Denizsuyukâsesi-YAZ 2019 SAYI 48-“Devrim”, o “güzel kız” gelecek, buralar yeniden şiirlik olacak-Uluer Aydoğdu

Celali saçlarınla savrul

tepele geç kanlı tarihi

hayalin omuzlamakta kâinatı, gel

gel ki Yunus gelsin, Mevlana gelsin, Nazım gelsin

taraçalarında nadide ay ışıkları büyüten annem

alnında hangi dille aktığını çözemediğim su

ama onca isyanın içinde hemen tanırım seni, gel

boylu boyunca tarihe uzanmış Bedrettin gelsin

zaman ve mekandan tövbe uzak Behçet

Sivas’ta hala çuha çiçeği olarak dolaşan gelsin

bir büyü gibi sardı ruhumu süvarilerin, gel

Uğur gelsin!

Yukarıdaki dizeler Mühür dergisinde (Temmuz-Ağustos 2007, sayı 15) yayımlanan Gel adlı şiirimden… Yo, hayır şiirden miirden söz etmeyeceğim. 80’lerin sonu, 90’ların başı Ankara’sından, Ankara’nın sokaklarında tanıdığım Uğur Kaynar’dan, Adakale Sokak’taki Sanat Kurumu’ndan, orada tanıştığımız Behçet ağabeyden (Aysan), Sivas Katliamı‘ndan, Gümüş Tapınak‘tan, Engin Gençtan‘dan, Gülseren Günçe ve Ergin Günçe‘den söz edeceğim.

Tarihte benzerlerini biliyoruz, 31 Mart’ı, Kubilay’ı, ama Sivas Katliamı, gemi azıya almış süreksiz aklın sürek avı’dır. Vahşi, barbar, zorba… Karşı devrim sürecinde nerelere geldiğimizi, yobazlığın nelere kadir olabileceğini yaşayarak öğrendik: Vahşetle yobazlığı, yobazlıkla cehaleti, cehaletle kibri ayırt edemediğimiz zamanları yaşıyoruz. Darwin, “ters evrim” diyordu. Beterin beteri anlamında, atı alıp cumhuriyeti yıkmaya girişmişlerdir. 

90’ların başında Prospero Yayınları‘nda çalışıyordum (Ah, canım ağabeyim İsmail Gençtürk, yolun açık olsun, http://yasamoykusu.com/biyografi-1309-Ismail_Gencturk). Aynı zamanda da Ankara Sanat Kurumu’nun bültenini hazırlıyor ve kurum etkinliklerinin organizasyonuna yardım ediyordum. Yakın zamanda kaybettiğimiz ressam, öykücü, şair canım ağabeyim İsmail Gümüş (https://www.biyografya.com/biyografi/10041) kurumun başkanıydı. Hemen hemen her gün Emek 2. Cadde’deki atölyesindeyim. Ressamların, yazarların, şairlerin buluşma yeriydi atölye. Gümüşten, şiirden, gelecek güzel günlerden bir tapınak… Hani, “Yükseltin tavan kirişlerini ustalar” diyor ya Salinger, Gümüş Tapınak‘ta da varoluşun kirişleri, kolonları yükseltiliyordu. Dünyanın yapım ve tamir işine emek verenlere selam, saygı ve mis kokulu çiçekler.


O sıralar neredeyse tam zamanlı serseriydim, varoluş huzursuzu, bahar zırzobu, gam seli, umum müdür akvaryum balığı, ağlarken balina… İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduğum fakülteyi bitirmemek için bin şairden, düşünürden bin su getiriyordum. Anksiyete , obsesyonlar ve borderline gibi sıkıntılarım vardı. Tam da o günlerde önce Engin Gençtan‘la ve hemen sonrasında da onun yönlendirmesiyle Gülseren Günçe‘yle tanıştım.

Varoluş ve Psikiyatri, nelere kadirdir bilemezsiniz, eşik cinlerimden biridir, https://www.ensonhaber.com/biyografi/yazar/engin-gectan-kimdir, saygımla.

Gülseren Günçe, http://pdr.education.ankara.edu.tr/gulseren-gunce/, psikiyatrist ve Ergin Günçe’nin eşi, sevgili Dadal Günçe’nin annesi. Aynı zamanda da bir eşik cini olduğundan eminim. Yakalanıp dönüp durduğum girdabın farkına varıp esaslı ve zorlu bir ‘oluş hamlesi’ ile akışa, yani varoluşa döndüm sayesinde.

Yaşlı Büyücünün Memeleri (Yaşlı Büyücünün Memeleri, Prospero Yayınları, Ankara, 1994), tam da o günlerin toplamıdır. İsmail ağabeyi (Gençtürk) bir kere daha anayım, “hadi ilk kitabını çıkaralım” dediği gün ta buralara kadar büküldüm.

Nesnel/fiziksel gerçekliğe, yani varoluşa, akışa aykırı ve düşman anlam, değer ve kuralların yaşlı bir büyücünün memeleri gibi ne süt ne de zevk vermediğini, yeni bir meme bulmak gerektiğini düşünüyordum. Hâlâ da öyle. Tabii, daha önceleri şiirime giren T. S. Eliot‘un “yaratmanın ve cana kıymanın zamanı gelecek, henüz zamanımız gelmedi”, diye itelediği durmayarak durmaya, yani burada kalmayarak burada kalmaya alamet bir açıklıkta cana kıymaktan daha yaratıcı, yaratmaktan daha cana kıyıcı bir şey var mı, yok, gidiyorum diye kaçış çizgisi alıştırmaları yapıyordum epeydir.

Ergin Günçe, 16 Ocak 1983’de Ankara’daki uçak kazasında aramızdan ayrıldı. Gülseren Günçe‘yi tanımamdan çok önce. Sonra bir gün Ergin Günçe‘nin Türkiye Kadar Bir Çiçek adlı kitabıyla Gülseren Günçe‘nin yanına gittim imzalatmak için: “Bu kitap gerçekten duygulu ve iyi iki insan arasında bir haberleşmedir bence. 6. 3. 1991”… Tarihe bakar mısınız, şimdi fark ettim, doğum günümde kendime böyle harika bir armağan vermişim.

“Bu kitap gerçekten duygulu ve iyi iki insan arasında bir haberleşmedir bence.
6. 3. 1991″

Gülseren Günçe
Türkiye Kadar Bir Çiçek, Ergin Günçe, Can Yayınları, İstanbul, 1988.

Behçet ağabeyle (Aysan) Ankara Sanat Kurumu‘nda tanıştım. Gümüş’ün Sanat Kurumu’ndaki odasındaki konuşmalarımızı hatırlıyorum. Dem aldığımı, büyü aldığımı, sancak aldığımı söylemeliyim. Saygılarımı yazıyorum.

2 Temmuz 1993’ten birkaç gün önce Gümüş’ün ısrarıyla, “bir de Behçet ağabeyinle konuş bakalım, ne diyecek”, diye muayenehanesine gittik. Cumhuriyet Gazetesi’nin olduğu binadaki. Kısa da olsa bir süre konuştuğumuzu, Gülseren Günçe‘den, sıkıntılarımdan söz ettiğimi hatırlıyorum. Başka bir meslektaşının işine karışmayacak kadar zarif ve erdemli birisi olduğu için fazla uzatmadı ama yanından ayrılırken bizi birkaç gün sonraki Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından düzenlenecek olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas‘a davet etti. O gün Gümüş’ün şekeri yükseldiği için gidemediğimizi hatırlıyorum. Hayatın bir bildiği vardır, ben ne bilirim!

Şiirin hiç taraflarına, kuytularına, ücralarına, enginlerine akın üzerine akın düzenlediğimiz günler… Gülsaçan bir adam, Festival İsmail abi, Bay Pan Flüt ve Nehirde Bahar’la birlikte… Aha işte gönlü şiir, gönlü aşk, gönlü türkü dolu Uğur Kaynar‘la sık sık karşılaşıyorduk  savrulup sürüklenmelerimizde. Şiir kuşanıp şiir sallıyorduk sokaklarda, meydanlarda, meyhanelerde… Yerinde duramayan şiir, hayatın başına oturmuş hiçinden, dışından, uçlarından, tam ortasından, yanlarından, diplerinden birlikte atıştırmışlığımız çok olmuştur. Kendini anbean daha büyük ve kapsamlı şey, nesne, beden hayata, şiire, isyana açan kutlu bir halk tayfasındandır Uğur Kaynar. Abi, yolun açık olsun.

https://www.biyografya.com/biyografi/2565

Yolunda gitmeyen süreçler ve varoluşsal kimi şifreler (IV)

Yaşlı Büyücünün Memeleri

Uluer Aydoğdu

O yıllar kuşkusuz canımı yakan, moralimi bozan bir süreçti. Şimdi, bu yazıyı yazarken o yıllardaki duygularımı, tepkilerimi tam olarak anımsamıyorum, ama korku duyuyor ve kendimi her şeye alabildiğine yabancı hissediyordum.

Korku ve yabancılık… Özellikle bu iki sözcüğü seçtim. Korkuyordum, çünkü varlığım (being) tehdit altındaydı. Ancak, diğer yandan tuhaf bir şekilde, aslında ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’e uygun, korkuyor olmakla birlikte varolan yapıya yabancılaşmıştım. Diğer bir deyişle, var olamayacağım bir yerde var olmaya çalışmaktansa var olabileceğim bir hale açıyordum kendimi. Bu yüzden olmalı, yolunda gitmeyen bu sürece hiç müdahale etmedim. Yo, hayır, o kabartıları yok saymadım, vardılar, ama onları, tıpkı yeryüzü şekilleri gibi, kendi varlığımın şekilleri olarak kabul ettim. Üzerlerine gidip yok etmeye çalışsam, muhtemelen, buna direneceklerdi, aynen böyle düşünüyordum ki çok sonraları, 90’lı yılların hemen başında doktorum psikiyatr Gülseren Günçe (şair Ergin Günçe’nin eşi) ile “bütün bunların varoluşsal bir dönüşüm için benim tarafımdan örgütlenmiş düzenlemeler”; varolandan, yani gerçek’ten, olası olanlara açılmamı sağlayan bir çatallanma olabileceği yönünde konuşmalar yaptığımızı anımsıyorum. Bana öyle geliyor ki her ne olduysa, varolandan, yani katı ve acımasız gerçekten olası olanlara açılmamı sağlayan çatallanma süreciydi o yıllar. Denge halinden uzak denge hallerine taşınırken en azından olabilirlikleri hayal etmiş olmam az bir şey midir? Whitehead’in SÜREÇ ve GERÇEKLİK adlı başyapıtında vurguladığı gibi “… olabilirlik, tüm usçul kozmoloji için temel bir kategori olmalıdır.” Bu doğrultuda 1994 yılında yayımladığım YAŞLI BÜYÜCÜNÜN MEMELERİ ve daha sonra 2005’te çıkan HAYAL/ET HİÇ BİTMEYECEK ÇÜNKÜ adlı şiir kitaplarım, en azından adları itibariyle, ‘Yolunda Gitmeyen Süreçler’e olan yoğun ilgimin yansımaları olarak düşünülebilir.

Rimbaud’un “Bırak geberecekse gebersin dünya, gerçek ilerleme budur, haydi ileri” dizelerini dillendirdiğim bir arkadaş toplantısında herkes üzerime yürümüştü: “Bu dünyanın içinde biz de varız ve yok olup gitmek istemiyoruz”, diye. O kadar şaşırmıştım ki ne diyeceğimi bilememiştim. Tıpkı Rimbaud gibi gebermesini istediğim bu dünyanın anlam, değer ve kuralları yaşlı bir büyücünün memeleri gibi bana süt vermediği gibi zevk de vermiyordu. Belki benim algıladığım gibi halimiz o kadar da vahim değildi, ama var olanın içinde ne pahasına olursa olsun olduğu gibi kalmaya çalışmak, yaratıcı ve yenilikçi girişimlerin önündeki en büyük engeldir. Belki de evrenselden kozmik olana geçemeyişimiz bu yüzden. Ilya Prigogine’nin şu sözleri bu bağlamda çok anlamlı ve yerinde, kaydediyorum: “Bunu defalarca denedik, ama başaramadık, umarım bu kez başarabiliriz.”

Üst Baş’lık

Uluer Aydoğdu

Geceye başlık benimle kırıştıran ay. Kulağıma 
hangi sevdalar, sönmüş yıldızlar zonklar
kristal bardak
eski rakılara terleyen filinta bir bedendir
topu topu yirmi sekiz sayfalık kitapta
birkaç cümle var
ah, hangisinin altını çizsem
pıhtılaşmış kan sağıyor yüzüm.

Afyona müptela çocuk kaç zamandır
istanbullara, özellikle eskisine
gider, orada özlerim seni
antika dükkanlarında ararım her parçanı
yapıştırabilir miyim diye tenimdeki eksik yerlere.

Ama fundalıkları soracak olursan
yeşil fresklerdir onlar
aşkın totemi nedir acaba
gelişini çizsem duvarlara. Kesinlikle.

(Uluer Aydoğdu, Yaşlı Büyücünün Memeleri, Prospero Yayınları, Ankara, 1994.)