambac-ibrahim-bastug/

Uyanmasız Düş

Seyyit Nezir

Zaman zaman uyanır gibi olduysam da 
uzun uykuydu nerelere gidip gelmedim ki
ölümün kıvrılarak çeken kıyısında. Birden
içine düştüğüm o minnacık geceyi
çok iyi anımsıyorum: Telgrafın tellerine
mektuplar asılıydı belki doksan tane. Herkes
kendi mektubunu seçip okuyor keyifle;
ölüm buysa kalıyorum hemen ilk satırda
diyemedim, çünkü sen arkada çok güzeldin.
En uzun şiirlere sığmayacak kadar güzeldin:
Sol elini alnına siper edip Toroslardan aşağı
yere akan bir vadiydin. Bense tam o derin
yarın ağzında yüzümü yaslayıp koymuştum 
lalesine vücudunun. Sen öylece uzuyordun:
Çıplak esmer teninle mor çiçekli bembeyaz
bir çarşafın üstünde göğe çizilen bir beden–
deseni binlerce papatya… Avuçlarım
göğsünün turuncunda yeşile çalıyordu!
Sonra birden siyah bir gökyüzüne kaydın.
Değen yıldızlar anında sönüyordu kuyularında
keşke o derinlerinde kaybolaydım binlerce.
Oysa dünyayı hep omuzlarımda duyumsuyorum
–bir yük vagonuyum ben. Sense nasıl da hafif
yitiverdin şeffaf bir ışıkla gecenin uzaklığında.
Ne düştü o! Bütün acılarıyla bir daha en derinden
yaşamalı ömrü bir anda tükenmek adına yeniden.